Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Washington’da ‘ders’: Uzlaştık demokrasiye böyle ulaştık!

DIŞARIDA ahmak ıslatan cinsinden yağmur yağıyor. Hızlı adımlarla binaya doğru yürürken birkaç adım önümüzde iki kişi dikkatimi çekiyor.

Birinin üzerinde yeşil renkli kapüşonlu bir yağmurluk var, diğerinde lacivert. 60’lı yaşlarındaki bu iki adamı tanımasam, sıradan orta halli memurlar olduklarını düşüneceğim.
Halbuki öyle değiller. Yağmurda ıslanmamaya çalışan bu iki adam, kendi çaplarında birer efsane aslında.
Lacivert yağmurluğuyla giden adamın adı Strobe Talbott. Eski ve iyi bir gazeteci. Eski ve iyi bir diplomat. Bill Clinton’un başkanlığı döneminde Amerikan Dışişleri’nin üç numarasıydı, soğuk savaş sonrası Avrupa’sının yapılanmasında önemli roller üstlendi. Bir süreden beri Amerika’da Demokrat Parti’ye yakın düşünce üretme kuruluşu Brookings Institution’un yöneticisi.
Yeşil yağmurluğu ceketine kısa gelen diğer adam ise uluslararası politika ve diplomasinin süper starı, Javier Solana’dan başkası değil. Onu ve kariyerini anlatmaya sayfalar yetmez.
* * *
Merhum işadamı Sakıp Sabancı’nın anısını yaşatmak üzere yapılan etkinliklerden biri de, her yıl Sabancı Üniversitesi’ne bağlı düşünce üretme kuruluşu İstanbul Politikalar Merkezi ile Amerika’nın başkenti Washington’un önemli düşünce üretme merkezlerinden biri olan Brookings Istitute’un işbirliğiyle yapılan ‘Sakıp Sabancı Dersi.’
Her yıl dersi dünya çapında önde gelen bir devlet adamı veriyor. Bu yıl yedincisi yapılan dersin ‘öğretmen’i Javier Solana.
Aynı dersin bir başka öğretmeni, yine uluslararası politika ve devlet adamlığının bir başka süperstarı olan, hepimizin de yakından tanıdığı Kemal Derviş. O, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı direktörlüğü görevi bittikten sonra Brookings’de, daha önce nice Amerikan Hazine Bakanı’nın işgal ettiği bir koltuğa oturdu, kurumun ekonomik araştırmalardan sorumlu başkan yardımcısı oldu.
‘Ders’in yapılacağı salona giriyoruz, kurulmuş olan ekranda İstanbul’daki Sabancı Üniversitesi konferans salonu gözüküyor. Orada bir başka ‘öğretmen’ bizi bekliyor; Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu.
Böylece Washington-İstanbul arası video konferansın da kullanıldığı ders başlıyor. Tadına doyum olmaz, son derece öğretici, aydınlatıcı, kafa açıcı bir ders. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri üzerine, AB projesinin hala yaşayıp yaşamadığını sorgulayan, Avrupa’da yükselen ırkçı-popülist hareketleri tahlile çalışan, üç bilgili insanın saygılı tartışması ve katkılarıyla iyice derinleşen bir ders.
* * *
Dersin sonunda İstanbul’dan ve Washington’dan sorular soruluyor ‘öğretmen’lere.
Bir soru üzerine Solana, 70’li yıllarda, İspanya’yı faşist diktatör Franko sonrası demokrasiye geçiren Anayasanın hazılandığı komisyonun üyeliği yaptığını hatırlatıyor ve şunu söylüyor:
“Anayasa, tanımı gereği bir uzlaşma metnidir. Bütün halkın belli kurallar üzerinde uzlaştığını gösterir. Ben kendi tecrübemden tek bir şey söyleyebilirim; Türkiye yeni bir anayasa yapacaksa bunu uzlaşmayla, hiçbir kesimi dışta bırakmayarak yapmalı ama her kesim de uzlaşmayı, gerikirse geri adım atmayı bilmeli.”
Solana, o komisyonda kendisi ve partisinin azınlıkta olduklarını, çoğu önerilerinin reddedildiğini söylüyor, “Ama yine de uzlaştık, demokrasiye böyle ulaştık” diyor.
Bu uzlaşma ve yeni anayasadan birkaç yıl sonra Solana’nın partisi olan Sosyalist Parti mutlak bir çoğunlukla iktidara geldi, uzun yıllar da iktidarda kaldı. Ama Anayasaya geri dönülmedi, Sosyalistler daha önce reddedilen önerilerini hayata geçirmek için tek taraflı hareket etmediler. İspanya bugün hâlâ o anayasa ile yönetiliyor ve sosyalistler bugün yeniden iktidardalar.

Geçmişin günahları ve geleceğin düşmanları

KÜRT sorunu hakkındaki bir soru Solana’yı duygulandırdı.
“Benim” dedi, “Kitabımın adı ‘Geleceğin Düşmanları.’ Biz, 70’li yılların ikinci yarısında, Franko faşizmi sonrası ülkeyi demokrasiye geçirmeye çalışırken bir beyaz sayfa açmak istedik, geçmiş döneme ilişkin bir af çıkardık. İnanın bana bu kolay değildi. Benim ailem dahil hepimizin ailesinde kişisel acılar yaşanmış, insanlar ölmüş öldürülmüş, işkenceler yapılmış, sürgünlerde yaşanmıştı. Ama yine de bunu yaptık. Geçmişi silmeyi tercih ettik. Ama unutmayın, geçmişin düşmanlıklarında yaşamayı tercih eden, bugünü zehirleyen geleceğin düşmanları hep vardır, hep olacaktır. Bana göre devlet adamı, geleceğin düşmanı değil ülkesini geleceğe taşımayı isteyen insanlardan çıkar. Geleceği bugüne taşır, ümit verir.”
Biliyorsunuz Türkiye’de de gerek Kürt sorunu konusunda gerekse 12 Eylül dahil geçmişin askeri darbeleri konusunda geçmişle hesaplaşmayı isteyen öneriler var.
İspanya, başta bu geçmişle sünger çekme politikasını güttü ama sonra Sosyalist Parti baskı altında kaldı, bunun üzerine geçmişle hesaplaşılmasını kolaylaştıracak komisyonlar da kuruldu ama bu komisyonlara çok da fazla başvuru olmadı, olanlar da askerle hesaplaşma isteyenlerdi, bu yapılamadı.
Oysa aynı yöntem Güney Afrika’da çok iyi çalıştı; geçmişin ırkçı beyaz azınlığıyla siyahlar bu yolla barıştılar, hesaplarını gördüler, birbirlerini afettiler.
Yani, dünyada geçmişle hesaplaşma veya geçmişe sünger çekme konusunda birbirinden farklı çok örnek var. Her ülke kendi şartlarında kendi yolunu arıyor ve buluyor. (Bulgaristan’daki Türk azınlık mesela geçmişin etnik temizlik politikalarını ve uğradığı baskıyı, işkenceyi, eziyeti unutmayı tercih etti, kurulan komisyonlara gidip kimseyi şikayet etmedi.)
Burada önemli olan, geçmişte yaşanan acılarla bir şekilde hesaplaşmak gerektiği konusunda anlaşmak. Türkiye’nin geçmişinde de çok acı var ve bu acılarla yüzleşilmedikçe geleceğimiz de zehirleniyor.

Washington’da Türkiye’ye bakış:

Eleştiri dozu artıyor

GEÇEN yıl bu vakitlerde yine aynı sebeple Washington’daydım ve Türkiye’ye yönelik bakıştaki büyük değişimi gözlemiştim. Düne kadar Ak Parti hükümetini savunan, onu ve icraatını beğenen Amerikalılar artık çok daha eleştireldi, hatta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı demokrasiden sapıp otoriterliğe yönelmekle suçlayanlar bile vardı.
Bu yıl aynı eleştirilerin sürdüğünü, hatta artarak sürdüğünü görüyorum. Brookings’deki ‘ders’ sonrası 40’a yakın önde gelen insanın katıldığı bir ‘çalışma yemeği’ yendi. Oradaki tartışmalarda Türk dış politikası ‘başarısız’ olarak nitelendi, iç politikaya ilişkin ise basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar konusunda endişeler dile getirildi.

 

X