Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Vatandaşsız vatan olmaz; Vatandaşını sevmeden vatansever olunmaz...

Bir günlük gazetenin 6. sayfasına sıkışmış bir haberin satırları, o gündeme düşen en önemli haberden daha önemli bir hale gelebilir mi? Gelebilir.

Perşembe akşamı Türkiye’nin gündemine Anayasa Mahkemesi’nin, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve CHP’nin anayasa değişikliklerinin iptali başvurusunu reddettiği haberi düştü. Böylece, Türkiye’de Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi, Cumhurbaşkanı’nın iki kez 5 yıllığına seçilebilmesi ve genel seçimlerin dört yılda bir yapılmasının referanduma sunulması imkanı doğdu. Referandum tarihi bile belli: 21 Ekim.

Eğer, yeni seçilecek TBMM, bir Cumhurbaşkanı seçemez ya da seçmezse, referandumda, anayasa değişikliklerine “evet” oyu çıkarsa –ki, ön kabul öyle olacağı- Türkiye, en geç Aralık ortasında halk tarafından seçilmiş 11. cumhurbaşkanını bulacak.

Bununla birlikte, gayet karmaşık bir “hukuk ve siyaset süreci” içine girildiği de ortada. Neyin, ne şekilde yol alacağı şimdiden gayet belirsiz.

Türkiye gündeminin bundan daha önemli bir olayı olabilir mi? Evet, olabilir. “Bir gazetenin 6. sayfasına sıkışmış bir haberin satırları, o gündeme düşen en önemli haberden daha önemli bir hale gelebilir mi?” dediğimizde, buna işaret etmek istiyoruz.

Haber, Cuma günkü Radikal gazetesine ait. “’Bir numara’ emekli tuğgeneral mi?” başlıklı haber, son günlerdeki yazılarımızın içeriğini oluşturan şu “Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi” adlı, “dolandırıcılık, kaçakçılık, provokatörlük” suçlaması altındaki “suç örgütü”yle ilgili. Haberin şu satırlarını okuyalım:

“Zanlıların ‘bir numara’ diye bahsettikleri esrarengiz kişinin, JİTEM’in kurucusu olarak bilinen ve Susurluk skandalının kilit isimleri arasında yer alan emekli Tuğgeneral V.K. olduğu iddia edildi. VKGBH’nin tutuklu genel başkanı Taner Ünal’ın emekli Tuğgeneral Hasan Kundakçı’yla; Konya il başkanı Vehbi Şanlı’nın da V.K.’yla bağlantılı olduğu öne sürüldü. Üst düzey bir emniyet yetkilisi, ‘Adı geçen bir numaranın, V.K. olabileceğini düşünüyoruz’ dedi.”

Haberin içinde “Hrant Dink bağlantısı” başlıklı bir kutu var. Kutuda aynen şu satırlar:

“Tutuklanan Vehbi Şanlı’nın, Hrant Dink suikastından bir gün sonra, 20 Ocak 2007’de Konya’da görevli bir subay olduğu belirtilen Nejat Mete’yle şu konuşmayı yaptığı öğrenildi:

Mete: Bizim arkadaşların işi mi, dün zıbartılan adam?

Şanlı: Bizim arkadaşlar.

Mete: Arkadaşlar bulunurlar mı?

Şanlı: Yok yok, bulunmazlar.

Mete: Elleri dert görmesin.”

 

***        ***     ***

 

Tüyler ürpertici değil mi? “Zıbartılan” adam, Hrant Dink!

Kardeşinin, hafta başındaki duruşmada, mahkeme heyetine “Abim, atalarımızın bu topraklarda doğup, bu topraklarda ekip-biçip, üzümü pekmeze, şırayı şaraba, buğdayı ekmeğe, toprağı testiye, bakırı ibriğe, demiri sabana çevirdiklerini ve bu toprakları çok sevdiklerini, elleri ile okşayıp, burunları ile kokladıklarını biliyordu. Onun, bu topraklarda yaşayan önceki ve sonraki tüm insanların aynı acıları yaşadığını, mutluluk ve mutsuzluklarının, umutlarının birbirine bağlı olduğunu düşündüğünü biliyorum” diye tanımladığı Hrant Dink!

Rakel’in “Sevgili eşim, tembellik ekmeğini yemedi, yalan solumadı, haksızlık yapmadı, hiçbi zaman ne ülke içinde ne ülke dışında vatanına karşı bir sözde veya davranışta bulunmadı, her zaman gerçeğin yanında olduğu gibi, onun gerçek evladı ve gerçek vatandaşının olması gerektiği gibi yaşadı, karşılığında kalleş kurşunlar hak görüldü” diye anlattığı Hrant Dink!

Polis kayıtlarına düşen yukarıda aktarılan “diyalog”un asıl önemli ve “hukuki açı”dan en çarpıcı yönü, Hrant Dink davasında, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün mahkemeye verdiği raporu iptal etmiş olması. Söz konusu raporun özü, Hrant Dink suikastının bir “örgütlü suç” olmadığını, bir “arkadaşlar grubu”nun eseri olduğunu ileri sürdü. Böylece,yakın tarihimizin en yüz kızartıcı siyasi cinayetinin gerçek niteliği gizlenmiş oluyordu.

Oysa, Hrant Dink’i öldürenlerin, Trabzon’un Pelitli beldesinde, kendilerine “empati” gösterilmeleri gereken Yasin Hayal ile Ogün Samast’tan oluşan bir “ahbap çavuşlar” grubu olmadıkları anlaşılıyor. Cinayetin faillerinin, Konya’daki görevli subay Nejat Mete ile şu an tutuklu bulunan VKGBH Konya il başkanının “bizim arkadaşları” oldukları da...

Bir yandan “şehit cenazeleri”nde boy gösterip, diğer yandan “şehit aileleri”ni dolandırmakta beis görmeyen bu “vatansever çete”nin, “Umraniye çetesi” üzerinden Danıştay saldırısı ve cinayeti, Hrant Dink suikastı ve giderek Susurluk skandalı ile irtibatlı bulundukları seziliyor.

Elleri, kolları, parmakları Türkiye’nin güvenlik güçlerine ulaşan pespaye bir çeteleşmeyle yüz yüzeyiz. Gelin aynı haberdeki şu satırları da izleyelim:

“Zanlılarla bağlantılı askerlerle ilgili Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen dosyada, emekli ve muvazzaf olmak üzere 30’a yakın askerin isminin geçtiği öğrenildi. Telefonda konuşurken dinlemeye alınan askerlerden bazılarının, ihaleler hakkında tüyo verdikleri öne sürüldü. Zanlıların konuşmalarında, Trabzon’daki İtalyan kilisesi rahibi Andrea Santoro cinayeti ile Malatya’daki misyoner katliamını da değerlendirdikleri öğrenildi.”

 

***        ***      ***

 

Türk devlet sisteminin içine yerleşmiş olan bu “tümör” tümüyle temizlenmeden, “metastas” ihtimalinin önüne geçilmeden, cumhurbaşkanın nasıl seçileceği, seçim sonuçlarının ne olacağı vs. gibi konular, ister istemez, birer “akademik” konu haline gelirler.

Bu işin “olmazsa olmaz” nitelikteki “siyasi” yönü. En az bunun kadar önemli, yine “olmazsa olmaz” nitelikte bir de “ideolojik” yönü var: “Vatanseverlik” kavramını sürülen leke de temizlenmelidir.

“İnsan” sevmeden, “vatandaş”ını sevmeden “vatan”ın sevilemeyeceği, “vatandaşsız vatan”ın, sınırları tarih içinde sürekli değişikliğe uğramış, dağlar, tepeler, vadiler, ovalardan, akarsular ve karasularındanoluşan bir toprak ve su yığınından başka bir anlam taşımadığı idrak edilmelidir. Bütün bunları da sevebilirsiniz tabii. O, “vatan sevgisi”nden ziyade “doğa sevgisi”yle tanımlanabilir.

Cumhuriyetimizin kurucusu Kemal Atatürk’ün de, bizim dedelerimizin, kimimizin baba ve annelerinin de, “vatan” diye bellediği bugünkü topraklarımız değildi. Atatürk, Selanik’te doğmuş, Manastır’da okumuştu. Trablusgarp’da (Libya) savaşırken, “vatan toprağı” için savaşıyordu. Oraları, o tarihte onun için “vatan” idi. O nedenle, “vatan” kavramı, sırf “toprak”a indirgenir ve “devlet” kavramıyla eş anlamlı hale sokulursa, anlam yitirir.

“Vatandaşsız vatan” olmaz.

“Vatan sevgisi” herşeyden “vatandaş sevgisi” ve bunun temelinde yatan “insan sevgisi”dir. Kendi vatandaşını, kalleşçe arkadan vurma düzenekleriyle meşgul, amacına ulaştığı anda vatandaşından “zıbartılan adam” diye söz edenler, bu ülkenin “hasta ruhları”dır ve bunların “devlet ve güvenlik sorumluluğu” yüklendiği bir ülkenin de, o ülkenin toplumunun da “sağlıklı” olabilmesi mümkün değildir.

Devletin çetelerden temizlenmesi, “vatan”ın, “vatansever” etiketi altında “provokatörlük, dolandırıcılık, kaçakçılık, cinayet şebekeleri”den kurtarılması, Türkiye’nin acil ve “olmazsa olmaz” meselesidir...

X