Uzun ömür rüyası

İster açık açık söyleyelim, ister yalnızca aklımızdan geçirelim, hepimizin en büyük arzusu uzun ve sağlıklı bir ömür ve yaşlılığımızı hastalanmadan, huzur ve keyif içinde sürdürmektir.

Bir yandan hayata “fani dünya” derken bir yandan da ömrümüze mümkün olduğu kadar uzatmak düşüncesi insanlık tarihi kadar eski. Ne var ki burada da büyük bir tezatla karşı karşıyayız: Uzun yaşamak ama hiç hastalanmamak! Oysa ne yaparsak yapalım ne yaşlanmayı ne de yaşlandıkça gençlikten daha sık hastalanmayı önleyemeyiz.
Aslında uzun yaşama rüyası geçtiğimiz yüzyılda önemli ölçüde gerçekleşmiş, 1900’lü yılların başında ortalama elli yıl olan insan ömrü, 2000’li yıllara girerken yetmiş beş yılı yakalamıştır. Bu rakamı geçen, “seksen beşi yakalayıp”, “doksanı zorlayan” ülkeler bile var. Japon kadınları bu başarının en canlı örnekleri. Ama arzular bizi durdurmuyor, uzun yaşam çabaları sürüyor.
Yaşlanmayı geciktiren ya da yaşlılık belirtilerini hafifletip daha keyifli, sağlıklı, huzurlu bir hayat sürmenin yollarını kolaylaştıran çalışmalara Anti-aging deniyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu deyimi modern tıp hiçbir zaman sevmedi. Ben de pek hoşlanmadım. Nedeni de son derece basit: Anti-aging deyimi bende “yaşlanma karşıtlığı” gibi bir duygu yaratıyor. Oysa ben zarafetle, bilgece, sağlık ve huzur içinde yaşlanmanın orta yaş, hatta gençlikten bile önemli bir süreç olduğu inancındayım.

PRAIRE Mİ, VALMONT MU?

Anti-aging yakın bir zamana kadar daha çok Hollywood starlarının, serveti sınırsız zenginlerin ve bazı politikacıların ilgisini çekiyordu. Bundan elli yıl önce İsviçre’de La Praire Klinik, Valmont Klinik gibi çok özel merkezlerde uygulanan (ve daha ziyade hücre tedavileri, hücre özütleri vitamin yüklemeleriyle sınırlı kalan) anti-aging çalışmaları artık küresel bir salgına dönüştü. Her ülkede, her şehirde anti-aging klinikleri ve anti-aging uzmanları var. Bu kliniklerde neler yapıldığı ve nasıl bir sonuç alındığına gelince... İşte o nokta son derece karışık. Özellikle bu işin uzmanıyım diyenlerin çoğu aslında böyle bir uzmanlık alanının olmadığını bile saklıyorlar. Evet, evet! Yanlış okumadınız! Modern tıp anti-aging uzmanlığı diye bir şeyi tanımıyor.
Adına ister yaşlanmaya engel olmak, yaşlanmayı ertelemek, isterseniz çok yaşamak ya da masum deyimiyle “sağlıklı, uzun ve huzurlu bir hayat sürmek” deyin yaşlanmayı geciktirme konusuna ilgi sürekli artıyor. Bugünden başlayarak yarın Hürriyet’te salı ve sonrasında da Kelebek’te anti-aging konusundaki olumlu-olumsuz gelişmeleri gözden geçireceğiz. Yenilikleri doğruları yanlışları mümkün olduğu kadar objektif bir gözle size aktarmaya çalışacağız. Umarım faydalanırsınız.

ANTİ-AGİNG VİTAMİN-MİNERALLER HANGİLERİ?

Ömrü uzattığı kesinleşen herhangi bir vitamin yok ama antioksidan etkisi daha güçlü olan C vitamini, betakaroten ve E vitamininin, çinko ve selenyum minerallerinin etkinliğini destekleyen bulgular var.
* E vitaminini yüksek dozda kullanmanın, özellikle günde 100 mg’ı geçen dozları denemenin ciddi bir faydası olmadığı hatta zararlı bile olabileceği anlaşılıyor. Benim kişisel kanaatim son beş yılda çıkan çalışmaları da dikkate alarak, E vitamini desteğini yılda 2-3 kez iki-üç aylık kürler halinde ve günde 100 mg’ı geçmeyecek dozlarda uygulamak şeklinde.
* C vitamini hala önemini koruyor. Bunun da günde 500 mg’dan fazlasını almaya gerek yok. Eğer sürekli kullanacaksanız bu doz iyi bir doz. Hatta zaman zaman ara vermek mantıklı gibi görünüyor. C vitaminin esterifiye edilmiş formu olan Ester-C şeklinde kullanımının özel bir yarar sağlamadığı çoktan kanıtlandı. Daha pahalı olan bu forma boşuna para ödemeye gerek yok.
* Betakaroten A vitamininin öncüsü bir provitamin olarak önemini hala koruyor. Sigara içiyorsanız kullanmamanız gerekiyor. Çünkü sigara içenlerde akciğer kanserini arttırabileceğini gösteren bulgular var. Ben mesleki pratikte hastalarıma özel betakaroten desteği önermiyorum. Beta karoteni doğal yoldan karotenden zengin yiyeceklerle kazanmalarını (havuç, kavun, mango) tavsiye ediyorum.
* Çinko ve selenyuma gelince... Çinkonun günlük destek olarak alınması şart değil. Hele bağışıklık sisteminiz zayıfsa 2-3 aylık kürler halinde ve günde 20 mg’ı geçmeyecek dozlarda çinko desteği alabilirsiniz. Selenyum için de aynı şeyi söyleyeceğim, selenyum desteği yılda 2-3 kez bir-iki aylık kürler halinde günde 50 mikrogramlık dozları geçmeyecek şekilde kullanılabilir. Fazlasının başta diş çürümeleri olmak üzere bazı problemlere yol açması mümkün. Selenyumu özellikle aile hikâyesinde prostat kanseri, haşimato tiroiditi, meme kanseri olanlara tavsiye ediyorum. Haşimato teşhisi konulan kişilerin de zaman zaman selenyum desteği almalarında fayda var.

KİMLER MULTİVİTAMİN KULLANMALI?

Multivitamin kullanmak, yani çok sayıda vitamin ve minerali bir tablete sığdıran desteklerden faydalanmak son yılların “in” tutkunlarından biri haline geldi. Oysa çoğu insan bunu hiç gerekmediği halde yapıyor, dolayısıyla hem parasını sokağa atıyor, hem de vücudunu boş yere vitamin çöplüğü haline getiriyor. Herkesin her gün bir tablet multivitamin alması gerekmiyor. Elli yaş üzerindekilerin özellikle iyi beslenememe durumunda multivitamin desteği almaları faydalı olabilir. Altmış yaşından sonra bu destekleri kullanma konusunu ciddi ciddi düşünmek lazım. Özellikle yetmiş yaş sonrasında her gün bir multivitamin desteği almayı ben de faydalı buluyorum. Nedeni yaş ilerledikçe daha kötü beslenmemiz yeteri kadar yiyip içmememizdir. Ayrıca yaşımız ilerledikçe besinlerdeki vitaminlerden faydalanma şansımız da azalıyor. Multivitamin kullanarak anti-aging ordusuna katılmak konusu iyi düşünülmeli. Ginseng ve probiyotik bakterilerle desteklenmiş multivitaminlerden faydalanmayı daha çok düşünmeliyiz.

BESİN DESTEKLERİNİN FAYDASI VAR MI?

Antioksidan özelliği olduğu bilinen ama ne vitamin, ne mineral grubunda yer alan bazı maddeler var. Bu maddeler ette, sütte, tavukta, balıkta, fındıkta, cevizde, üzümde, domateste bol miktarda bulunuyor. Bu maddelerin her biri en az vitaminler kadar değerli. Örneğin domates ve karpuzda bulunan likopen mükemmel bir antioksidan. Daha çok yağda eriyen ve yağdan zengin dokularda depolanan bu maddenin cilt yaşlanmasını geciktirdiği kırışıklıkları azalttığı, kanserlerden (mide, kalın bağırsak, yemek borusu, meme, prostat) koruduğu kalp damar sistemini desteklediğini biliniyor. Yani bilimsel olarak kanıtlanmış bir madde likopen.
Üzümde özellikle çekirdekli siyah üzümde bol miktarda bulunan resveratrol de yıldızı parlayan doğal desteklerden biri. Üzüm çekirdeği özlerinin siyah üzümün (özellikle çekirdeklisinin) ve hatta kırmızı şarabın güncel hale gelmesinin nedeni de bu mucize moleküldür. Resveratrolün de kanserden koruyucu, damar yaşlanmasını geciktirici özellikleri var. Ama onu daha da güncel kılan özellik yaşlanmayı geciktirici genlerle etkileşime girmesi, yani ömrü doğrudan uzatması. Bununla birlikte ben resveratrol tablet ve kapsüllerini yutmak yerine resveratrolden zengin yiyecekleri yani üzümü pekmezi, üzüm suyunu arttırmanızı tavsiye ederim. Aslında bu kural bütün doğal antioksidanlar için geçerli. Amerika’nın ünlü uzun yaşam enstitülerinden biri olan Pritikin uzmanlarından Dr. Grabowsky de “koyu renkli sebzeler ve taze meyvelerin yoğun tüketilmesi halinde doğal antioksidan ihtiyacının önemli ölçüde karşılanabileceğini” belirtiyor ve o da tabletler kapsüller yerine manavdaki taze meyve ve sebzeleri işaret ediyor.

YEŞİL ÇAY ÖMRÜ UZATIYOR MU?

Son on yılda yıldızı parlayan besin destekleri listesine yeşil ve siyah çayda bol miktarda bulunan kateşinleri de eklemek lazım. Kateşinlerin yeşil çayda biraz daha fazla miktarda bulundukları doğru ama yeşil çayda siyah çayın iki katı kateşin var. Siyah çayı yeşil çaydan çok daha fazla tüketen halkımız için ben “geleneksel çay içmeye devam edin, arada bir yeşil çay da içmeyi unutmayın” derim. Bir hatırlatma: Sıcak çay ağız ve sindirim sistemi kanserlerine yakalanma riskinizi arttırır, dikkatli olun, çayı çok sıcak içmeyin.
Bu listeyi daha da uzatmak mümkün. Yani doğada daha onlarca belki yüzlerce antioksidan var. Mesela sadece flavanoidlerin, ki bilinen en güçlü doğal ilaçlardır, sayısı dört yüzü geçiyor. Mesela proantosiyanidinleri (vişne, kiraz), sulforavanı (karnabahar, lahana, turp), kuvarsetini (elma, soğan), allisini (sarımsak) bu listeye mutlaka ilave etmemiz lazım. Ve bunların hepsini mümkünse doğal kaynaklardan almanın bir yolunu bulmakta fayda var. Çünkü doğal yoldan alındıklarında etkinlikleri kesinlikle daha güçlü ve net.
Bir de bizim “olmazsa olmaz!” diye tavsiye ettiğimiz vazgeçilmez iki antioksidanımızı da yeniden hatırlatalım. Bu ikili Yaşasın Hayat Kliniği tarafından hazırlanan anti-aging planlarının hemen hepsinde, özellikle cilt yaşlanmasını yavaşlatmak söz konusu olduğunda, mutlaka yer alıyor: CoQ10 ve alfa lipoik asit!
(Devamı yarın HÜRRİYET’te)
Yazarın Tüm Yazıları