Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Turuncumtırak çoraplı kız

SİZİ bilmem ama, ben yılbaşı hediyemi aldım. Üstelik, harikuláde bir hediye aldım.

İki hafta var ki, cumartesi öğleden sonrasının aylaklığında, refakátçimle birlikte bir resim galerisinin önünden geçiyorduk. Gözüme aniden, vitrine yerleştirilmiş bir desen ilişti.

Afallayarak durdum. İstop ettim.

Allah göstermesin, hani bazen hiç beklenmedik bir anda önünüze yaya fırlayıverir de, neredeyse frenlerin üzerinde ayağa kalkarak otomobili durdurursunuz ya, işte öyle oldum.

*

KÜÇÜK boyutta, diyelim ki dosya kağıdı ebádında ve suluboya-kara kalem karışımı resmedilmiş bir desendi. Háttá, eskiz bile deseniz yanlış olmaz.

O kağıdın beyaz geri plan boşluğunda oturmuş olduğu izlenimini veren ve haniyse ‘anoreksik’ denilecek cinsten zayıf kollarını ters kavuşturmuş bir genç kız tasvir edilmişti.

Kontrastın usta bir göz disipliniyle ayarlandığını söyleyebilim. Yani, yalnızcana düz siyah entari ve yine sıskacık bacakları örten turuncumtırak çoraplar renklendirilmişti.

Melankolik hatlı çehre ve yukarıdaki o kollar ise sadece kalemle çizilmişti.

Ve, ve, tüm bu bütünün içinde erotika hem vardı, hem yoktu!

Cinsellik çağrışımı mevcuttu ve değildi! Arzu fışkırıyordu ve arzu reddediyordu!

*

BİR an, kısacık bir an, desenin o delicesine sevdiğim ve o çıldırasıya tapındığım Egon Schiele fırçasından dökülmüş olduğu zehabına kapıldım.

Çünkü, genel anlamında ‘uslûp’ ve ‘tema’ denilen şeyler öylesine benzeşiyor ki!

O halde, demek, şnaps buharlı ve kokain tahayyüllü Viyana kahvelerinde cigara pakedi üzerine çiziktirdikleri dahil yüzyıl başı dáhisinin bütün eserlerini bildiğimi sanmama; farklı farklı baskı albümlerini kütüphanemin resim bölümüne istiflememe; iki koca boy röprodüksiyonunu salon duvarlarıma asmama rağmen, işte bundan habersizmişim.

Yahut da, arada sırada vukû bulduğu gibi, epey önce ölmüş olması gereken bir büyük ebeveynin evrak-ı metrûkesini karıştıran torunlar, tesadüfen Schiele’nin bu desenini keşfettiler.

Ekspertiz falan, demek yapıt işte nihayetinde buraya düştü ki, söz konusu torunlar parasal servete, satın almak kudretine sahip sanatsever ise estetik hazineye konacak.

*

FAKAT dediğim gibi, bütün bunları ancak saliselik bir süre içinde düşündüm.

Sonra ayaklarım yere erdi ve derhal gerçeğe döndüm.

Desenin Egon Schiele’ye ait olması maddeten mümkün değil ve de olamaz!

Çünkü, alt tarafı kıtıpiyoz, bilemediniz sıradan bir galeriye tabii ki böylesine dev bir usta eserinin düşemeyeceği; hadi mucize oldu ve düştü diyelim, bu takdirde de vitrine zırhlı cam takılmadan ve önüne çifte zaptiye dikilmeden yapıtın teşhir edilemeyeceği gibi pratik ve mantıki gerekçeleri bir kenara bıraksak dahi, esas olarak ortada şu gerçek var:

Heyhat, ihtiyarlık gözlüklerimi takıp şöyle bir nebze alıcı gözüyle; hayır hayır, öyle imzaya falan değil sadece desene baktığım an derhal fark ettim ki, İspanyol gribinden gencecik ölmüş olmasına rağmen Schiele’nin eriştiği ustádlık derecesi nerede, bununkisi nerede!

Belki anatomik hatalar nispeten affedilebilir ama çehredeki ifade çizimi, tapındığım ‘lánetli ressam’la asla ve asla kıyaslanmayacak ölçüde acemilik kokuyor.

Anladım, klasik anlamda bir ‘kopya’ veya ‘taklit’ değildir ama, desenin altına imzayı atmış olan her kimse buradaki ‘esinlenme’yi (!) ayyuka çıkartmıştır.

Olsun, yine de hoşuma gitti ve o ihtiyarlık gözlüklerimi düzelterek tekrar baktım.

*

BİRDEN, Egon Schiele’ye duyduğum delice düşkünlüğü bilen ve vitrindeki desenle Avusturyalı dáhi arasındaki ilintiyi hemen kuracak kadar sanat ve estetik dağarcığına sahip olan refakátçim, ‘girelim’ dedi.

Eh, sırtımızda yumurta küfesi yok ya, girdik.

İçerideki resim ve desenler de aşağı yukarı aynı tarzdı. Galeri sahibesinin anlattığına göre de, altlarına imza atan kimse adı sanı henüz pek duyulmamış genç bir hanım ressammış.

Sonra, ben o içeridekileri biraz daha incemeyi sürdürürken refakátçimin yine o galeri sahibesiyle bir şeyler fısıldaştığını farkedip ‘n’oluyor’ diye döndüğüm an birden gördüm ki, deseni vitrindeki yerinden almış olan kadın bunu kırılmaz ambalajla paketlemektedir.

Aynı anda da aynı refakátçim yanıma gelip, ‘Yılbaşına daha iki hafta var ama, işte şimdiden senin hediye faslını savmış oldum’ demez mi!

*

HADİ buyrun bakalım! Şimdi ne diyeyim, nasıl davranayım, ne söyleyeyim?

Teşekkürün dışında bir şey söylemedim. Daha doğrusu, söyleyemedim.

Okkalı bûse kondurdum ve sonra alelacele eve dönüp, kendi kendime ‘Turuncumtırak Çoraplı Kız’ diye vaftiz ettiğim deseni çalışma masamın üstüne astım.

İki haftadır flörtvari bakışıyoruz ve ona durmadan, ‘Peki, işte yılbaşı geldi geliyor ve ben, seni bana hediye etmiş olan refakátçiye ne hediye almalıyım’ diye soruyorum.

Armağanlı veya armağansız yeni yılınız kutlu olsun ama, ben yukarıdaki hayati sorunu hálá çözümleyemediğimden şu ‘hediye meselesi’ne gelecek pazar da değinmek istiyorum.
X