Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Vicdan Türkiye’si”nin “ulusal simgesi”...

Agos’un önündeyiz. Arkamızdaki insan seli Taksim’e kadar dayanıyor, kimisine göre 40, kimisine göre 50 bin kişi. Hrant’ın beş yıl öncesindeki cenaze töreninden bu yana İstanbul’un gördüğü en büyük kitle gösterisi.

Öldürülmesinden bu yana aradan geçen her yıl Agos’un önünde anma toplantısı yapılırdı. Ama bu kez gerçekleşen bir anma toplantısından ötede anlam taşıyor. Türk adalet tarihinin en büyük kara lekesi sayılabilecek Hrant Dink cinayeti davası kararına ayaklanan Türkiye vicdanının protesto gösterisi bu. Dış dünyada da yankılandı.

Türkiye’nin neredeyse bütün renkleri oradaydı. Sadece Türkiye’nin “muhafazakarları” toplum içindeki sayısal ağırlıklarıyla ters orantıdaydılar. Vardılar ama olmaları gerektiği gibi değil.

Taksim’den Osmanbey’e yürüyen büyük kalabalığın önünde, Rakel Dink’in yanında Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi, Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, Metin Altıok’un kızı Zeynep, askerde vurularak katledilen Sevag Balıkçı’nın annesi, Turan Dursun’un oğlu Abdi Dursun, kortejin en önünde tekerlekli arabada 90’ını geçmiş Vedat Türkali, onun hizasında vücudunun yarısı protezli Şafak Pavey. Güzel bir tanımlamayla “acının akraba kıldığı bir aile onlar”. Onlarla birlikte, Türkiye’nin tüm “şekvacıları” yürüyor. Kürtler, Aleviler, ayrımcılığa uğradığını hisseden herkes...

Hrant Dink, adeta Türkiye’de vicdanların ortak paydası. Nitekim, Agos’un önünde öldürüldüğü saatte yapılan geleneksel konuşmada, birinci kat penceresinden, unutulmaz içerikteki beşinci anma günü konuşmasını yapan Karin Karakaşlı’nın şu sözleri Türkiye’nin bütün renklerini içeren muhteşem kalabalığın böylesine oluşmasındaki “sihirli formül”ü açıklıyor:

“... Bundan beş yıl önceydi: ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkum edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti.”

O yüzden bu ülkenin bütün acılarını tadan kim olursa olsun, herkes de, Hrant Dink’e talip oldu.

Hrant Dink “vicdan Türkiye’si” için öyle bir “ulusal simge” ki, ona karşı işlenen cinayetin davasında adalet aranmadığı, toplum vicdanını tatmin eden bir karar çıkmadığı takdirde, ülkenin “yargı”sı çökmüş sayılır. O “enkaz”ın altında başta ülkenin iktidarı tüm ülke kalır.

Toplum, bu adaletsizliğe öyle bir tepki ortaya koydu ki, ülke yönetimi bugüne dek görülmedik bir tavır ortaya koydu; Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, Başbakan Yardımcısı’ndan Adalet Bakanı’na, hükümetin Kültür Bakanı ile AB’den sorumlu bakanından iktidar partisinin genel başkan yardımcısına kadar hepsi karardan “rahatsızlık” duyduklarını yansıtan açıklamalar yaptılar.

Ama, bu kez “yetmez ama evet” değil; “Hayır, yetmez!”

Mahkeme Başkanı kalktı, bir gazeteye açıklamalarda bulundu, televizyonları kanal kanal dolaştı ve “kararının arkasında durmadığını” ifade eden sözler söyledi.

Aslında, “Bu karar benim, bizim kararımız değildir. Böyle bir kararı almaya mecbur bırakıldık” demeye getirdi.

Savcı, görülmemiş bir şekilde Mahkeme Başkanı ile polemiğe girdi, “Yeterince örgüt bağlantısı da, delil de vardır; Mahkeme yasaya aykırı davranmıştır” dedi.

Türk adalet tarihinde böyle bir tablo daha önce hiç yaşandı mı? Böyle bir anormallik. dünyanın hangi “hukuk devleti”nde yaşanabilir? Bu tablo, Türk adaletinin “moral” çöküntüsü değil de nedir?

Özel Yetkili İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı, bu manzarasıyla, Yargıtay’a gitmeden bozulmuş durumdadır. Hüküm, kağıt üzerinde vardır ama daha Yargıtay’a varmadan, kamu vicdanında, hükümet nezdinde, bizzat mahkeme başkanının beyanlarında ve savcının tavrında iptal edilmiştir.

Yani, Hrant Dink cinayeti davası, “İkinci Cinayet”in ardından yeniden başlamıştır. O nedenle, önceki günkü büyük yürüyüşün ana teması olan “Bu dava burada bitmeyecek” sloganı geçerliliğini ortaya koymuş, bir bakıma gerçekleşmiştir.

Genelkurmay’ın kozmik odalarına giren, şu anda aralarında bir eski genelkurmay başkanının da dahil olduğu yüzlerce generalin, darbe girişimi iddialarıyla tutuklu bulunmalarını mümkün kılan, bir devlet başkanına yurtdışı yasağı koydurtan ve 90 küsur yaşının üzerinde yargı önüne gelmesine imkan veren “siyasi irade”dir.

Aynı güçte bir “siyasi irade” Hrant Dink davasının arkasına da koyulmalıdır artık. Başbakan, “Bizden yürütme olarak ne istendiyse yaptık” diyor. Hayır, yapmadınız.

Trabzon emniyeti, Trabzon jandarması, İstanbul emniyetinde görev yapmış olan tek bir kamu görevlisi doğru dürüst soruşturulmadı. Hrant Dink’i İstanbul Valiliği’nde tehdit ettiği ileri sürülen iki MİT görevlisi soruşturmaya dahil edilmedi. Hrant Dink’in avukatlarının soruşturmanın genişletilmesi çabaları karşılık bulmadı. Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun ortaya koyduğu tespitlerin gereği yapılmadı.

Yani, “siyasi irade” Hrant Dink davasında gösterilmedi. Gösterilmedikçe, devlet temizlenmez. Yargıya güven yerine gelmez. Adalet yerini bulmaz.

Başbakan’ın polemik yeteneğiyle ve hitabet gücüyle de bu iş çözülmez.

Başbakan, Hrant Dink cinayeti davasının ilk beş yılında ortaya koymadığı “siyasi irade”yi bu kez ortaya koyarsa, çözülür. 

X