Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Venedik Bienali’nin ‘en güçlü’ ÇIN sesi

    ERKAN AKTUĞ
    18 Mayıs 2017 - 14:28Son Güncelleme : 18 Mayıs 2017 - 14:28

    The New York Times’ın “En güçlü ulusal pavyon” ilan ettiği 57. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nu ‘ÇIN’ projesiyle Türkiye’yi temsil eden sanatçı Cevdet Erek’le konuştuk.

    Tam anlamıyla bir ortaçağ kenti görünümündeki Venedik’in daracık sokaklarından, sürekli karşınıza çıkan kanalların üzerindeki küçücük köprülerinden yürüyerek geçip bienalin ana sergisinin ve Türkiye dahil bazı ülke pavyonlarının yer aldığı Arsenale’ye varıyoruz. Girişte sağlam bir kuyruk, neyse ki hızlı ilerliyor... 20 dakika içinde akreditasyon kağıdımızı gösterip içeri giriyoruz, mahşeri bir kalabalık... Dünyanın hiçbir yerinde bir sergide böyle kalabalık göremezsiniz. Söz konusu, 1895 yılından bu yana düzenlenen ve alanında dünyanın en eski, önemli etkinliği Venedik Bienali’yse böyle... Zira, 57. Bienal’in ön izleme günlerindeyiz ve dünyanın her yerinden gazeteciler, sanatçılar, müze yöneticileri, koleksiyoncular, galericiler burada. Sergiyi gezerken metrobüste yer kapma çevikliğiyle hareket etmeniz gerekiyor! Bir iki saatlik turun sonunda kendimizi cafelerin, tuvaletlerin bulunduğu alana atıyoruz... Bir grup kadın sivri topuklarıyla kıvrak bir müzik eşliğinde çılgınca dans ediyor. Nevin Aladağ’ın bienalin açılış günlerinde sergilenen ‘Çıtayı Yükselt’ adlı performansına denk gelmişiz, şahane...

    Bienaldeki Türkiye Pavyonu da tam burada, lokasyonu gerçekten iyi... Yürüyen merdivenleri tırmanıp tarihi binanın ikinci katına çıkıyoruz. İçeride Nekropsi grubunun davulcusu olarak da tanınan mimar kökenli sanatçı Cevdet Erek’in ‘ÇIN’ı bizi bekliyor. Meraklıyız... Zira Cevdet Erek mekana mimari bir müdehale ve bir ses esntelasyonu yapacağını açıklamıştı ama ayrıntı vermemişti...

    Tanımlayamadığımız seslerin birbirine karıştığı ritmik bir müzik ‘çınlıyor’ kulağımıza. Cevdet Erek, tahta merdivenler inşa ederek mekanı bir açıkhava tiyatrosuna, başka bir bakış açısıyla da stadyuma dönüştürmüş. Venedik’in kanallarındaki geçişleri de çağrıştıran merdivenlerin tepe noktasına ise 35 adet hoparlör yerleştirilmiş. Her birinden farklı bir ses çıkıyor. Birinden “Şakşakşak şakşakşak...” sesleri yükselirken diğerinden “Yayaya yayaya...”, ötekinden bardak çınlaması... Bir hoparlörden de “Davullar sussun savaşlar bitsin...” sesi duyuluyor. Merdivenlerin, daha doğrusu tiribünlerin bir bölümü zincirlerle kapatılmış. Girişi yasaklanmış ‘misafir takım’ tiribünü burası, Erek’e göre erişilemeyen, kullanılamayan kamusal alan...
    Mekanın ortasına denk gelen iki merdivenin altında diğer ülke pavyonlarına geçiş için bir yol yapılmış. Acelesi olan mekanı transit geçsin, merak eden girsin incelesin, dursun düşünsün istemiş belli ki Cevdet Erek.
    Ülke pavyonları arasında Altın Aslan ödülünü Almanya Pavyonu kazandı ama dünyanın en saygın gazetelerinden The New York Times’ın sanat yazarı Jason Farago, İKSV koordinasyonu ve Fiat’ın sponsorluğunda açılan Türkiye Pavyonu’nu “En güçlü ulusal pavyon” ilan etti. Biz de Cevdet Erek’le ‘ÇIN’ın hikayesini konuştuk.

    Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda sergi teklifi geldiğinde ne hissettiniz? Daha önce orada olmayı hayal etmiş miydiniz?
    Daha önce bienali ziyaret ettiğimde, bu mekânda iş yapmayı bana sorsalar ne yapardım diye sormuştum kendime. Sonra ‘Sivas’ ve ‘Abluka’ ile Venedik Film Festivali’ne gidince ara ara kaçıp bienali ve mekanı yine inceledim, vakit geçirdim. Sergi teklifi gelince tabii ki sevinçle beraber onlarca soru geldi aklıma ve hemen de sordum. Bana haberi ileten İKSV’den arkadaşa “Cevdet, sevinmedin mi?” dedirtecek kadar... Takdir edersin, böyle bir zamanda, Türkiye’nin mevcut şartlarında, kolay bir iş değil, insan merak da ediyor kimlerle çalışılacak, nasıl diye...

    Venedik Bienali Türkiye Pavyonu sergisi ilk kez küratörsüz yapılıyor. Sizin mi böyle bir talebiniz oldu yoksa İKSV’nin sergi danışma kurulu mu böyle istedi? Ayrıca serginin küratörsüz olmasının avantajı ya da tezavantajıyla ilgili neler söylemek istersiniz?
    Küratörsüz olması benim kararımdır. Her işbirliğinin getirileri var, sanatçı-küratör işbirliği de bizim bağlamda en baştaki işbirliklerinden biri. Ben hazır bir mekan ve bağlam varken, küratörü şart görmedim, aklımdan geçen birkaç kişinin de mevcut durumları uygun gözükmedi. Bunu yaparken de riskleri ne ise almaya karar verdim. Avantajı veya dezavantajı neydi, bunu tam olarak algılamış veya listelemeye çalışmış değilim, ama sanatçıdan da önce gelmesi gereken ‘sanat’ için tek bir işbirliği tipinin mecburi olmadığına eminim.

    ‘ÇIN’ın mimari düzenleme ve bir ses enstelasyonu oylduğunu söylemiştiniz ama nasıl bir şey olduğunu sergi açılana kadar açıklamadınız. Proje süreç içinde gelişti, şekillendi. Nasıl bir süreçti bu?
    Belki 10 aya yakın bir zaman mekânsal programı, ya da fizikselleşmiş halini, yapıyı, mimariyi çalıştık. Çeşitli temsil yöntemleriyle -çizim, model, yazı, rüya- çalışarak, bildiğin mimari proje gibi, genelde uzaktan, İstanbul’dan, ya da kısa seyahatler ile Venedik’te. Seslerle ilişkisini ise: seslerin var olacağını hayal ederek -seslere göre mekân, mekanâ göre de ses-, ya da mimarinin direkt bileşeni olarak ses ve kaynağı, teknolojisi. 3 ay önce basın toplantısı yaparken artık mimari neredeyse son halini bulmuştu, strüktürünün hesaplamaları, bütçe, inşa hazırlığı ile uğraşıyorduk, ama hala hayaldi ve ben tarif etmeyi hele hele çizimler/modeller/renderlar paylaşmayı kesinlikle istemedim. Bu da mekâna ilk gelecek birkaç yüz veya fazlası kişinin ilk deneyimine saygıdan. Ben, trailer bile izlemeyen bir film izleyicisiyim desem?

    Venedik Bienali’nin ‘en güçlü’ ÇIN sesi                                                                                                          Cevdet EREK

    DIŞARIDA BIRAKILMAK
    TUTSAK EDİLMEK


    Türkiye Pavyonu’nda bir yanıyla amfi tiyatroyu, bir yanıyla stadyumu, bir yanıyla da Venedik kanallarında sıkça karşılaştığımız merdivenleri çağrıştıran bir kamusal alan yaratırken çıkış noktanız neydi?
    Temelde kamusal alan: bir araya gelmek ve/veya bireysel üretme, yansıtma, izleme, icra etme, paylaşma için yapılmış. Kendi meraklarımdan dolayı da öncelikle evet, anfi tiyatrolar (son ziyeret edilenler: pompei, milet, priene); stadyumlar, genelde İstanbul’un eski stadları, bölünmüşlükleri ve şiddet, merdivenler, merdivenli sokaklar, yüzlerce, hem mimarileri hem kentin hatırası, aklınıza gelebilecek başka harabeler veya günümüzde olarak harabeleştirilmiş alanlar. Venedik tabi, sergiyi yaptığımız alan da askeri bir yapının yenilenmiş hali. Ya da rampa yaparken Venediklilerin köprü üzerine yaptı maraton ramplarını örneklemek.

    Bir de tel örgülerle kapatılmış ‘misafir takım’ tribünüyle erişilemeyen, kullandırılmayan kamusal alan vurgu yapıyorsunuz. ‘Erişilemeyen kamusal alan’la ilgili referanslarınız neler?
    Çeşitli nedenlerle veya keyfi olarak kullanmaktan men edildiğiniz veya kendiniz sınırladığınız kamusal alanlar. İster kapatılmış misafir tribünü olsun –eskiden yan yana otururduk tribünde; rakipten düşmana doğru sertleşen zamanı kastediyorum, ister çeşitli nedenlerle bir anda kullanmamaya başladığınız gündelik kamusal alan, kapatılmış sokak, mahalleler. Dışarda bırakılmak, dışarıda tutsak edilmek, veya içeride.

    35 ayrı hoparlörden yayılan 35 ayrı ses ya da konuşmayı belirlerken nasıl bir yol izlediniz?
    Mimariyi cepheyi görselle değil sesle süslemek fikri öncelikle. Motifler yerine ses örgüleri, ritimler. Elyapımı veya elçalımı. Kaligraf, yazı yerine, insan sesi. Ortak bir grid, bir ritim, oran kaynağı olarak müzikal tempo. İşin temellerini tespit etmeye çalıştığım kelimeciklerden, cümlelerden bazılarını (hani bu sesleri içerecek plak kapağı olacak broşürün içindeki yazılar) bu hayali veya soyut mimari cephenin üzerindeki yazının sesten haline, yani ritmik söze çevirmek.

    MERAK EDERSENİZ ÖĞRENİRSİNİZ

    ‘ÇIN’deki konuşmalar Türkçe. Sonuçta çok büyük oranda bienal ziyaretçilerin anlamayacağı bir dil. Bu kararı nasıl verdiniz? Anlamın bir önemi yok mu?
    Gündelik dilim olduğu için. Merak eden, dillere karşı önyargısı olmayan kişinin merak edip soracağı veya bulacağını, ya da basitçe salt ses olarak dinleyeceğini varsayarak, daha doğrusu emin olarak. Anlamın şüphesiz çok önemi var. Yine harabe benzetmesi yapayım: bir mabedin üzerinde okuyamadığınız bir yazı demeti düşünün, okuyamayabilirsiniz ama ilişki kurabilirsiniz, merak ederseniz sorar, okur anlamın içine girersiniz. İngilizce de denedim bu arada: iyi olmadı. Yarın başka bir dil girer mi içine? Keşke.

    Sergiyle ilgili uluslararası basından ve sanat dünyasından aldığınız tepkiler nasıl?
    Beklediğimden çok daha fazla, bazıları gerçekten analitik veya gayet hassas...

     

    Venedik Bienali’nin ‘en güçlü’ ÇIN sesi                                                                                                        Hale TEGER

    HALE TEGER:
    ARZULADIĞIM İLGİNİN HİSSEDİLMESİ ÇOK HOŞ

    57. Venedik Bienali’nin ‘Viva Arte Viva’ başlığıyla düzenlenen ana sergisine davet edilen 51 ülkeden 120 sanatçı arasında Türkiye’den de Hale Tenger ve Nevin Aladağ yer alıyor. Bienalde ‘Denizin Üzerinde Balonlar’ adlı video yerleştirmesiyle yer alan Tenger, “Yaratmayı arzuladığım bir etkinin izleyici tarafından hissedilmesi çok hoş bir karşılık” diyor.

    Venedik Bienali’nin ana sergisine davet almak özellikle Türkiyeli sanatçılar için çok sık rastlanılan bir durum değil. Küratör Christine Macel’den nasıl davet geldi ve kendinizi nasıl hissettiniz?
    Christine Macel ile tanışmam ‘Beirut’ adlı video işimin Centre Pompidou (Paris) koleksiyonuna alınmasından sonra oldu. Geçen sene mart ayında koleksiyona katılan yeni işlerin yer aldığı bir sergi düzenlediler ve o serginin açılışı için Paris’e gittiğimde ilk defa görüştük. İşlerim hakkında etraflı bilgisi olduğunu fark ettim. O randevunun sonunda Venedik Bienali’ne davet etmek istediğini ancak kesinleşmesinin sonra belli olacağını söyledi. Çok sevindim tabii ve arkasından da resmi davet geldi.


    Bienalde yer alan 2011 tarihli ‘Denizin Üzerinde Balonlar’, Türkiye’de yaygın olan balonlara ateş etme oyunundan ilham alan çok kanallı bir video. ‘Hayatın geçiciliği’ üzerine bir video fikri nasıl oluştu?
    Balonlara ateş etme oyunu ilk defa 2005 yılında ‘Balloon Loan’ adlı bir fotoğraf baskı işimde yer aldı. İzmir’de Pasaport’ta balonlara ateş eden bir adam ve arka planda NATO savaş gemileri vardı. ‘Denizin Üzerinde Balonlar’da ise ateş etme, hedef alma kısmını elimine ederek, varlık/yokluk, gerçek/hayal, baskı/direniş, umut/endişe konularına şiirsel bir anlatımla yaklaşmak istedim. Mekânın ortasındaki duvarda deniz üzerindeki balonların görüntüsü ters olarak yer alıyor, duvarın arkasındaki 6 perdede ise tek tek balonların farklı aralıklarla patlaması ve hemen tekrar belirmesine dair görüntüler var. Ayrıca Serdar Ateşer tarafından üretilen tüm mekânı saran bir müzik ve her patlayan balonun kendine ait bir patlama sesi var.


    Venedik’te size nasıl tepkiler geldi işinizle ilgili?
    Şiirselliği, müziği ve yarattığı atmosferle ilgili hissettiklerini, üzerlerinde bıraktığı izlenimleri anlatanlar oldu. Yaratmayı arzuladığım bir etkinin izleyici/dinleyici tarafından deneyimlenmiş olması, hissedilmesi çok hoş bir karşılık.


    Videonun sergi mekânına yerleştirilmesinde teknik bir problem var sanki. Girişte gördüğümüz dev ekranın arkasında devamı olduğunu bilmeyen birinin anlaması zor. Siz ne dersiniz?
    Bu eserin planına ve gereksinimlerine tam uygun bir mekân kuruldu ancak Arsenale’nin mimarisinden kaynaklanan sütunlardan dört adedi kaçınılmaz olarak mekânın içinde yer aldı. Aslında bu tarihi sütunların, ‘beyaz küp’ dediğimiz müze yapısının aksine işin atmosferine ayrıca bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Ortadaki duvarın iki yanına denk gelen sütunlar belki bazı izleyicilerin işin arkada devam ettiğini algılamasını zorlaştırmış olabilir ama eser etiketinde 7 kanallı video yerleştirmesi olduğu yazıyor. Benim orada kaldığım süre içinde eseri ziyaret edenlerin büyük çoğunluğu ön ekranın arkasını da gördü. Yani ilgili, meraklı izleyici kaçırmıyor, bienal telaşıyla gezenler için ise yapacak bir şey yok.

    Venedik Bienali’nin ‘en güçlü’ ÇIN sesi

    'İZLER' VE ‘ÇITAYI YÜKSELT'E BÜYÜK İLGİ

    Nevin Aladağ’ın 57. Venedik Bienali’nin ana sergisinde yer alan çalışması ‘İzler’, insanı gülümseten müzikli bir video. Aladağ’a göre çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Stuttgart kentinin portresi olan ‘İzler’de klasik enstrümanların kentin gündelik ve sıradan manzaralarıyla etkileşim içine girdiğini görüyoruz: Bir sokak lambasının üzerinde açılıp kapanarak ses veren akordeon, bir lunaparkın üzerinde dönerek çalan keman, kamusal alana yerleştirilmiş bir sallanan atın hareketleri sayesinde ritim tutan zilli tef... ‘İzler’, bienalin en çok ilgi gören işleri arasında. Bienalin ön izleme günlerinde videonun gösterildiği bölüm hayli kalabalıktı.Sivri topuklu ayakkabı giymiş kadınların bakır levhalar üzerinde çılgınca dans ettiği Nevin Aladağ’ın ‘Çıtayı Yükselt’ adlı performansı ise bienalin 10-12 Mayıs tarihleri arasındaki açılış günlerinde üç kez sahnelendi ve izleyicilere keyifli anlar yaşattı.

    57. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, 26 Kasım’a kadar görülebilir.

     

     

    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı