Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Viyana kapılarında

Serdar TURGUT

New York dışında başka bir dış merkeze gitmeyi canım katiyen istemiyor.

Bunun birçok nedeni var tabii ama en başta gelen neden dil sorunu. Yabancı dil öğrenme konusunda kesin bir yeteneksizliğim var.

Bir tek İngilizce'yi konuşabiliyorsam bunu da Ankara Koleji'ne borçluyum.

İngilizce öğretmenimiz çok enteresan bir kadındı.

Onun hocalık felsefesi şöyleydi: İngilizce öğrenme yeteneği olmayan minik çocuklara işkence yapılacaktı. Bu eğitim faaliyeti sırasında ölürlerse de ölsünlerdi.

Meseleyi bu şekilde gündeme net bir şekilde getirdiği için de bütün arkadaşlar korku belasına mükemmel İngilizce konuşmaya başladık.

Öyle ki ben daha sayı saymayı öğrenemeden, tuvalete gitme iznini İngilizce almayı bilir olmuştum.

***

Yani anlayacağınız İngilizce'yi öğrenmem yetenekle bağlantılı bir şey değildi.

Yabancı dil konusunda ne kadar yeteneksiz olduğumu size anlatmak için şu örneği vereyim.

Onca yıl kolejde okuduktan sonra Amerika'ya üniversite için gittim.

Lisan imtihanına girdim ve yönetim altı ay kurs almama gerek olduğuna karar verdi.

Bu belki de Ankara Koleji'nin tarihinde olabilecek en büyük lekeydi ama o zamanlar bu kurs işini gizli tuttuğum için kimse olaya üzülme fırsatını bulamadı. İngilizce hocam bu olanları duysaydı doğruca New York'a gelip kampusun orta yerinde beni evire çevire döverdi mutlaka.

(Ailemden Amerika'da ne okuduğumu sürekli gizlerdim. Bunun nedeni okulu A, B veya C değil de artı D alarak bitirebilmem değildi sadece. Onlar benim ekonometri tahsili yaptığımı sanıyordu. Ben ise babamım gönderdiği parayı ‘ihtilalci Marksizmin teorisi’ni öğrenmek için kullanıyordum. Babam bu gerçeği öğrendiğinde çok üzüldü, ben de onu emperyalizmin maşası olmakla suçladım.)

***

İnsanın genç yaşında macera tutkusu hiç dinmiyor.

Üstelik o yaşlarda insanın olaylardan ders almak gibi bir yeteneği de hiç gelişmemiş oluyor.

İlkokul çağında bile yabancı dil konusunda bu kadar yeteneksiz olabilen bir beynin üniversite çağında tamamen fonksiyon dışı kalmış olacağını görememem bu nedendendi mutlaka.

Master yaparken ‘‘Das Kapital’’i sadece İngilizce okumamın yeterli olmayacağını, bunu illa da Almanca okumam gerektiğine karar verdim.

Böylece Marx'a manevi açıdan daha fazla yaklaşacağımı düşünüyordum.

Okuldaki Almanca kursuna yazıldım.

Kursun ilk günü bu işi sonuna kadar götürmemin imkânsız olduğunu fark ettim aslında.

Bunun iki nedeni vardı:

1- Hocamız genç ve güzel bir Alman'dı. Ben otomatik olarak ona asılmaya başladım. Kendimi dolduruşa getirdiğimden bir süre sonra onu hoca olarak değil de bana karşı şehvet hisleriyle dolu olan ateşli bir seks makinesi olarak görmeye başlamıştım. Bu bir halüsinasyondu tabii ki ama halüsinasyon malüsinasyon, ne derseniz deyin o anki durum öyleydi ne yapayım yani.

2- Hoca aslında bu halüsinasyonu tamamen ayaklar altına alacak şeyi üçüncü derste yaptı. Sınıftaki öğrencilere toplu halde şarkı söyleterek Almanca öğretme yöntemine başvurdu. Ben hem solo hem de toplu halde şarkı söylemekten katiyen hoşlanmam. Hoca şarkı söyleneceğini açıklayınca beynimden aşağı kızarmaya başladım. Sonra daha da büyük felaket oldu. Hoca, bir öğrencinin tahtaya kalkıp, diğer arkadaşlarına şarkıda liderlik etmesi gerektiğini söyledi. Bir takım absürd insanlar böyle bir iş için bile gönüllü olduklarını belli etmek için el kaldırdılar. Böyle tipler her sınıfta, her zaman ve tarihin en eski çağlarında bile vardırlar. Anal retentif ve gizli homoseksüeldir bunlar mutlaka. Yani Almanca dersinde şarkı söylemek için gönüllü olunur mu allahaşkına! Daha da kötüsü ve alçakçası da şu: Katiyen gönüllü olmayan ve orada tahtaya kalkıp da şarkı söylemek yerine intihar etmeyi bile yeğliyen bir insan zorla tahtaya kaldırılır mı be? İnsaf be! O gün hem Kapital'i Almanca okumak fikrinden hem de Almanca hocasını tavlama fikrinden anında vazgeçtim. Almanlar'dan o günden beri fazla hoşlanmam.

***

Bende bir bozukluk olduğu kesin, çünkü Türkiye'ye döndüğümde bu kez de Fransızca öğrenmeye karar verdim.

O zamanlar Hürriyet Ankara bürosunda muhabirim. Temsilcimiz de Ertuğrul Özkök -ki kendisi son 100 yılın en seksi erkekler listesine 11'inci sıradan hem de Antonio Banderas'tan bile ön sırada girmeyi başarmış kişidir. O günlerde istisnasız her Fransızca kelime telaffuz etme girişimimle alay etti temsilci.

Ona göre Fransızca sonradan öğrenilen bir şey değildi, yani kursa ilk gittiğim gün büroya döndükten sonra bile benden beklenen Fransızca'yı şakır şakır konuşmamdı galiba. Ben onun İngilizcesiyle hiç alay etmedim, çünkü o temsilciydi. Daha sonraki yıllarda genel yayın yönetmeni oldu, bu kez de İngilizcemle alay etti.

Şu aralar ise yükselmesi sürüyor. Yakında Türkçemle de alay edecek biliyorum. Başımda bir Hakkı Devrim vardı, şimdi bir de onu çekmek zorunda kalacağım.

Neyse, Fransız Kültür'e altı ay boyunca gittim.

Hocamız yine bir bayandı.

Altı ay sonunda öğrendiğim tek kelime Chien oldu. Yani köpek'in alafrangacası. Neden sadece bu kelimeyi öğrendiğimi de sormayın, mümkün değil anlatamam.

***

Bütün bu yazıyı lisanını katiyen bilmediğim Avusturya'ya gitmek üzereyken yazıyorum. Bilmem durumu anlatabildim mi?



X