Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Üniversiteye giriş: Bütün renkler hızla kirleniyordu...

ÖZDEMİR Asaf’ın meşhur şiiri, ‘Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler’ der.

Aslında, üniversiteye giriş sınavları, o sonuçları adam gibi matematiksel bir analizden geçirip okumasını bilenlere ülkemizin geleceği hakkında çok şey söyler.
Çünkü bugün üniversiteye girenler dört yıl sonra büyük olasılıkla başka bir hayata başlayacak, giremeyenler ise bugünden başlayarak çok daha farklı bir hayatı yaşayacaklar.

Bu yıl, üniversiteye girişte aslında birkaç yıl önce ufak ufak başlamış olan (ama zamanında doğru analiz edilip önlemler alınmayan) bir durum artık gizlenemez hale geldi: Artık üniversite kontenjanlarımız öyle arttı ki, üniversite sınavlarını başarabilen aday sayısı, üniversitelerimizde açılan yerleri dolduramıyor.

Yani, üniversitelerimiz var ama onu kazanacak kadar donanımlı ve bilgili yeterince öğrencimiz yok!

Özellikle bu yıl, baraj kabul edilen 180 puanın altında kalan öğrenci sayısı çok ama çok fazla.

Aslına bakacak olursanız geçmişte de, ezici çoğunluk üniversite sınavını başaramıyordu. Ama sınav odaklı eğitim sistemimiz ve üniversite kontenjanlarının sınava katılanlara göre çok az olması bu sorunu gizliyor, bizim üniversite sınavının bir bilgi ölçme sınavı olmaktan çok bir eleme sınavı olduğuna inanmamızı sağlıyordu.

Ama bugün görüyoruz ki başarısızlık saklanamayacak kadar ciddi oranda.

Kabaca özeti şu: ÖSYM’nin yaptığı sınavda ‘baraj’ kabul edilen 180 puanı alamayan öğrenci sayısında bu yıl geçen yıla göre bir artış yaşandı, bu yüzden de devlet ve vakıf üniversitelerinde ciddi miktarda kontenjan doldurulamayacak

Peki ne yapmalı? Türklerin aklına gelen ilk çözüm, 180 olarak belirlenen barajı düşürmek, mesela 150’ye indirmek, böylece kontenjanların boş kalmamasını sağlamak. (Malum, kontenjanın boş kalması demek kaynak ısrafı demek, ısraf da günah. Peki 180 baraj puanı bile alamayan çocukları 12 yıl ‘yetiştirmek’ ne ısrafı? Soran yok.)

Aslına bakarsanız 180 zaten düşük bir baraj. Çünkü ÖSYM, puanı hesaplanabilir kadar soru yapabilmiş adayları en az 100, en yüksek 500 puan arasında sıralıyor. O yüzden 180, 100 ile 500’ün ortası olan 300’den bir hayli düşük bir noktaya kurulmuş bir baraj zaten. (4 üzerinden nota çevirecek olursak 0.8 alanın sınıf geçmesi demek.) Zaten olması gereken yerin bir hayli altında olan çıtayı daha da aşağı çekmek, üniversiteye gidecek öğrencilerin bilgi ortalamasını aşağı çekmek demektir.

Üniversite sınavı liselerimizden ‘mezuniyet sınavı’ olarak uygulansaydı kaç kişi gerçekten liseden mezun olabilirdi, varın siz hesaplayın. Veya 4 üzerinden 1 bile değil 0.8 almış öğrencinin mezun olmasını ister miydiniz, karar verin.

Sonra bir de dört yıl sonrasını hesaplamaya çalışın: Bugün 180 alamamış çocukların ‘Üniversite mezunuyum ama işsizim’ isyanlarını duyun şimdiden...

Geçen yıl yoktu bu sorun, birden zekâları mı  geriledi bu çocukların?’

BU kontenjanların boş kalacak olması sorunu ortaya çıktığından beri yapılan yorumlardan bir tanesi şu: Geçmişte böyle büyük bir sorun yoktu, ne oldu da bu yıl çok sayıda çocuk 180 puanın altında kaldı?

Aslına bakacak olursanız bu sorun gümbür gümbür geliyordu. Her yıl ÖSYM sınavla ilgili temel verileri yayınlıyor. Biz gazeteciler epey bir süredir sınavda sıfır puan alanlar meselesine ağırlık veriyoruz.

Ama bir mesele daha var ki, gazetelerin fazla dikkatini çekmiyor, maalesef ‘uzman’ geçinenler de bu konuyu gündeme getirmiyorlar.

Birkaç rakam vereceğim izninizle:

Bu yıl YGS’de (Yüksek Öğrenime Giriş) yani üniversite sınavının ilk basamağında 40 soruluk Türkçe sınavında ortalama doğru cevap sayısı 18.02 olmuş. Bunun bir de standart sapması var: 10.1.

Burada esas bakmamız gereken rakam standart sapma. Bakın 2010 ve 2011’de aynı sınavda standart sapma nasılmış: 9.20 ve 9.30...

Bilmemiz gereken şey şu: Standart sapma rakamı 0’a ne kadar yakınsa adaylar arasında o kadar AZ fark var, 0’dan ne kadar büyükse fark da o kadar
FAZLA.

Standart sapması 10.1 olan bir sınavda, bazı adaylar 40’da 40 yaparken çok sayıda adayın da 18.02’lik ortalamanın altında doğru cevap veriyor olması gerek. (Keşke ÖSYM tam rakamsal dağılımı da ‘uzman’lar için zaman serileriyle yayınlasa.)

Ben Milli Eğitim Bakanı olsam, kendime iki öncelik veririm: 1. Her sınav türünde ortalama doğru cevap sayısını yükseltmek; 2. Standart sapma rakamını azaltmak.

Yani hem 12 yıl boyunca eğitip elinden geçirdiği öğrencilerin bilgilerini arttırmak hem de onların arasındaki farkları azaltmaya çalışmak.

Çünkü üniversite sınavı sadece öğrencilerin katıldığı ve boylarının ölçüsünü aldığı bir sınav değil. Asıl biz Milli Eğitim Bakanlığı’nın son 12 yılının performansını ölçüyoruz bu sınavda.

Siz hiç benim söylediğim türden gerçekçi hedefler koyup bunu başaran bir Milli Eğitim Bakanı ve bakanlığı duydunuz mu?

Bakın bu yıl sosyal bilimler sınavında ortalama doğru cevap sayısı 11.3, matematik sınavında doğru cevap sayısı ortalaması 7.27 ve fen bilimleri sınavında ortala doğru cevap 4.43 olmuş.

Hadi yükseltin  bu ortalamaları. Yükseltin ki ülke de yükselsin.

Sınıflı toplumun altyapısı eğitimde atılıyor

ÜNİVERSİTE sınavı, haksızlıkların yapıldığı yer değil aslında. Haksızlık daha önce, çocukların 12 yıllık eğitim hayatlarında yapılıyor, yapılmış ve sınav bunu saptıyor.

Çok az sayıda çocuk, kendi anne babasından daha iyi bir hayatı yaşamak üzere bu sınavı başarıyor, ezici bir çoğunluk ise kendi anne-babasıyla aynı hayata mahkum oluyor.

Bu yıl sınavı başarmış ve hayatta da ortalamanın üzerinde gelir elde edeceklerin çocukları da başarılı olacaklar o sınavda. Kazanamayanların çocukları ise çok tesadüfi örnekler dışında yine başarısız olacaklar.

Bu kısır döngüyü devlet kırabilir ancak. Eğitimde fırsat eşitliğini sağlayarak, devlet okullarını yüksek başarı elde edilen okullar haline getirerek.

Üniversite harcını kaldırana kadar o kaynağı ilköğretim ve liseye aktarsınlar; dersane ihtiyacını azaltsınlar.


 

X