Gündem Haberleri

    Uluslararası hukuksuzluk çağına mı giriyoruz?

    Emre KIZILKAYA / Dış Açı
    29.06.2012 - 00:00 | Son Güncelleme:

    ABD’nin eski dışişleri bakanı Henry Kissinger ay başında yayınlanan Suriye konulu bir yazısında, “ulusal egemenlik” kavramının son kullanma tarihinin geçtiğini, “insani müdahalecilik çağının” başladığını savundu. Kissinger’ın eleştirel bir gözle baktığı bu değişimi, son bir ayda görüşme fırsatı bulduğum uluslararası aktörlere sordum. BM Genel Sekreteri Ban, Pakistan Dışişleri Bakanı Khar, Finlandiyalı yetkililer ve bir Japonya Dışişleri sözcüsü farklı görüşler savundular. Bu görüşler özelinde uluslararası arenanın bir fotoğrafını çekmeye çalışırken şu sonuca vardım: Uluslararası hukuk ölmedi, sadece şekil değiştirdi.

     

     

    Uluslararası alanda son dönemin en önemli kuramsal tartışması, “uluslararası hukukun geleceğini” konu alıyor.

     

    Tartışmanın fitilini ateşleyen isim ise ABD’nin eski dışişleri bakanı ve ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger.

     

    Kissinger, Nobel Barış Ödülü sahibi olmasına karşın, Vietnam’dan Şili’ye dek geniş bir coğrafyada ABD müdahalelerine akıl hocalığı yaparak uluslararası hukuku ihlal etmek, hatta insanlığa karşı suç işlemekle itham ediliyor.

     

    Hâl böyleyken Kissinger, 3 Haziran’da Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısıyla herkesi şaşırttı. (http://www.washingtonpost.com/opinions/syrian-intervention-risks-upsetting-global-order/2012/06/01/gJQA9fGr7U_story.html )

     

    Zira yazısında, “Suriye’ye müdahalenin getireceği tehlikelerden” bahsederken uluslararası hukukun şampiyonluğuna soyunuyordu.

     

    Özetle şöyle diyordu Kissinger:

     

    1)   Modern dünya düzeni 1648 Vestfalya Antlaşması ile oluştu. Bu antlaşma, Avrupa’daki din savaşlarını bitirdi. Avrupa devletleri, diğer Avrupa ülkelerindeki dindaşlarını korumak bahanesiyle savaşmaya son verdiler. Ulusal çıkar ve güçler dengesi gibi yeni kavramlarla devletlerin kaba kuvvet kullanımı kısıtlandı.

     

    2)   Fakat Osmanlı’nın egemen olduğu Ortadoğu coğrafyasına bu sistem yansımadı. Osmanlı’nın çöküşü sonrası Avrupa’nın sömürgeci güçlerinin bölgede çizdiği yeni ulusal sınırlar, mezhepsel ve etnik dengeleri gözetmediği için sık sık zor kullanımıyla değişti.

     

    3)   Arap Baharı ile birlikte bölgede oluşan diplomasi, Vestfalya sisteminin ulusal egemenlik gibi genel ilkelerinin yerine, insani müdahaleciliği koyuyor. Bu yüzden (Suriye’deki gibi iç çatışmalar) artık uluslararası bir prizmadan görülüyor.

     

    4)   Yeni düzen, Vestfalya sisteminde var olmayan bir “ahlaki boyut” da içeriyor. Ama bu noktada açmazlar var: Örneğin Amerika artık demokratik olmayan her hükümete karşı başlatılan halk ayaklanmalarını desteklemek zorunda mı? Suriye neyse, ama ya müttefik Suudi Arabistan gibi ülkeler?

     

     

    * * *

     

    İster ulusal strateji açısından, isterse insani gerekçelerle olsun uluslararası oydaşmaya dayanmayan bir dış müdahale sonucu başlayacak savaşa karşı çıkan Kissinger’ın, Nobel Barış Ödülü’nün hakkını yıllar sonra bu yazıyla verdiği söylenebilir.

     

    Fakat şu da görülmeli: Kissinger’ın asıl eleştirdiği, ABD’nin bu yeni çağa “kapsamlı bir stratejik konsept” oluşturmadan girmesi... Örneğin Suriye’deki “laik diktatör” rejim devrilirse, yerine Taliban benzeri aşırı dinci bir rejimin gelmeyeceğini kim garanti ediyor?

     

    Bir başka mesele daha var: Bu görüşler, ABD’de veya uluslararası diplomaside güçlenen bir kanaati mi ifade ediyor? Yoksa Kissinger’ın belki de iç siyasi saiklerle yaptığı kişisel yorumlardan mı ibaret?

     

    Bu sorulara yanıt bulabilmek için, son bir aydır röportajlarda veya yuvarlak masa toplantılarında görüşme fırsatı bulduğum uluslararası aktörlere, Kissinger’ın yazısını da sordum.

     

    Birçoğunun söz konusu yazıyı okumamış olması beni biraz şaşırtsa da, ben içeriğini özetledikten sonra yaptıkları değerlendirmeler kafamdaki soru işaretlerini bir ölçüde giderdi. /images/100/0x0/55ea31f8f018fbb8f870b794

     

    3 Haziran’da bu konuyu sorduğum BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, değişmekte olan küresel düzenin (simgesel de olsa) en tepesindeki isim olarak şu yanıtı vermişti:

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">“BM <ı style="mso-bidi-font-style: normal">Güvenlik Konseyi’nin yapısı da çalışma yöntemi de değişmelidir. BM üyesi devletler, konu kendi ulusal çıkarlarına geldiğinde geri adım atmama eğiliminde oluyor. Küresel barış ve güvenlik için üye devletlerin kendi ulusal çıkarlarının üstüne çıkmaları gerekiyor.” ( <ı style="mso-bidi-font-style: normal">http://www.hurriyet.com.tr/planet/20680945.asp )

     

    İdealist bir temenni, fakat BM’nin (ve Türkiye gibi yükselen güçlerin talep ettiği gibi BMGK’nin) yapısının nasıl değiştirilebileceğini açıklamakta yetersiz kalıyor.

     

    Milletler Cemiyeti’nin BM’ye evrilmesi ancak büyük bir başarısızlık sonucunda, yani İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyememesi nedeniyle mümkün olmuştu?

     

    Bugün BM nasıl olup da üyelerinin ulusal çıkarlarının ötesine geçip barışı garanti ettiği yeni bir örgüte evrilecek?

     

    Bunun için Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkması mı gerekiyor?

     

    * * *

     

    Pakistan Dışişleri Bakanı Hina Rabbani Khar’a 9 Haziran’da İstanbul’da bu soruları sordum. ( http://www.hurriyet.com.tr/planet/20725091.asp )

     

    Hava sahası ABD tarafından insansız hava araçlarıyla düzenli olarak ihlal edilen ve (terör zanlısı yahut sivil) çok sayıda vatandaşı füzelerle öldürülen bir ülkenin bir numaralı diplomatı olarak özetle şunları söyledi Khar: /images/100/0x0/55ea31f8f018fbb8f870b796

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">“Meselenin merkezinde terörle mücadeledeki yeni teknolojiler değil, bir başka ülkenin egemenliği var. <ı style="mso-bidi-font-style: normal">ABD saldırısı yasalara ve hukuka aykırı, ters tepki doğurabilecek bir müdahaleydi. Bu müdahalenin yaratacağı hasmane, hatta düşmanca tepkiden endişeliyiz.”

     

    Sovyet işgaline karşı Batı’nın Afganistan’da desteklediği “mücahit direnişini” örnek veren Khar, bu unsurların zamanla “Frankeştayn’a dönüştüğünü” savunurken bugünkü Taliban’ı işaret ediyordu.

     

    Khar’ın “ulusal egemenlik” vurgusu uluslararası hukuka dair ilkesel bir çıkıştan çok, kendi deyişiyle “aynı mahallede” yaşamak zorunda olduklarını vurguladığı bu aşırılık yanlısı unsurlara karşı mücadelede pratik bir yöntem farklılığını esas alıyordu.

     

    Dağlarımızı bombaladıktan sonra çekip gidiyorlar. Bu bizim işimizi zorlaştırıyor. Meseleyi yönetme yeteneğimizi geliştirmemizi engelliyor” diyordu Khar.

     

     

    * * *

    Pakistan Dışişleri Bakanı’nın endişeleri, mevcut uluslararası hukuk nosyonlarının en sık ihlal edildiği bölgenin yerel bir temsilcisi olduğundan beni hiç şaşırtmadı.

     

    Öyle ki, Birleşmiş Milletler Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Christof Heyns’in 19 Haziran’da yayınladığı raporda, ABD Yönetimi’nden, Pakistan başta olmak üzere bir dizi ülkede El Kaide ve Taliban şüphelilerine karşı yürütülen “suikast politikasını” açıklaması talep ediliyordu.

     

    Dahası, son “50 yılda oluşan uluslararası hukuk kurallarının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu” raporda vurgulanıyordu. (http://www.guardian.co.uk/world/2012/jun/21/drone-strikes-international-law-un )

     

    Aynı günlerde, kasımdaki seçimlere hazırlanan ABD Başkanı Barack Obama’nın, beyzbol kartlarına benzer bir deste içinden Taliban ve El Kaide üyelerini bizzat seçtiği ve bunların daha sonra insansız hava araçlarıyla vurulduğu New York Times ve Washington Post gibi saygın gazetelerde haber olarak yer alıyordu. Bu süreçte kaç kişinin öldürüldüğü bile belli değildi.

     

    * * *

     

    Uluslararası düzenin merkezindeki Ban ile değişim sürecinin en kötü etkilediği ülkelerden Pakistan’ı temsil eden Khar’ın ardından, bu arenanın görece “tarafsız” aktörlerine de Kissinger’ın analizini sorma fırsatı buldum.

     

    Finlandiya Dışişleri Bakanlığı’nın davetiyle gittiğim Helsinki’deki bir yuvarlak masa toplantısında Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö şunları söyledi:

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">“Suriye’ye müdahale için şartlar oluşmuş değil. Fakat ulusal egemenliğin bir uydurma (fiction) olduğuna da inanıyorum. BM’nin ilkeleri arasında ‘koruma sorumluluğu’ zaten var. Burada mesele, Suriye’de oluşacak yeni durumda (rejim değişikliği) sivilleri korumanın daha da zor olabileceği ihtimalidir.”

     

    Niinistö, cumhurbaşkanı şapkasıyla ancak bir yere kadar görüşlerini ifade edebildi. Bir siyasi tarih profesörü olan Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja ise aynı konuyu sorduğumda detaya girdi: /images/100/0x0/55ea31f8f018fbb8f870b798

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">“Ruanda soykırımının engellenememesinin yarattığı infial, 2005 yılında BM içinde ‘koruma sorumluluğu’ (R2P) denen girişimin başlatılmasını tetikledi. Bir uluslararası hukuk kuralı değil, bir norm olan bu girişim, toplu öldürmelerin engellenmesi gibi konularda BM üyelerine bir çerçeve sunuyor. İşin başlangıcında, bizim Türkiye ile birlikte 2010 eylülünde sunduğumuz ve BM Genel Kurulu’nda oybirliğiyle kabul edilen bir kararın öngördükleri var. Bu tasarı, barış arabuluculuğu konusunda bir ilkti. Fakat arabuluculuğun da toplu öldürmeleri durduramaması durumunda uluslararası camianın bir ülkeye askeri müdahalesi hâlâ BM Güvenlik Konseyi’nin uhdesindedir.”

     

    Kosova krizinin çözümünde oynadığı rolle 2008’de Nobel Barış Ödülü kazanan Finlandiya’nın eski cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari aynı konuyu sorduğumda ilginç bir cevap verdi, fakat bunun yazılmamasını istedi. Türkiye’nin dış politikasını öven Ahtisaari’nin yazmama izin verdiği tek cevabı ise şuydu:

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">“Arap Baharı, demokrasi ve insan haklarının Batılı değerler değil, evrensel değerler olduğunu kanıtladı. Aynı coğrafya, bu açıdan olumlu bir dönüşüm sürecinin dış müdahaleye gerek olmadan gerçekleştirebileceğini de önünde sonunda kanıtlayacaktır.”

     

    * * *

     

    Kısacası, Kissinger’ın “ulusal egemenliğin yerine uluslararası müdahale evrensel norm haline geliyor” çıkışının altı belli ki boş değil.

     

    Belirli coğrafyalarda var olan dirence rağmen birçok uluslararası aktörün söylemleri şimdi bu yöne doğru kayıyor.

     

    Hatta bu dönüşüm yeni de başlamış da sayılmaz; BM’deki tarihi 2005’e uzanıyor.

     

    Fakat pratikteki çetrefillikler çözülebilmiş değil:

     

    Örneğin, Soğuk Savaş’ın hemen ardından ABD’nin tek süpergüç olarak kalmasıyla uluslararası müdahaleciliğin tek yanlı bir eylem (Yugoslavya, Irak, vs.) haline gelmesinin bir “merkezkaç kuvvet” oluşturduğu gözleniyor bugünlerde.

     

    Libya’da tuzağa düştüğünü savunan Rusya ile Çin, Suriye’de aynı dinamiğin işlemesine izin vermiyor.

     

    Üstelik “koruma sorumluluğuna” karşı seslerini yükselten tek BRICS ülkeleri onlar da değil. Brezilya ve Hindistan gibi yükselen güçlerin de Libya’ya müdahale için lehte oy kullanmadığını hatırlayalım.

     

    Ama soru işaretleri azalmıyor, artıyor:

     

    Bu süreçte Beşar Esad’ı nasıl bir son bekliyor?

     

    Libya’nın Muammer Kaddafi’si gibi insanlık dışı bir şekilde öldürülecek mi?

     

    Mısır’ın Hüsnü Mübarek’i gibi diğer diktatörlere kıyasla göstericilere daha yumuşak müdahale etmesine karşın kafeste mi yargılanacak?

     

    Yemen’in Ali Abdullah Salih’i gibi onca insanlık suçu nedeniyle yargıya hesap vermeden lüks bir sürgüne mi gönderilecek?

     

    Yoksa Bahreyn ile Suudi Arabistan’ın kralları gibi ülkedeki her gerçek demokratı ya mezara ya da işkencehanelere göndermesine karşın “tahtında” oturmayı sürdürecek mi?

     

    Bu farklı tarifeler, bu çifte standartlar dizisi, uluslararası alanda muhtemelen kimsenin yeni normları tahmin edemediği müphem bir geleceğe doğru ilerlediğimizi gösteriyor gibi…

     

    * * *

     

    Japonya Dışişleri Bakanlığı temsilcisi Masaru Sato’nun 16 Haziran akşamı bir grup gazeteciyle İstanbul’da yediği yemek sırasında bu belirsizliği ona da sordum.

     

    Aklıma gelen ilk çifte standardı hatırlatırken şöyle dedim:

     

    “ABD medyasına sızan haberler, İran’ın nükleer tesislerine yönelik siber saldırıların arkasında Obama Yönetimi’nin bulunduğunu gösteriyor. Kuzey Kore yıllardır daha büyük bir nükleer tehdit olmasına, hatta son dönemde sizin üstünüze uydu diye uzun menzilli füze fırlatmasına rağmen bu tür siber saldırılara hedef olmadı, neden sizce?”

     

    Sato, “Onu Amerikalılara sorun,” dedi.

     

    “Bu işi tamamen ABD’ye mi devrettiniz? Japon istihbarat servisleri Kuzey Kore’ye yönelik bir siber saldırıyı kategorik olarak ret mi ediyor?” diye üsteledim.

     

    Sakesini içerken gülümseyen Sato, “Önce bu konuyu uluslararası hukuk açısından incelemem gerek,” demekle yetindi.

     

    Bu sözleri bir baştan savma çabası olarak algılamadım.

     

    Tam aksine Sato, Japon minimalizminin hakkını veren veciz cevabıyla tüm meseleyi bir hamlede özetlemişti.

     

    Bugün uluslararası hukuk, öznenin ve nesnenin hangi ülke olduğuna göre ölçütleri değişen bir kavram haline gelmişti.

     

    Yarın ne olacağı ise Allah kerim.

     

     

    <ı>* Hürriyet Gazetesi Dış<ı> <ı>Haberler<ı> <ı>Şefi Emre KIZILKAYA’nın iletişim bilgileri ve bloguna<ı> <ı>http://about.me/emrekizilkaya adresinden ulaşılabilir. Twitter hesabı:<ı> <ı>www.twitter.com/ekizilkaya

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı