Gündem Haberleri

GÜNDEM

    ÜÇ GOTİK Jeffrey Dahmer, Kasım 1994İngiliz romantik şairlerinden William Blake, The Marriage of Heaven and Hell adını taşıyan şiir kitabında "Eyleme

    Hürriyet Haber
    04.02.2000 - 00:00 | Son Güncelleme: 04.02.2000 - 00:01

    ÜÇ GOTİK Jeffrey Dahmer, Kasım 1994İngiliz romantik şairlerinden William Blake, The Marriage of Heaven and Hell adını taşıyan şiir kitabında "Eyleme dökülemeyecek arzular beslemektense bebeği beşiğinde öldürmek daha iyidir" der. Jeffrey Dahmer için bebekler pek de sevimli yaratıklar değildi. Saptanabilmiş 17 kurbanının tümü yaşları 14 ila 33 arasında değişen erkeklerdi. Dahmer, barlarda, otobüs duraklarında, erotik mallar satan dükkanlarda gezerek kendisine av arardı. Beyaz bir adamdı ve kurbanlarını çoğunlukla zencilerden, latinlerden ve Asyalılardan seçerdi. Bunun nedeni acaba, ölmeyip de sağ kurtulmaları durumunda verecekleri ifadeye polisin pek de kolay inanmayacağı türden adamları seçerek yakalanmasını engellemek olabilir miydi, bilinmez. (Dahmer'ın elinden kurtulmayı başaran Laoslu genç bir erkeği sokakta bulan Milwaukee'li iki polis memuru çocuğu kalkıp Dahmer'in eline teslim etmişleri. Bu olay şehirde kıyamet kopmasına yol açmış, polis ırkçılık ile suçlanmış ama emniyet müdürleri polis memurlarına asla toz kondurmamışlardı.) Dahmer bu olaydan 2 ay sonra, bir başka kurbanını elinden kaçırması üzerine yakayı ele verdi. Tam 14 cinayetten hüküm giydi ve 14 kez ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ama çok yaşamadı ve 28 Kasım'da gözetim altında öldü.İşlediği suçların altında haklı sayılabilecek hiçbir sebep olmayan bir katildi Dahmer. Suçların takibi en zor olanı bu tarz suçlardır. Çünkü katil ile kurbanlar arasında hiç bir ilişki, yakınlık söz konusu değildir. Bu kategoriye giren katillere romantik tanımı pek uygun düşer aslında. Cinsel takıntıları olan, kendini dış dünyadan izole etmiş bu tipler şeytani bir boyunduruk altında yaşayan, yasaklanmışı tatmin etmek üzerine kurulu bir yaşam süren karakterlerdir.Dahmer kendine uygun bir kurban gördüğünde aklına gelen iki sorudan biri "Onu nasıl halledebilirim" iken diğeri "Onu nasıl saklayabilirim?" oluyordu. Kurbanlarını, dairesine uyuşturucu, içki ya da para vermek gibi bahanelerle kandırıp götürüyor, onları öldürüyor, vücutlarını parçalara ayırıyordu. Parçaların bir kısmını buzdolabında saklarken diğer kısımları evin çeşitli yerlerinde gizliyordu. (Bu parçalar nedeni ile evinden fena kokular gelen Dahmer'i komşuları şikayet etmişler ama bu konuda hiç bir şey yapılmamış.) Dahmer cinsel sapıklıkları olan bir adam olarak kayıtlara geçmiş biri. Bir çok meslektaşları gibi kendine göre bir mantıkla ve bir rüya aleminde yaşarcasına planlar kurarak cinayetlerini işlemiş. Bu tür olaylardaki en ilginç şey yetkili konumundaki insanların akılalmaz kayıtsızlığı, olayların gerçek yüzünü okuyamamaları ve de ailelerin suçlanan akrabalarını anlamsızca savunmaları. (Long Island'ın meşhur katili Joel Rifkin'in birlikte yaşadığı annesi ve kızkardeşi, adamın geceleri sürekli dışarıda dolaştığını, kurbanlarından hatıra olsun diye kesip aldığı organları gördüklerinde, arabasından çürümüş ceset kokuları geldiğini duyduklarında acaba onun ne yaptığını düşünmüşlerdir?) Seri cinayetler işleyen katiller kurbanlarını yersiz yurtsuz insanlardan, fahişelerden, biçarelerden başka bir deyişle kimliksiz insanlardan seçerler. Ve yakalanırlarsa sadece kendi hatalarından ötürü yakalanırlar, polisin becerisi sonucunda değil. Medyanın sansasyonel suçlara olan ilgisi, bir bakıma bu tür suçları besleyen unsurlardan biri durumundadır. Ancak bu ilginin odağı genellikle normal insanlar arasında yaşayan bir canavar, bir yabancı, bir hilkat garibesi olarak resmedilen katildir. Psikopat davranışları ile normal kabul edilen davranışlar arasındaki benzerlikler insanı irkiltecek cinstendir. Seri cinayetler işleyen katilin dillere destan fetişizmi, sevgilinin aşık olduğu kişiden bir parça (saç gibi) alıp saklaması ile ne kadar da benzerdir. Dahmer'in en sevdiği aşk objeleri genç erkekler ya da daha dar anlamda konuşmak gerekirse onların bedenleri değildi. Onların bedenlerinden alınmış parçalardı Dahmer'in en sevdiği aşk objeleri. Erotik nitelikler taşıyan bir beraberliği anımsatacak hatıralar almak güdüsü de bunda etken olmuş olabilir. Hatta sanatsallık bile bu işin içine girebilir. Dahmer mesela, bazı kurbanlarının kafataslarını boyayan, vücutlarının parçalarını Polaroid makine ile resimleyen bir katildir. Bir keresinde kurbanlarının hep yanında olmasını istediğini açıklamıştı Dahmer. Bunu yapabilmesinin tek yolu ise, ona göre, onları öldürüp yemekti. Yamyamca davranışların ritüel yamyamlık olarak tanımlandığını biliyoruz. Böylece yamyamlık, bir tabunun ihlal edilmesi kategorisine girmemiş oluyor. Hatta modern Batı uygarlığının eski, ilkel halkların dinlerinde olağan bir uygulama şeklindeki tanımlamasına bile giriyor. Ancak en azından, benzetme bile olsa, bunun Hristiyanlık dahil bir çok dinde görülen bir olay olduğu herkesin aşina olduğu bir konudur. "Bedenimi al ve ye." Kutsal ruhun ölümlü bedenine ağız yolu ile geçirilmesi, sevgilinin ve sevilen ya da tapılan objenin mistik bir biçimde bir araya getirilmesi, fizikselin, sonsuzun ve faninin üstünlüğü… Sadece "cinsel tatmin"in böylesi sapık, riskli davranışların -katilin, kurbanlarının parçalarından kurtulmak yerine onları saklamasının, elinin altında tutmasının- sebebi olabileceğini söylemek doğru değildir.Maddi bir çıkar için adam öldürmeyen seri katiller tam bir muammadır aslında. Onlar sadece tutkularının esiri olduklarından adam öldürürler. Onları vahşi bir hayvan şeklinde bile değerlendirmek doğru değildir. Darwin'in dilinden konuşursak, daima en iyiyi yaşatan doğanın bir parçası olan bu tür adamları "doğal" bile saymamalıyız. Dahmer gibi seri katiller bir bilmece olarak kalmaya devam edeceğe benziyorlar. Onları ne insani düzlemde ne de biyolojik anlamda anlamamız mümkün değil gibi. Kendimizi ne kadar anlayabiliyorsak Dahmer'i da o kadar anlayabiliriz.Timothy James McVeigh, 1995Ülkenin tarihindeki en kanlı bombalı terörist eylemin baş sanığı Timothy James McVeigh, New York eyaletinin ücra bir kasabası olan Pendleton'da doğup büyüdü. Pendleton, kendi halinde, küçük çiftçliklerden meydana gelen mutevazı bir kasabadır. Aslında kasaba demek biraz fazla kaçabilir. Hatta bir çok bakımdan bir köyden farksızdır. Kendisine ait postanesi, ticaret merkezleri, devlet okulları dahi olmayan bir yerdir Pendleton. Bir kimliği bile yoktur aslında. Ön bahçelerinde hala bayrak direkleri bulunan (McVeigh'lerin evinde olduğu gibi), kendi halinde çiftlik evlerinden oluşan bir bölgedir burası. Her yerde eski, zamanın yıpratıcılığından nasibini bolca almış çiftlik evleri, ahırlar ve samanlıklar görürsünüz bu garip yerde. Öyle garip bir havası vardır ki Pendleton'ın, insan buraya ilk geldiğinde 2000 yılında olduğuna şüphe duyabilir. Pendleton, komşu yerleşimler olan Millersport, Rapids, Wrights Corners ve Cambria Center gibi, görsel kimliği minimum düzeyde bulunan bir yerdir. Burada yaşamlar "içe dönük"tür hep. Bu gibi yerlerde bir kimlik aramaya kalkarsanız şayet, bunu ancak stilize olmuş, aktör merkezli TV ya da sinema filmleri imajlarında bulabilirsiniz.Toplumda özgün bir kimlik kavramı ya da izi bulmanız neredeyse olanaksızdır. Aslında "toplum" denen bir şeyden söz etmek de olası değildir. New York eyaleti eskiden beri avcıları ile, balıkçıları ile ve sporcuları ile tanınır. Ne var ki bugün doğa öyle zarar görmüştür ve av kuralları öyle sıkı düzenlemelere tabi tutulmuştur ki silah sevdalıları silahlarını ateşleyebilmek için uzun mesafeler kat etmek zorunda kalmaktadırlar.Timothy James McVeigh de ergenlik çağlarından beri silahlara hayran ve bombalar üzerine fanteziler kuran bir insandı. Pendleton'da geçen çocukluğu sırasındaMcVeigh, diğer arkadaşları gibi Lockport'taki devlet okuluna her gün uzun bir yolculuk yaparak gitmek zorunda kalmıştı. Kendisini en iyi tanımlayan ifade 'sıradan bir köylü çocuğu' olabilecek yapıda biriydi. (Nedense kimlik kavramını insanlar coğrafya ya da mesafeler ile ilişkilendirmek isterler.)Lockport, 25 bin kişilik nüfusu ile bir şehirdir. Ya da komşu yerleşim yerleri onu böyle adlandırırlar. Bir süre öncesine kadar en ünlü Lockportlular merhum William Miller, voleybolun mucidi William Morgan ve maratoncu Michael Cuzzcrea idi. Lockport da Erie Barge Kanalı'nın kenarında yükselen dik tepelerin gölgesindedir. Kanal, şehri keskin bir şekilde ikiye ayırır. Şehir içine bakıldığında Lockport'un ellili yıllardan bu yana pek az değişim gösterdiği görülecektir. O yıllar şehrin görece refah içinde olduğu yıllardır. Şehir sınırlarını geçer geçmez de karşınıza Lockport Alışveriş Merkezi, fast-food dükkanları ve benzin istasyonu çıkar.Ama Lockport'ta halâ bir romantizm esintisi mevcuttur. Burası Thornton Wilder ya da Edward Hopper gibi edebiyat ustalarının hayallerinde yaratabileceği çapta romantik bir yerdir esasında. Kanal çevresindeki manzara, en parlak, güneşli günlerde dahi, üzerinde bir sepya renkli örtü taşır. Tıpkı eski fotoğraflardaki kasabalara benzer bu hali ile. Downtown Main Street kötü beslenmiş bir şehir genişletme projesi gibidir. Görece yeni binalar ile eski binalar bir düzen gözetilmeksizin birbirinin peşi sıra dizilmiştir. Bir çok yerde satılık-kiralık ilanları görürsünüz. Burada en ilgi çeken yer Kanal Bölgesi'dir. Kanalın yükseltilmiş, çatlak ve çöplerle kirlenmiş kıyısı boyunca yürüyüş yapmak ve bir yandan da 15 metre aşağıdan akan köpüklü kara suya bakmak büyüleyici bir deneyimdir.Lockport'taki Star Point Lisesi'nde okuyan McVeigh için silik kişilikli, belirgin, öne çıkacak bir karakteristiği olmayan bir kişi deniyor. Homojen bir Amerikan background'una sahip böyle sıradan bir insandan fanatik, gözü dönmüş, manyak bir bombacının nasıl olup da türeyebildiğini anlamak kolay değil. Ünlü yazar D.H. Lawrence Amerikan ruhunu tanımlarken "katı, izole, acılara dayanıklı ve katil" ifadesini kullanmıştı. Ancak bu tanımlama, medya egemenliğindeki günümüz koşullarında romantik bir abartma gibi kalmakta. Pendleton'da büyümek, her gün Lockport'a okul servisi ile taşınmak ve geri dönmek demek insanın kendisini marjinal biri şeklinde görmeye başlaması demektir. McVeigh'ninki gibi marjinal kimlikler güç tutkusu ile oluşan ve tanımlanabilen kimliklerdir. İzole kişiliklere bürünmedikleri takdirde çoğunlukla paramiliter gruplara katılma eğilimindedir böyleleri ya da dinsel oluşumlarda yer alırlar. Ve çoğunlukla da "ölmeye hazır" insanlardır.Pendleton ve Lockport gibi yüzde yüz Amerikan yerleşim bölgelerini ziyaret ederseniz bir 'uyanış' fenomeni yaşayacağınız mutlaktır: Yaşadığımız yerin, birlikte yaşadığımız insanların kim olduğumuz ile kıyaslandığında ne kadar geri planda kalacağını anlarız. Memleketimiz olan topraklarla kaderimiz arasında nasıl bir bağlantı vardır?McVeigh'nin nereli olduğunun, gençken nereye gittiği ile kıyaslandığında fazla bir önemi bulunmadığının anlarız. McVeigh, Körfez Savaşı sırasında Amerikan ordusunda çarpışmış bir askerdir. Bundan başka Michigan Militia adlı paramiliter bir örgütte de aktif bir üye olarak yer aldığını biliyoruz. McVeigh'nin gittiği son yer de,19 Nisan 1995 tarihinde, kendi yaptığı bomba ile havaya uçurduğu Oklahoma City'deki devlet binasıdır. Amerika'da nereden gelindiği değil nereye gidildiği ve oraya gidildiğinde ne yapıldığıdır kimliği belirleyen.Mike Tyson, Temmuz 1997Doktor yazar William Carlos Williams çok doğru söylemiş: "Kusursuz eylem adamı demek intihar demektir".Boksörler, kendileri için lisanın ve sözel dışavurumun fazla bir anlam ifade etmediği eylem adamlarıdır. Boksör, çok hızlı refleksleri ile hareket eden, almış olduğu koşullanmalar ve tekrarlardan meydana gelen eğitim ile anlık hükümler vererek ayakta kalan canlı bir fenomendir. Sıradan bir karşılaşmada, iyi eğitimli bir boksör, neredeyse tüm müsabaka boyunca hiç düşünmeden hareket edebilir; dövüşebilir. Boksörlerin özgün yeteneklerini ya da yeteneksizliklerini ortaya koymaları istisnai durumlardır. En üst seviyesinde boks, hem bir sanat hem de bir beceri işidir. Başka bir deyiş ile ifade etmek gerekirse boks, insanın hayalgücünün, yaratıcılığının ve de eskiden kullanılan terimle naturasının bir arada sergilendiği bir spordur.Marcianno-Walcort, Ali-Frazier, Hagler-Heatus ve Leonard-Hearn arasında yapılmış efsanevi müsabakalar bu tanımla birebir uyumludurlar. Kontrollü şiddet en iyisidir. Kontrolün olmadığı yerde daha fazla şiddet, ilkel bir öfke vardır. Hırpalanmış ya da yenileceğini anlamış bir boksör faullü dövüşmeye başlar genellikle.Ünlü boksörlerden Fritzie Zivic'in dediği gibidir aslında herşey: "Burada piyano çalmıyoruz. Dövüşüyoruz." Öyle ki Roberto Duran gibi büyük bir boksör dahi rakibinin gözüne parmağını sokabilmiştir. Basilio, La Motta, Grazier, Zale, Pep ve Saddler gibi tanınmış boksörler bile müsabakalarda bel altına vurmalar, tekme atmalar ve diğer gayri nizamî hareketlerden sabıkalıdır.Mike Tyson'ın, unvan maçında karşılaşmayı önde götüren rakibi Evander Holyfield'ın zavallı kulağına yaptığı cinsten saldırılar ise daha az rastlanmakla beraber ringlerde benzerleri yaşanmış hareketlerdir. Bu hareket diğer faullerle kıyaslandığında daha ilkel, daha vahşi bir hareket, bir tür "son çırpınış"tır. Ama hepsinden önemlisi iyi bir kariyerin sona erişinin habericisidir. Tyson kendini savunurken bunu neden yaptığını bilmediğini söylemişti. Büyük ihtimalle de doğruyu söylemektedir. Eğer bu davranışının bir açıklaması varsa bunu kendisi bile bilecek durumda değildir.Aslında Tyson'ın 1989 yılında Carl Williams ile yaptığı maçtan sonraki hal ve tavırları son derece rasyoneldir: "Dövüşmek, dövüşmek, dövüşmek ve dünyayı yok etmek istiyorum!" Eğer Tyson o dönemde bir skandal yaratmadı ise bunun nedeni maçı kazanması ve unvanını korumasıdır. Henüz denenmiş bir boksör değildi çünkü. Ama, bir sene sonra ikinci sınıf bir boksör olan Buster Douglas'a unvanını kaptırdığında kariyer çizgisi de aşağı yönelecek ve sonunda iş bildiğiniz o olaya kadar varacaktı. Boks delice bir spordur. Bu deli ateş her daim gizli gizli yanar. Hiç bir spor dalında Nietzsche'nin şu sözü bu derece ürkütücü bir şekilde somutlaşmamıştır: "Bir insanın ne olduğu, ancak yetenekleri köreldiğinde, bize neler yapabileceğini gösteremez hale geldiğinde anlaşılır."Jack Dempsey ile Mike Tyson arasında büyük benzerlikler vardır. Bu benzerliklerin başında gelen hiç şüphesiz erken bitişleridir.Tyson ringe yaklaşırken insanlara hep, o garip elektriğini aktarmayı bilmiş bir boksördür. Dempsey gibi Tyson da etrafına, mensubu olduğu spor dalının disiplininden uzak, şiddetli ve yıkıcı bir öfke yayan bir insandır. Enteresan bir havası vardır. Yapmacığa benzeyen asık suratı ile yaralama, zarar verme isteğini dışavuran Tyson, bu hali ile adeta kalabalıkların total çılgınlığının bir simgesi, bir vücut bulma fenomeni gibi durmaktadır. Aynı elektrik seyircilerin Tyson'ı hem sevmelerine hem de ondan nefret etmelerine yol açmıştır.Tyson bizlere ikonik bir simge oldu. Tıpkı kendisinden önce, 1923 yılında, Firpo ile dövüşen Jack Dempsey'nin utanç verici bir şekilde ringden dışarı atılması ile (ki Dempsey'nin bu sebeple diskalifiye edilmesi gerekirken hakem maça devam etmesine ve maçı kazanmasına izin verdi) ya da genç Muhammed Ali'nin 1965 yılında yaptıkları unvan maçında, nakavt ettiği ve ringde şuursuz yatan rakibi Sonny Liston'a adeta hırlayarak "Kalk da dövüş be adam" diye bağırarak elde ettiği vahşi imajı Holyfield'a yaptığı saldırı ile sürdüren bir simge oldu Tyson.Artık insanların beyninde, ağızlığını çıkartıp atan, bir pit bull terrier'nin sükuneti ile rakibinin boynuna saldıran ve bir hamlede kulağını ısırarak kopardığı parçayı ağzından tükürüp yere fırlatan Mike Tyson imajı var. (Tyson'ın yaptığına "ısırmak" demek olayı hafifleten bir tanımlama olur. Bu düpedüz bir saldırıdır. Eğer maçı izlemediyseniz Tyson'ın bir takım tahrikler sonucunda bu duruma geldiğini, kaşının açılmasına neden olan bir yumruk karşısında öfkelenerek bu hareketini yaptığını vs düşünebilirsiniz. (Aslında Tyson'ın böyle bir şey yapacağı adeta önceden bellidir. Kafasına aldığı darbenin intikamını beş dakika sonra çok farklı mesajlar taşıyan kulak ısırma ile aldı.) Bu maç sonrasında boksörlerin, terbiye edilmiş, iki ayaklı hayvanlar oldukları, ringteki üçüncü adam ve kurallar ile zapt edilmeye çalışıldıkları tabusu iyiden iyiye belirgin çizgiler kazandı; şiirsel, canlı bir resim haline geldi.Bu tür ikonik hareketler bizlere uygarlığın yaldızının ne kadar basit ve ucuz olduğunu gösteren anlamlı olaylardır. Boks uygarcadır. Tek başına dövüşmek ise ilkel dünyaya ait eski adetlerden biridir. Burada davranışlar daima güdülerden önce gelir. Davranışlar varsayımlardan da önce gelir. Karşısındaki adamın kulağını kopartan adamı izlemek seyircilere ürkütücü bir heyecan verir. Çünkü bu yasaklanmış bir imajdır. Çünkü bu, yamyamlığı çağrıştıran bir görüntüdür ve yasaklanması gerekir. Dişlerin sembolik bir şekilde kullanılması boksörlerin boks eldivenleri kullanması ile kıyaslandığında çok daha ilkel görünümlü bir harekettir ve kolaylıkla insanlarda şok ve tepki yaratır. Bir TV yorumcusu, Tyson'ın o vahşi hareketini aktarırken ağzından "iğrenç" kelimesi çıkıyor ama aynı anda yüzü hayranlıka ışıldıyordu. Pekiyi acaba rakibinin kafasına kafasına vurarak onda beyin hasarı getirebilecek yumruklar atmakla onu ısırmak arasında etik bir fark var mıdır? 80'li yılların ortalarında, yıldızı yeni yeni parlamaya başlayan bir boksör olduğu günlerde Tyson rakibini burnundan yakalayıp onu adamın beynine gömmekten bahsediyordu. Bunu yapmak belki de bu sporun kurallarına göre nizami bir harekettir. Ama adamı burnundan ısırmak kurallara aykırıdır. Öte yandan beyin tahribatı görsel bir bozukluktan daha ciddi bir durumdur. Boks bir kan sporudur. Boksun varlığı toplum için toplumsal bir kural ihlali değildir sadece toplumdaki kökleşmiş acımasızlığın, ikiyüzlülüğün, tabu olduğu için hiç anılmayan, adı konmamış ilkel öfkenin bir ifadesidir. Tyson yaptığından dolayı tüm dünya tarafından ayıplanmış, kınanmıştır. Cezasını da çekmiş ve çekmeye devam etmektedir. 90'ların başında kariyerinde yaşadığı hızlı ve bazı otoritelere göre trajik gerileme, kendisini Cassius Clay kadar umut vaadeden bir boksör yapan savunma becerilerini ve saldırgan taktiklerini yitirmesi Tyson'ı, kayıp bir birey haline getirmiş, gerek ringde gerekse gerçek hayatta özünü yitirmesine neden olmuştur. Medya Tyson'ı hareketinden dolayı yerden yere vurmuş, dışlamıştır. Aslında Tyson günümüz dünyasını rakibi Holyfield'tan daha iyi simgeleyen bir ikondur. Burada Tyson'ı savunmaya çalıştığımızı düşünmeyin. Tyson'ın hareketi kesinlikle savunulamayacak bir davranıştır. Ama bir yandan da düşünün: Holyfield, toplum içinde dindar, İsa için dövüşen, kiliselerde ilahiler söyleyen ve bütün bunları canavar (ve de rapçi) Tyson 'ı alt etmek için yapan bir imaj çiziyordu. Örneğin "kafa dağıtmak" Holyfield'a hayli uygun bir stratejiye benziyor. Bu ise ısırmaktan bile daha kötü ve kurallara tamamen aykırı bir davranış. Eğer o boks maçını daha dikkatle izlerseniz Holyfield'ın faullü yumruk sallamak için nasıl sinsice hareket ettiğini, başını eğerek rakibinin gözüne, "kazara" vurulmuş görüntüsünde darbeler indirmek için nasıl sokulduğunu farkedeceksiniz. Böyle bir maç sırasında hangi darbenin rastgele, hangisinin kasdî olduğunu anlamak Tyson için bile zordur ve anlamlı da değildir. Tyson misilleme yapmak konusunda yerden göğe kadar haklıdır çünkü bu tür güdüleri olmasa, bu tarz hareketler karşısında daha da hırslanıp maça asılmasa asla bir şampiyon olamazdı. Bu, iyi bir boksörün sahip olması gereken özelliklerden biridir. Ancak en iyi misillemenin "maçı kazanmak" olduğunu unutması Tyson'ın en büyük hatası olmuştur. En iyi boksörler yaralandığı, yüzünden gözünden kanlar aktığı zamanlarda daha da hırslanarak maça asılan Marvin Haglet ve Rocky Marciano gibi boksörlerdir. Görülüyor ki Tyson'ın bu tarz bir karakteri yoktur. Ne fiziksel ne de psikolojik olarak. Aslında Tyson'ın, tüm hamleleri engellendiğinde, stratejileri sonuçsuz kaldığında ayakta durabilen bir karakteri de yoktur. Tyson'ın hatası faul yapmak olmuştur. Yoksa daha iyi dövüşmemesini hayati bir hata şeklinde değerlendirmek doğru olmayacaktır. Açılan kaşı nedeni ile maçı kaybedeceğini düşünerek o tarz bir harekete kalkışmıştır. Belki de haklıydı; maçı kaybedecekti. Ama, kaybedeceğini bilse de sonunda kadar dövüşen gerçek şampiyonların karakterine ya da cesaretine sahip olmadığından denemedi bile. Milyonlarca dolarlık anlaşmalarla o maçlara çıkan profesyonel bir boksörün yapmaması gerekeni yaptı; diskalifiye edildi. Böylelikle de ne kendini ne de başkaları düşünmediğini ortaya koydu. Bir keresinde şöyle demişti: "Bir vahşi gibi davranırsam sakın ola ki şaşırmayın; çünkü ben bir vahşiyim."Çoğu boksörde belli bir özgüvensizlik, bir tereddüt hali vardır. Kendilerini tanımlayamazlar. Ne yapmak istediklerini bilemezler. Tıpkı aktörler gibi. (Boksörler aslında aktörlerden hiç de farklı değillerdir. Boks, varlığı seyircilerin değişken beğenileri sayesinde süregelen bir eğlencedir.) Tyson, çocukluğundan beri kendine güvenemeyen, aşağılık kompleksi içinde biridir. Annesi, Tyson'ın ifadesine göre bir alkolikti. Çocuklarının babalarından sürekli dayak yiyen, sefalet içinde, sefil bir zenci mahallesinde hayatta kalmaya çalışan zavallı bir kadındı. Ama bir keresinde kafası bozulduğında sevgililerinden birinin kafasına kaynar su dolu bir çaydanlğı da fırlatabilmiş bir kadındı. Uzun süreli ezilmiş pasif kurban imajının aniden saldırgan bir tipe dönüşüvermesinin Tyson'ın ruh halinde etkili olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Bu etkinin ileride Tyson'a milyonlarca dolar (2 yılı hapiste geçen 10 yılda 100 milyon doları aşan bir servetten bahsediyoruz) kazandırması da bir başka ilginç konudur. Tyson esasında dirençsiz ile duygusuzun şeytani eylemci ile birleşmiş halidir. Isırma olayı, kendisine yapılan hayalî ya da gerçek bir yanlışa karşı bir tür vahşice ve ifrata kaçan misilleme şeklidir. Boks ile ilgili olmayan çoğu insan boksun saldırgan, sadistçe bir spor olduğunu düşünür. Ama aslında boks mazoşist bir spordur. Bugüne kadar ringe çıkıp da ciddi bir şekilde sakatlanmamış, yaralanmamış (buna yenilgi yüzü görmeden emekli olan Marciano da dahildir) boksör ne görülmüş ne de duyulmuştur.Yaralamayı öğrenmeniz için rakipleriniz tarafından yaralanmaya müsade etmeniz gerekir. En iyi dövüşçüler yaralandıklarında çok daha iyi performans sergilerler. Bu nedenle de daha fazla yara bere almak için özel bir çaba sarf ederler. Küçüklüğünde Tyson, kızlarınkine benzeyen tiz sesi nedeni ile bir hayli sopa yemiş ve alaya alınmış bir çocukmuş. Koca cüssesine rağmen bütün bunlara karşı pasif kalır, tepki gösteremezmiş. Ta ki on yaşına kadar... 10 yaşında karşı koymayı, kontrolünü kaybetmeyi ve öfkelenmeyi öğrenmiş Tyson. Sonra da kabadayılara, zorbalara kafa tutmaya başlamış. Hayatının profilini çıkarmaya kalktığımızda karşımıza cinnet zamanlarında kontrolünü yitiren ve bu şekilde bir tür kendi kendini cezalandırma yöntemi uygulayan bir insan resmi buluruz. Kulak ısırma skandalı boksseverlerin kafasında neden ısırmanın dövüşmekten daha vahşi bir şey olduğu yolunda soruların doğmasına neden oldu. Cevap: Isırmanın vahşiliği alışılmış değildi çünkü. Uygarlığın üzerindeki yaldızların böyle kolay dökülür cinsten olması şaşırtıcı sayılmamalı aslında. "Etik" ve "yasal" kavramlarını sorgulamanın tabu sayıldığı, ve bir çoğumuz için bunun konuşulamayacak kadar duygusal bir konu olarak algılandığı bir dünyada bu tür olaylarla ve çelişkilerle karşılaşmak da olağan sayılmalı. Tabu ihlal edildiğinde mantık çöker. Tabunun ihlalinden de ölümüne korkarız. Ve Tyson bir keresinde şöyle demişti: "Bokstan başka her şey çok sıkıcı". Joyce Carol Oates'un "'where I've Been and Where I am Going" adlı kitabından alınmıştır Çeviren: Levent GÖKTEM - 4 Şubat 2000, Cuma
    Etiketler:

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı