"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Üniversitede bulimiktim* yiyip kusuyordum

En başa döneyim. Hikayenin özüne.

Fransız okulundaydım. Lisede.
Sadece lisemizi bitirmem yetmiyordu. Bir de bizim üniversite sınavlarına girmem gerekiyordu.
Hayatıma o berbat “dershane” denen şey de girince, ömrümde ilk defa spor dersinden “raporlu” olup kaytarmak durumunda kaldım.
Resmen yalan rapor bulmak gerekiyordu. Bulunuyordu. Yalan rapor kabul edilebilir bir gerçekti... cümleye bak cümleye! Ülke bize gençlikten dolandırıcılık öğretti, kanıksadık biz de.
Hareketsizlik, stres ne istersen vardı Lise son sınıfta.
Ye-test çöz-yat-kalk-ye-test çöz-ye-yat.
Hareket edecek zamanın yok.
Yetmez, dönemsel aşk-meşk problemleri filan. Bi de ailene gıcıksın zaten. Berbat bir dönem.
Kilo aldım doğal olarak.
Boğaziçi’ne başarıyla girdim ama.
O yaz sürekli spor yaptım, kiloların bir kısmını verdim.
Boğaziçi’ne gelene kadar “kilo” kafamda pek bi sorun değildi. “Kilo aldım” ağzımıza sakız bi cümleydi. Hani herkes diyo ya, sen de diyosun gibi.
Ama İstanbul’da imaj çok önemliydi.
Hayatımda ilk defa “kilo”nun kötü olduğu gerçeğiyle İstanbul’da tanıştım.
“Toton da maşallah” demişti bi arkadaşım. Beynimden vuruldum. Acayip gururuma dokundu. Bu cümlenin bi kadın üzerinde çok ciddi bir psikolojik şiddeti var. Eğer bir erkek bunu o kadına diyorsa, niyet kötü bence. Dikkat.
O yüzden mesela, Meryem Uzerli röportajında, beni çıldırtmıştı o adamın kıza dedikleri. Kadını bitirir. Net. En azından bir nesil için öyle.
Erkek arkadaş ve aşk üniversitede hayatının odağı oluyor. Çocuk musun, ergen mi, yetişkin mi belli değil işte. Dahası yalnızsın, evinden uzaktasın. Yurttasın. Yemek düzeni yok. Her şey zor, bahane, ve koyuyor bi şekilde.
Neyse ne.
Yiyip kusmaya başladım.
Ölümüne yiyordum, ölümüne kusuyordum. Kilo vermezsem daha da çok kusuyordum. Kısır döngünün berbatlığını anlatamam size.
Kustuğumu anlayan arkadaşlarıma, bana inandıklarını düşünerek, çocuk gibi bi de yalan söylüyordum. Bana inandıklarına emindim. Ben kendim inanıyordum yalanıma nasıl olsa.
Sonra yurttan çıktım Tansu’lara (Özkök) taşındım. Tansu hemen anladı yiyip kustuğumu.
Acayip bir konuşma yaptı benimle. Çok içime oturdu. Korktum da. Ama müthişti Tansu.
Ertuğrul’da espriyle karışık gibi dursa da, müthiş babalık yaptı bana bu konuda. Haklarını ödeyemem. Resmen beni sarıp sarmaladılar; hem de rencide etmeden.
Ankara’ya gittim. Her şeyi anneme anlattım.
Annem de müthişti. Hayatımda ilk defa, anneme gereksiz yere bu kadar uzak kaldığımı anladığım konuşmadır o konuşma. Bir milat gibi.
Annem “Deli misin!” filan diyerek azarlamadı, sorgulamadı, yargılamadı beni. Beni nasıl ciddiyetle dinlediği hala gözümün önünde şu an yazarken bile.
Annem: “Neye ihtiyacın var, sana nasıl yardımcı olayım?” dedi, direk sonuca yöneldi.
Nasıl bir rahatlama anlatamam.
“Bana kilo verdirecek bi şey yapalım, yeter...” dedim.
Ben birini duymuştum aslında. O “doktoru” istedim. Bulduk. Adam yardımcı olmaya başladı.
Allah belasını versin o doktorun!
Bana cinsel tacizde de bulundu. İğrenç yaratık!
Artık adamdan tiksinmemden mi, yoksa kararlılığımdan mı bilmem, kiloyu verdim. Adama o olaydan sonra hiç gitmedim! Şu an bunu yazdığım için hem rahatladım, hem de titriyorum... Kussam esas şimdi kusarım.
Yazmam lazım.
Garip bir diyetti. Çatır çutur verdimdi kiloları.
Herkes nasıl bayılıyor bana anlatamam size. Fıstık oldum.
Ama sürekli hastayım.
Sürekli.
Dişlerim çürüyordu bir de. Bi grip bitiyor, yenisi başlıyor filan.
Zaten “zayıf” bir bünyem vardı çocukluğumdan beri, iyice berbat oldu sanki.
Ama zayıfım ya mutluyum. Ölsem umurum değil. Kafa o kafa.
Kusmayı da bıraktım ama, bu iyi bi şeydi.
Sürekli zatürre olmaya, sürekli nane molla gezmeye devam ettim.
Hayat “fıstık” devam etti. Uzun süre hiç kilo almadım. Ama sürekli dikkat ettim.
Evlendim.
Bi deri bi kemik.
Düğün fotoğrafıma bakınca hala daha, kendi içimde gizlice girdiğim ölüm oruçlarını düşünürüm. Kimse bilmez, ben bilirim ama. Bazen kendimden bile saklarım bunları. Hatırlamak istemiyorum bu aptallıkları, bu cahil davranışları.
Ama işte öyle de değil!
Ne aptalsın, ne cahil. Elinde değil. Bu konuda zaafın var, oldurulmuş ya da. Veya, içindeki bir dert o şekilde yansıyor dışa.
İnsanın kendini kandırması Dünya’nın en kolay işi hem. Kanasın vardır, kanarsın.
Yıllar geçti.
Hamile kaldım.
Hamilelikte 28 kiloya yakın aldım. Çünkü “oh be dedim, ye Yonca. Hayatında ilk defa kilo almak serbest!”.
Beni gören biri: “Sen hem önden hem arkadan hamile görünüyorsun” esprisi yaptığında, o kişiden nefret ettim. Üstelik, bebeğimi düşürme riskim vardı, işten ayrılmak zorunda kalıp sürekli yatmak zorundaydım. İyice şişmiştim.
28 kilo aldım dedim ya, kimseye bu gerçeği söylemedim.
Hep “18 kilo aldım” dedim. Sorunumu çözdükten sonra bunu anlatabilir oldum. Yıllar sonra!
Ne acıklı değil mi?
Anne olacak bi insanım ve kendimi kandırıyorum sürekli!
Doğurdum. Normal doğum...
Kızımı elime aldım. Çok şükür ikimiz de sağlıklıyız.
Henüz doğumhanedeyiz; doktorum “Yonca anne sen ne yapıyorsun?” dedi. “Karın hareketi yapıyorum” dediğimde adamın ağzı açık kaldı; “Bari yarını bekleseydin” dedi. Ben karın hareketi yapmaya devam ettim.
Yazmaya da devam edeceğim.
40 günde 14 kilo verdim. Evde her gün spor yapıp, yeşile boğdum kendimi. Sloganım: “Muhallebi yiyen inek yoktur” idi.
Ne kadar düzgündü sağlığım emin değilim ama. Nitekim kendi kendimin elinde patladım.
Dubai’ye gurbete taşınma, evi kapama, yeni ev açma, ülke değişiklikleri, bebek emzirme, lohusalıklar, korkular, kocamdan zoraki ayrılıklar filan eridim resmen sinirsel ve bünyesel olarak. Ama görüntü efsaneydi yani. Güçlüyüm, yapamayacağım, beceremeyeceğim iş yok. Çalışmaya da başladım. Hem kariyer, hem bebek, hem gurbet, hey maşallah be bana!
1 sene sonra kızımın yaşgünü için geldiğimizde İzmir’e, iskelettim.
Binlerce sorun var içimde, dışımda. Yiyemiyorum.
Detaya giremiycem. Zordu benim için o dönem. Babamın kaybı iyice koydu. İç hesaplaşmalar vesaire. Of yani!
Zor be herkesin kendine göre yaşadıkları.
Çalışan anne, seyahati bitmeyen koca, gurbet filan sayarım da sayarım. Büyümek zor belki de.
Sonrası feci bir depresyon. Ama çok feci. Önce beynimde ur var sandım. Kocama “Beni beyin doktoruna götür, beynimde ur olmuş olmalı yoksa bu kadar kötü olamam” dedim. Bu arada nasıl bir zayıflık size anlatamam.
Dökülüyorum. Tahliller yaptık. Her şey eksik. Bi de ağrı depresyon teşhisi.
Depresyon ilaçları filan başladık. Terapi o bu şu. Aklınıza gelen her şeyi yaptım iyi olmak için.
Çok şükür depresyonu atlattık.
İkinci hamilelik.
Bu sefer süper spor yapabildim o ayrı. Kafam da ben de iyiydik. Ama ben yine 25 kilo aldım, 17 kilo aldım dedim herkese.
Yalan devam yani.
Geçelim.
Yıllar da geçti. Ben büyüdüm. Kilo gelgitlerim azaldı. Sporum kalıcı oldu. Ama hastalıklar düşmedi yakamdan.
3 sene öncesine kadar 7 kere kötü, bayağı kötü zatürre oldum. Sonuncusu götürmedi ya, şanslıyım.
Bi ara, kalpte bi sorun yakaladı bi doktor. Oysa şimdi kalbim gümbür gümbür. Çocuk kalbi?.
Muhtelif başka şeyler de çıktıydı o ara. Sürekli kansızdım.
Bel fıtıklarım vardır benim bi de.
5 disk kayık. Ama valla hiç derdim yok uzun zamandır onlardan da. Sanırım esas fıtık ve kayık kafadaymış.
Başka bi takım sorunlarım da vardı. Kimisi hala var da ben hatırlamıyorum. Unuttuk onları 3 senedir. ÇOK ŞÜKÜR.
Kilo sorunum yok gibi durduğu zamanda bile, bilinçaltım sürekli hazıroldaydı işte.
Kendimi sürekli telkin filan etmeye çalışırdım eskiden. Korkunç bi konuydu kilo!
Nefretlik.
Hayatımın bayağı bir dönemi kilo konusunu “düşünerek” ve “boğuşarak” geçti. Trajik olan şu; benim kilo problemim benden başka kimseye göre yoktu.
Ama işte toplumsal kalıplara göre bence vardu. Ya da bana öyleymiş gibi yaşatıldı, şimdi de başkalarına yaşatılıyor.
Fotoshoplarla kıyaslanıyorsun. Fotoshopsuzum ben o yüzden. Bir iki fotomda kullanıldı. Kılımdır hala. Neysem o olarak gideceğim bu Dünya’dan, kendimi kandırmama sözümü tutacağım çocuklarım da kandırmasın diye.
Bu konuda Dünya utansın dilerim.
Ben veya bu sorunu yaşayanlar değil. Ticaretiydi osuydu busuydu sektörüydü derken nesilleri mahvettik. Hala ediyoruz.
Kiloyu bir sorun olarak yaşayan insana “Ay sen zaten zayıfsın yaaa” filan demek de, çıldırtan bir şey. Beynine sık kurşunu aynı şey. O kadar. Emin olun.
Demeyin sakın.
Sana göre yok sorunu evet. Ama onun için o 1 kilo manyak bir sorun.
O yüzden “kilo sorunum var” diyeni anlarım.
Asla “Aman canım sen de” demem. Kafası iyi değil belli. Yardıma ihtiyacı var, kesin. Bilirim. Elinden tutarım sarılıp.
Kilo gerçek bir sorunun son-ucu, sonucu bakın.
Kendisi değil.
Bi şeyler var ki ters giden o bünyede, ruhta, psikolojide; odak noktası da, kin ve hınç noktası da kiloda bitiyor. Üzül ye, sinirlen ye, yalnızlıktan ye, kalabalıktan ye, gaza gel ye vs...
Ha şimdi geleyim bugünün Yoncasına.
3 sene önce ne oldu bana?
Hatta az daha öncesinde, 3.5 sene önce.
Ben bi şekilde koşmaya başladım. Garip olan koşmaya başlayınca, et yiyemez oldum. Peynir yemek çok rahatsız eder oldu. Peyniri kestim.
Kahve içince kaşıntım filan oluyordu. Onu da bıraktım. Şekerli şeyleri yediğimde de, madem açık yazıyoruz düz gideyim, alt takımlarımda akıntı ve kaşıntı oldu. Şekeri de bıraktım.
Sonra panik oldum. Et yemezsem kansızlığım beter olacak, peynir yemezsem başıma ne gelecek diye karalar bağladı beni.
Tamamen tesadüfen Dr. Nurhatat Gül’e denk geldim. Bloglarını okudum gecenin bi köründe.
Kadın benim beynimin tam o arıza yerine hitap eden, ve bilimsel olarak anlamı olan bi şeyler anlatıyordu. Dediği şey bana oturuyordu. Ürkmedim. İtmedi.
Biraz teknik anlatıyordu gerçi. Hani halk dili olsa daha iyi anlardım belki ama, anlıyordum yine de. Ve anlattığı şey önemliydi çünkü; beslenmenin genetik bir takım hastalıkları nasıl ortadan kaldırabildiği üzerine uzmandı.
Nutrigenomik yani.
Allah’ım belki ben de yapabilirdim!Düşünsenize genimden o hastalık kısmını temizlemek fikri!
Yazışmaya başladık.
Bana inanılmaz yol gösterdi. Hastası oldum. Ay bu kelime yanlış.
İyileştirdiği oldum demeliyim.
Her dediğini yapmaya başladım. Bazen “Allah aşkına sal kendini” dedi bana. 3 senedir kopmuyorum ondan. Ama acayip rahatım. Yalanım yok. Kandırmam yok.
Her şeyin farkındayım. Gerçeklerimi biliyorum.
Bana soranlara alın size cevap.
Dr. Nurhayat Gül ne ye derse yerim, ne iç derse içerim. Ara öğün kalmadı hayatımda.
İşlenmiş gıdalar gitti.
Şeker katkılı maddelerin yerini doğal meyveler, sebzeler aldı.
6 ay sonrasında beni görenler “Sana bi şey olmuş..” diyordu. Evet olmuştu.
Ama bakın, mesele kilom değildi.
Kilo almıyorum, kilo vermiyorum. Alırsam da nedenini biliyorum. İhtiyaçlarımı da. Ben ömrünü koşarak bağış toplamaya adadım.
Ömür boyu antrenmanım var yani.
Benim sağlıklı olmam lazım ki, faydam olsun. Bütün hayalim bu.
Dahası ben yalancı, yediğini zıkkım yer gibi yiyen, hastalanarak yaşlanan bi tip olmak istemiyorum. Huzurla yemek, huzurla eskimek istiyorum.
Nurhayat bana bi çeşit sporcu beslenmesi de öğretip anlatıyor.
Bi gün bana: “6 ay ne ki, sen 2 sene sonra kendini gör, inanamayacaksın” demişti.
O 2 sene geçti alın size olanlar ve ondan öğrendiklerimin bi kısmı:

1- Yaşlanmıyorum sanki ben. Gerçekten ama! Hastalanmıyorum da. Hiç hem de! Zatürre, o bu şu, yok bende artık.
2- Bana çocuklarımın yanında diyet, kilo alma-verme konularını konuşmayı, dile getirmeyi yasakladı Nurhayat. Ne kadar önemliymiş bu meğer. Çocukların psikolojisini o yaştan bozmanın, bu konuyu saplantısalca dile getirmenin ne demek olduğunu, ve çocuklarda nasıl yanlış algılara neden olduğunu anlattı bana. Konu kapandı bizim evde. Bu çok önemli bi kere.
3- “Sen ve evindeki yeme sistemi değişecek. Bunu anlatmadan doğal olarak sunacaksın, yapacaksın. Çocuklar o sistemin içinde yaşadı mı, zaten korkacak bir şey yok.” dedi. Ama mesela sabahları kahvaltıya koyduğum yeşillikleri benden başka kimse yemedikçe ben sinir oldum. “Sabret” dedi. Çocuklar hala nutella krep yedikçe asabım bozuldu. Ama ben dayandım. Biliyor musunuz, bu sene ilk defa çocuklar her sabah bildiğin nane, maydanoz, ceviz badem filan yiyorlar, farkında bile değiller. Elleri gidiyor kendiliğinden. İzliyorum sadece gülümseyerek.
4- Hayatımdan yasaklar gitti bi kere. Kendime hak görme, tadına varma, deli gibi her gün manyamak yerine, değer günlerde hakkını vererek yiyebilme bilincim geldi. Çıldır geldiği zamanlarımın da ertesi günlerinde ne yapacağımı biliyorum. Sakinim. Kusmaya, ilaçlara başvurmuyorum. Düzene giriyorum. Bilinçli!
5- Hayatımda hiçbir dönem bu kadar kanlı canlı olmadım. Oysa et yemeyen ben, et yerken kansızlıktan ölüyordum.
6- Bence esas şimdi keyifli rakı içiyorum... İçtiğime de değiyor. Ama mesela anladık ki bira ve şarap beni mahvediyor. Mayalı şeylerin iyi gelmediğine emin olduk. Rakı candır :) İçmeye dair püf noktaları verdi. 2 bardak yerine farkında olmadan 1 içer olduğumu anladım. Zaten yarışa kitlendim mi, içmiyorum.
7- Sporuma hiç ara vermiyorum. Beni takip eden biliyor. Spor yaparken ne yemem gerektiğini de öğrendim. Çünkü spor yapıp düzgün beslenmezsen kas kaybediyorsun. Bi garip durum. Çok ürkütücü. Aman dikkat!
8- En önemlisi, ben hayatım boyunca kendimce kendimi beğendiğim bi kiloya kafayı takmıştım. Nurhayat bana: “Yonca, o senin uydurduğun bir SAYI, ama bedeninin ihtiyacı olan sağlıklı kilo olmayabilir. Önce bunu düşün...” dedi. Bunu kabullenmek zor oldu. E çünkü benim bedenimin ihtiyacı olan kilo, benim kafamdakinden daha fazla! Ama süper haklıymış. O benim inat ettiğim kiloda ben halsiz, sinirli bi tipim. İyi değilim kısacası. Bedenimin ihtiyacı olan önemli. Bana dayatılan “zayıf olmak şahane” kafasının dediği değil.
9- Olağanüstü yemek ve tatlı tarifleri öğrendim. İçinde hiç şeker, yağ, tuz, un yok. Ve evet deli lezzetliler. Yemyeşil besleniyorum. Balıklara doyamıyorum. Eskiden balık etten sayılmazdı bizde, oysa balık bir et! Artık çok daha fazla balık tüketiyoruz evde. Şahane bi şey bu!
10- Annem Haşimato oldu geçen sene. Bak o da aklıma geldi şimdi yazarken. Bir geldi yanıma, bütün kan değerleri tavan yapmış. Annem elimden kayıyor. Nurhayat’la annemi ele aldık. Bu tiroid ne yapar, ne eder öğrendim. Glüteni çıkarttık hayatından. Ne dediyse yaptık. Annem 3 ay sonra Ankara’ya Endekronoloji Prof’unun karşısına yeni tahlillerle gittiğinde, doktor şoka girmişti. Ne kolesterol kalmıştı, ne şeker, ne de Haşimato’nun o ilk beter değerleri. Beslenmenin hastalıklar üzerindeki önemi bu kadar büyük yani.
11- Saçlarım acayip hızlı uzuyor. Ama çok hızlı. Olacak iş değil. Pırıl pırıl. Gerçi şampuan da kullanmıyorum eskisi gibi, onun da etkisi var. Tırnaklarım kırılmıyor. Reklamlarda gülme tutuyor beni. Meyve özlü şampuanlar kremler anlatılıyor, “Ayol meyveyi yesenize kafanıza kimyasal olarak döküp sürüneceğinize” diyorum. Haşırt yeşil elmamı ısırıyorum sulu sulu.
12- Yeme veya aç kalma krizi diye bi şeyim yok.
13- Deli güçlüyüm. Harbi öyle.
14- Hiçbir hastalıktan korkmuyorum. Olmuyorum da. De ki bi şey olursa, ayol o da ecel, kader kısmet. En azından iyi bakıyorum kendime. Herkes bilsin.
15- Hava koşulu; yağmur, rüzgar, kar, buz, “terledin soğudun hasta olursun” lafları tamamen fasa fiso canlarım. Hepsi a la turka endişeler. Terliksiz ayaklarım da üşümüyor taşa basınca. Gaz da yapmıyor. Beyninize verdiğiniz bu saçma komutları gözden geçirin, doğru beslenin e mi!

Uzattım ama neden;
Her gün memleketten hastalık haberi yağıyor.
Türkiye hastalıkla beslenen, para kazanan, mutlu olan bir ülke.
İlaç manyaklığı var bizde. Herkes hasta olunca dokunulmazlık elde ediyor gibi.
Ülkenin kafası hasta! Kafası.
Hareket yok.
Berbat beslenme alışkanlıkları çok.
Akımlara, modalara göre kilo verme durumları gani. Konunun hiç uzmanı olmayan kişilerle acayip rakamlara tehlikeli hızda kilo vermeler dehşet verici. Bazen aklım almıyor bu işleri.
Bu işin şakası yok yahu.
Ömür uzun. Sağlık bu... sağlık.
Her geldiğimde, çocukların nasıl da sürekli kilo vermekten konuştuğunu dinliyorum!
ÇOCUKLARIN evet.
Ölüm oruçları, düzgün beslenmeden yapılan spor, bitmek bilmeyen estetik konuşmaları, çocukların yanında ve sürekli yapılıyor hem de.
Ama bak sofrasına ailenin, fena. Yahu sen yapamadıktan sonra düzgün beslenmeyi çocuk nasıl yapsın?
Hep ama hep isteniyor ki cırt diye verilsin kilo ve asla geri alınmasın ama mümkünse çok hareket de olmasın.
Bakın ben şanslıyım.
Blumiklikten Anoreksiya’ya dönmedim. Ama öyle çok Anoreksiya var ki!
Gencecik çocuklar, genç kızlar, erkekler hepsi çok ciddi tehlike altında.

Ha şimdi Dr. Nurhayat’a döneyim çünkü onda da bi sorun var ve ne biliyor musunuz?
Kendisi sosyetik takılmıyor şekerim. Ondan bilmezsiniz.
Oysa blogları, webi, yazıları, tv programlarına çıkmışlıkları çok. Ve benim gibi onu bilen, anlayan çok.
Kendi halinde, mütevazı bir doktor kendisi. Hem de çok iyi bir doktor.
Ama işte medyatik ve kokoş olmayınca; bi de üstüne anlattığı ve öğrettiği kısa yoldan 3 günlük iş değil de, uzun vadede kalıcı sonuca yönelik bir yol olunca, harbi sağlıklı olunca yani bizim “acilci kısa vadeli çözümcü” kafalara pek uymuyor.
İşine gelmiyor bizim insanımızın uzun vadeli yatırımlarla kalıcı iyilik getirisine yatırım yapmak.
Ama zaten bak politikacısından, osuna busuna hep aynı kısa vadeli kafasal sorunlar işte.
Ne acıklı gerçeklerimiz değil mi?

Bu konulara neden geldim, nerden bu yazıyı yazdım şu an bi onu unuttum ama...
Hayııır, biliyorum!
Dün Oray Eğin twitter’da Russel Brand’in 1 sene önce The Guardian’ da yazdığı: “Uyuşturucusuz Hayatım...” adlı yazısını paylaşınca, tıkladım okudum.
http://www.theguardian.com/culture/2013/mar/09/russell-brand-life-without-drugs
Okudum ve kalakaldım.
Adamın her şeyi olduğu gibi anlatmasından çok etkilendim. Gerçekliğinden ve ders vermeyişinden; ama verişinden dumur oldum. “Amy için bi şeyler yapabilirdim” deyişi, perişan etti beni... Dahası sorunu küçümseyenlere olan “durun orda” resti.
Kendini açması çok duygulandırdı beni. Çok iyi bildiği o azaptan belki birilerine bi faydası olur fikriyle yazmış olmasına vuruldum.
O yüzden bu çok içime batan yarayı, çok iyi bildiğim berbat duyguyu, iyi olmak için ne çok çabaladığımı ve nihayet iyi olduğumu ve bunu yaşayanları anladığımı yazarsam, birilerine ders vermeden bi şey anlatabilirim belki dedim.
Kalbimi zor da olsa açtım.
Budur.
Uzun oldu, kolay yazılmadı bilin.
Sürç-i lisanım varsa,
Affola.
Yonca
“detoks”

Merak edene: http://www.drnurhayatgul.com/

Bulimik: Bulimikler genelde kendilerini değersiz hisseden kişiler arasında görülür. Başkalarının onaylamasına ihtiyaç duyarlar. Başkalarını mutlu edebilmek için ellerinden geleni yaparlar ve bu arada kendi duygularını gizlerler. Bu kişiler için yiyecek tek rahatlama alanı haline gelir. Bulimia kişinin duygularını bloke etmesini ve dışarı çıkmasını önlemesini sağlar. Anoreksiklerden farklı olarak, Bulimikler bir rahatsızlıkları olduğunun farkındadırlar ve kendileri için yardım arama ihtimalleri daha yüksektir.

X