Mevlana Kriterleri, Kopenhag Kriterleri'nden çok daha ileridedir

Güncelleme Tarihi:

Mevlana Kriterleri, Kopenhag Kriterlerinden  çok daha ileridedir
Oluşturulma Tarihi: Ocak 05, 2003 00:32

Söylediği birbirinden güzel ilahilerle, sadece kulaklarımızın değil, ruhumuzun da pasını silen Ahmet Özhan, tasavvufun safiyetinin ve derinliğinin yeniden terennüm edilmesinde de önemli bir kilometre taşı olagelmiştir hep.

Giderek klasikleşen 'sanatçı' kaprislerinden uzak ve kendisiyle barışık nadir isimlerdenden biri olan Ahmet Özhan, bu kez ‘‘Rüya’’ isimli bir albümle çıkıyor hayranlarının karşısına. Albümde yıllar Ahmet Özhan'ın meşhur ettiği, Ahmet Özhan'ı meşhur eden ‘‘Yalnız benim için bak yeşil yeşil’’ şarkısı bile var.

Şeb-i Arûs sırasında konuşurken, kimilerinin şan ve şöhret için Mevlevilik'le ilgilendiğinden söz etmiş, kendinizin tam da şan ve şöhretin göbeğindeyken geriye çekilip bu işlerle meşgul olmaya başladığınızı söylemiştiniz. Neydi sizi şöhretin zirvesindeyken her şeyi bir kenara bırakıp böyle bir yola sevk eden?

- 1984'de ilk Güldeste Konserleri oluştu. Rahmetli Egemen Bostancı da Şan Sineması'nı alıp müzikhol yapmış ve birtakım faaliyetlere girişmişti. 'Superstar, Hisseli Harikalar Kumpanyası' gibi güzel şeyler yapılıyordu ve benim de orada canım bir şeyler yapmak istiyordu. O yıl da Milliyet gazetesinin düzenlediği 'yılın sevilen on şarkısı' konseri, Şan'da yapılmış ve çok rafine bir çalışma olmuştu. Hemen ertesi gün Egemen Ağabey beni çağırdı. ‘‘Ya Ahmet’’ dedi, ‘‘şurada her şeyi yaptık ama kendi kültürümüzü ortaya koyan bir şey yapamadık, kendimi borçlu hissediyorum. Sen toparla da bir şeyler yapalım’’ dedi. Ben de kabul ettim ve bir format hazırladım. III. Selim'den başlayan klasik bölüm ve arkasından Türkiye sahnelerinde ilk defa 15 dakikalık bir Tasavvuf Musikisi bölümü koydum. Sonra da günün sevilen şarkıları geliyordu.

Sizin Tasavvuf Müziğiyle ilginiz açısından ilk değildi ama...

- Hayır değildi, benim Tasavvuf Müziğiyle münasebetim zaten devam ediyordu. Beş yaşımdayken ilk kez babamdan meşk etmiştim. Konservaturda Dini Musiki okumuştum. Yani bu müzikten koptuğum bir dönem olmadı. Milletin zannettiği gibi bir sabah kalkıp, ‘‘Bundan sonra, 'Ya Allah, hû diyelim, ilahi okuyup zikredelim’’ türünden marjinal bir romantizm içinde olmadım.

Tasavvuf Müziği diye bir tür var mı peki?

- Hayır, Tasavvuf Müziği diye saf bir müzik yok. Belli bir koreografiye uygulanan bir müzik var. Ama o koreografi, tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte 1925'ten itibaren ortadan kalktı. Sadece Mevlevi semaı bu ihtiyaca cevap veriyordu.

YERALTI TEHLİKELİDİR

Peki Şan'daki konser ne gibi tepkilere sebep oldu?

- İnsanlar çok şaşırdı, ‘‘Bu da nereden çıktı, çok güzel ama nedir bu’’ diye sormaya başladılar. Biz de anlattık. Bunun üzerine, bu bölüm ciddi olarak istek aldı. İstek alınca da sürdü.

Kimler istiyordu bu müziği, dinleyici profili nasıldı?

- İki tür insan vardı. Birinci grup, hakikaten oradaki sözleri yaşama arzusunda olan ama siyasal bir duruşla ilgisi bulunmayan insanlardan müteşekkildi. Siyasal duruşu olanlar da gelip gitmiştir ama ağırlık böyle insanlarda değildi. İkinci gurup ise entelektüellerden oluşuyordu. Ama bunlar da kapalı devre işlerdi. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben Tasavvuf Müziği Halk Konserleri yapmadım. Tamamiyle kültür adına yola çıkılmış iyiniyetli bir çabanın istismar veya provoke edilmesinden korktum. Onun için konser salonlarını tercih ettim. Arkasından yurtiçi ve yurtdışı konserleri başladı.

Seyirci profili değişti mi zamanla?

- Şöyle değişti: İslami yaşayışı özleyen insanlar için münbit bir ortam oluştuğunda, bunlar sosyal değillerdi. Müslümanlığını yaşama durumunda olanlar, ikinci sınıf insan muamelesi görüyordu Türkiye'de. Bu nedenle de birtakım ritüellerini yeraltında yapmak zorunda kalıyorlardı. Yeraltında yapılan şey de, bilgi ve görgü eksikliğinden zamanla deforme oluyordu. Sadece koreografik bir deformasyon değil sözünü ettiğim, zihniyet açısından da deformasyon meydana geliyordu. Bunun sonucunda da kendi Frankeştayn'ını kendin yaratmaya başlıyorsun.

SAYEMİZDE KAÇ-GÖÇ KALKTI

Tekke ve zaviyeler açık kalsaydı durum farklı olur muydu?

- Hayır, bunu kapattılarsa eminim ki bir bildikleri vardı. Açarlarsa yine kendileri açarlar ve ne zaman açacaklarını da onlar bilirler.

Sizin konserleriniz sayesinde yeraltından yerüstüne çıkma imkánı bulundu mu bir miktar?

- Bir miktar ve bu da istismarı önledi. Bununla da kalmadı, sosyalleşmeyi de sağladı. Eskiden düğün yapmayan, düğün sırasında yaşananları 'kafir adeti' zanneden insanlar, zaman içerisinde bizi düğünlerine davet etmeye başladılar. Başlangıçta haremlik-selamlık şeklinde düzenleniyordu konserler. Arkasından bu kaç-göç de kalktı ve insanlar Tasavvuf Müziği eşliğinde düğün yapmaya başladı.

Peki bu gelişmelerden rahatsız olanlar çıkmadı mı hiç?

- Bizim her şeyimiz ortadaydı. Bu nedenle belirgin bir rahatsızlık yansımadı bize. Ama Türkiye'nin demokrat olmasını istemeyen kişi ve kurumlar, bize Mevlana Kriterlerini çok gördükleri gibi, Kopenhag Kriterlerini de çok görmek istiyorlar. Bizim yaptığımız işi çarpıtmak isteyenler de bunlardı zaten. Bizim hiçbir zaman siyasal bir tavrımız olmadı, hiçbir zaman bir tribünün adamı olmadık, olmayacağız da.

Mevlana Kriterleri derken neyi kastediyorsunuz?

- Kopenhag Kriterleri'nden AB üyesi ülkelerin uyması gereken ekonomik, sosyal ve kültürel davranış biçimleri anlaşılıyor. Mevlana Kriterleri ise sevgi ve feragatı öne çıkartıyor. Birbirimizi sevmemizi söylüyor. Sevgi olunca sınırlar kalkar ortadan. Yunus'un dediği gibi, ‘‘Aşk gelicek cümle eksikler biter.’’ Bu anlamda. Mevlana Kriterleri, Kopenhag'dan çok daha ileridir. Üstelik, zamanında yaşanmış. Avucumuzun içinde ama biz kıymetini bilmiyoruz.

MEVLANA CD'Sİ YAPACAĞIM

‘‘Rüya’’ albümü fikri ne zaman çıktı ortaya?

- Uzunca bir süredir talep vardı bu konuda. Senelerdir, ‘‘Bizi Ahmet Özhan'dan mahrum bırakmaya Ahmet Özhan'ın hakkı yoktur’’ diye tepkiler alıp duruyordum. Ama bir türlü vakit olmuyordu, çünkü çok yoğun çalışıyorduk. Geçen sene bir TV programı yaptık ve ortalık birbirine girdi. Fahrettin Aslan, ‘‘Gel Maksim'de şu konserlerine başla’’ dedi. TV kanallarından teklifler geldi. Bütün bunlar, bende bir albüm yapma isteği doğurdu. Ali Taran benim iyi arkadaşımdır. Onun fikrini sordum. O da birkaç gün sonra telefon edip beni çağırdı. Erol Köse ile birlikte çalışma fikri, Ali Taran sayesinde ortaya çıktı. Albümü kapağına kadar Ali Taran yaptı.

Devamı gelecek mi?

- Evet Mevlana ile ilgili bir projem var. Şimdiye kadar yapılmamış formatta ve bütün dünyaya satılabilecek şekilde bir Mevlana CD'si düşünüyorum. Bestelerin neredeyse tamamı hazır. Altyazılımları devam ediyor. Bunu önümüzdeki aralık ayına yetiştirmeye çalışacağım.

Hacı Bektaş etiğiyle zerre alakalı olmayan insanlarla meselem var

Galiba Ehl-i Beyt'le ilgili bir projenin hazırlıkları içerisindesiniz...

- Evet, Muharrem projesi bu. Muharrem'den kasıt Kerbela, Kerbela'dan kasıt Ehl-i Beyt. Bununla alakalı ciddi bir CD yapacağım.

Bektaşilik'in bugünkü durumuna ilişkin bir rahatsızlıktan mı kaynaklanıyor bu?

- Ehl-i Beyt, kimsenin tekelinde değildir. Ehl-i Beyt sevgisini bir misyona bağlı bırakmak gibi bir yanlışlık var. Daha doğrusu, birileri siyasi bir rant mekanizması olarak bunu tekellerinde tutmak istiyorlar. Ben de buna karşı duruşumu ortaya koymak istiyorum. Hacı Bektaş'ın etrafında toplanan ama Hacı Bektaş etiğiyle zerre alakalı olmayan insanlar mevcut. Benim bunlarla meselem var. Nasıl meselem var, kültürel meselem var. İstedikleri ortamda, istedikleri şekilde konuşabiliriz. Siyasallaştırılmış ve yozlaştırılmış Hacı Bektaşı Veli'yi de, Ehl-i Beyt'i de bu insanların elinden kurtarmak istiyorum.

Bu projeyi Alevi cemaatinden birtakım insanlarla konuştunuz mu hiç?

- Alevi arkadaşlarım benden fazla destekliyor bu projeyi. Tamamen siyasallaşmış ama kendilerini Aleviler'in temsilcisi olan gören insanlar var. Alevi arkadaşlar bunlardan kurtulmak istiyor. Hacı Bektaşı Veli'yi seçim malzemesi olarak görenler, kendilerini böyle tarif etsinler ve bu işin tasavvufi tarafına müdahale etmesinler. Ben esas olarak bu ayrımın yapılmasını istiyorum. Kim hangi mesleğe özeniyorsa, onun etiğine sahip olmak durumundadır. O etiğe sahip olmayan adamın o işi yapmasına karşıyım. ‘‘Eline, beline, diline’’ sahip olamayanlar, Hacı Bektaş'ın adını ağzına alırken bir değil birkaç defa düşünmeli. Hacı Bektaş, ‘‘Bizim soframızda zerre haram yoktur’’ derken, haramla iştigalden vazgeçmeyenler, kalkıp ‘‘Bektaşiyim’’ diyebiliyorlar. Belki başıma iş açıyorum ama bunları da söylemek durumundayım. Yarın Hacı Bektaşı Veli'nin huzuruna gittiğimde nasıl bakarım yüzüne sonra?

Kimse birileri Ahmet'i örgütledi zannetmesin

Sinemayı ve sahneleri bırakmanızda 'Sahaflar Şeyhi' olarak da bilinen ünlü sahaf Muzaffer Özak Hoca'nın sohbetlerinin bir etkisi oldu mu?

- Muzaffer Hoca'nın varlığı, sadece burada değil, bizim insanlığımızda, hayata bakışımızda etkili oldu. Muzaffer Hoca, benim için resmen baba gibiydi. Ben 1974'te Muzaffer Hoca'yı tanıdım. 75 senesinde babam öldü ve onun yerine Muzaffer Hoca geçti. Benim babam, büyüğüm, mürşidim, danışmanım, sığınağım oldu. Musiki tarafı da çok kuvvetliydi. Zekai Dede'nin oğlunun öğrencisinden ders almıştı. Besteleri ve şiirleri vardı. Ama bana hiçbir zaman şöyle veya böyle yap dememiştir. Kimse, birileri Ahmet Özhan'ı örgütledi zannetmesin. Katiyen böyle bir şey olmamıştır.

Muzaffer Hoca, tasavvuf düşüncesinin enteleküel çevreye nüfuz etmesini sağladı galiba. İşte Ümit Meriç, MFÖ'nün Mazhar'ı filan Hoca'nın yakın çevresindeydi söz gelişi...

- Çok doğru. Zaten Muzaffer Hoca fevkalade entelektüel bir insandı. Engin bir tarih ve tasavvuf bilgisi ve üst düzeyde de bir espri kabiliyeti vardı. Bu nedenle, sadece ülke içinden değil, dünyanın dört bir yanından insanlar gelirdi kendisine. Kemal Tahir kendi sahasında ne kadar entelektüeli etkileyip yetiştirmişse, Muzaffer Özak da tasavvuf konusunda benzer bir şeyi yapmıştır. Mahir İz keza öyleydi. Kenan Rıfai öyleydi. Samiha Ayverdi'den Ekrem Hakkı Ayverdi'ye, Nihat Sami Banarlı'dan Agáh Oktay Güner'e Türkiye'ye profil kazandıracak insanları yetiştirmiştir.

Peki bütün bunlar olup biterken yani siz sahneleri bırakıp tasavvufa yönelirken sizi eleştirenler olmadı mı?

- Olmaz olur mu? 'Kafayı sıyırdı' diyenler oldu. 'Aklını mı kaybettin, şanın-şöhretin zirvesindesin, etrafında fıstık gibi kızlar var, ne işin var bu işlerle, rahatsız mısın kardeşim' diyenler oldu. Halbuki biz çocukken başladık bu işlere. Hem eğlendik, hem de hizmet ettik.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!