Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Türkiye'de büyümenin ekonomik ve siyasi ikilemleri

    BBC Türkçe
    21.01.2011 - 15:49 | Son Güncelleme:

    Türkiye, hızlı ekonomik iyileşmesinden haklı bir memnuniyet duyabilir. Her ülke gibi, ekonomik krizden etkilenen ve 2009'un başlarında üretimi yüzde 15 oranında küçülen Türkiye, kriz öncesi ekonomik durumunun ilerisine geçmiş durumda.

    Türkiyede büyümenin ekonomik ve siyasi ikilemleri       

     

    Türkiye'de yaşananlar, gelişmekte olan ülkeler için tanıdık bir öykü: Çin, Brezilya ve diğerleri hızlı şeritlerine geri dönerken, Amerika ve Avrupa vites değiştiremiyor.   

     

    Ancak daha yakından bakınca görülen, Türkiye'nin kriz kaygılarının yerini, büyüme dönemine özgü yeni kaygıların aldığı görülüyor.

    Nitekim, iyileşme dönemi hem ekonomistler, hem de siyasetçiler için zorlu ikilemleri beraberinde getiriyor.

     

    İyi bir kriz

    Avusturya merkezli yatırım şirketi Ithuba Capital'dan Martin Blum, "Türkiye kendi krizini birkaç sene erken yaşadığı için şanslıydı." diyor.

     

    2001 yılında piyasalarda büyük değer kaybeden para birimi, çoğu iflas eden bankaların ciddi zayıflıklarını ortaya çıkarmıştı.

    2008 yılında küresel ekonomik kriz baş gösterdiğinde ise Türkiye, Batının yeni başladığı kemer sıkma ve borç azaltma diyetinin sonuna yaklaşıyordu.

     

    Blum, bu sayede ülkenin elden geçirilmiş bankalarının Lehman Brothers fiyaskosunu oldukça iyi atlattığını söylüyor.

     

    Bunun yanı sıra, yıllarca uygulanan kısıntılar, ülkenin ekonomisinin çok daha kontrol edilebilir olmasını sağladı.

     

    İstanbul'daki HSBC'de ekonomist olarak çalışan Doktor Murat Ülgen, "Türkiye'de borç oranları çok düşük, buna, hanehalkı borcu, özel sektör borçları ve kamu borçları dahil" diyor.

     

    Bu da, 2008 krizi sırasında küresel ucuz para kaynağı hızla kuruduğunda, Türkiye'nin durumdan fazla rahatsız olmamasını sağladı.

     

    Kredi musluğunun yeniden sonuna kadar açılmasıyla da, çok hızlı bir büyüme oranı yakalandı.

     

    'Hayır, teşekkürler'

    O halde, sorun nedir?

     

    Sorun özetle, paranın nereden geldiği ve nereye gidiyor olduğu.

     

    Dış yatırımın çoğu ucuz kredilere gidiyor

     

    Türkiye'ye dışarıdan ucuz para akıyor.

     

    Düşük faiz oranları, Batıyı borç almanın kolay olduğu, ancak yatırım yapmak için çekici olmayan bir yer haline getirdi.

    Dolayısıyla, diğer büyüyen pazarlar gibi, Türkiye de, dış yatırımcıların artan ilgisiyle karşı karşıya.

     

    Ülkeye giren para da, Türk lirasının değerini artırıyor, böylece ihracatçıların rekabet etmesini zorlaştırıp, ithal ürünlerin Türkiye'deki tüketiciler için daha ucuz olmasına yol açıyor.

     

    Eğer akıllıca yatırımlar yapılırsa, dışarıdan gelen bu para, Türkiye ekonomisinin daha üretken olmasını sağlayabilir.

    Hükümetin özelleştirme programını yeniden başlatmasının tek nedeni de bu.

     

    Ancak bu paranın çoğu, ucuz kredilere gidiyor ve hala düşük olmakla birlikte, borç oranları yükselmeye başlıyor.

    Doktor Ülgen, "Ticari ve ipotek borçları büyüyor" diyor.

     

    Ülgen'e göre, "Çok düşük olan gerçek faiz oranları, kredi arz ve talebini artırıyor."

     

    Kolay kredi alınabilmesi, bir yandan inşaat sektörünün atılım yapmasını sağladı. Bir yandan da, Türkiye'deki hanehalkı, daha fazla borç almaya, daha az tasarruf ve daha fazla harcama yapmaya başladı.

     

    Bu da, ülkeyi büyük bir ticari açığa geri götürebilir.

     

    Zor dengeler

    Ortaya çıkan resim, rahatsız edici ölçüde tanıdık.

    Söz konusu olan, Batıda gözyaşlarıyla biten kredi krizinin başlangıcı.

     

    Ancak en kötü ikilem, Türkiye'de Merkez Bankası'nın bu durumda ne yapacağı.

     

    Eğer faiz oranları düşürülürse, hanehalkı harcamalarının enflasyonu iki basamaklı rakamlara doğru götürdüğü bir dönemde, Türkler için borç almak ve harcama yapmak daha da kolaylaşmış olacak.

     

    Eğer faiz oranları yükseltilirse, Türk lirası yabancı yatırımcılar için daha da çekici hale gelecek, değeri artan liranın rekabet etme gücü azalacak ve kredi balonu büyüyecek.

     

    Morgan Stanley'den baş ekonomist Tevfik Aksoy, Merkez Bankası'nın çözümünü "yaratıcı para politikaları" olarak tanımlıyor.

    Merkez Bankası, dış yatırımcıları uzakta tutmak amacıyla faiz oranlarını düşürdü; ancak bir yandan da bankalar tarafından verilecek borçları daha sıkı kontrollere tabi tutmaya başladı.

     

    Aksoy, bu alışılmadık çözümün işe yarayıp yaramayacağı konusunda fikir birliği olmadığını söylüyor: "Sorun, dışarıda çok fazla değişken olması."

     

    Aksoy'un kast ettiği değişkenler arasında, para birimi savaşları ve küresel ticari blokların birbirleriyle rekabet halinde para birimlerinin değerini düşürmesi de var.

     

    AB üyeliği 'inadı'

    Büyüme, bir yandan da çok daha uzun süredir devam eden diplomatik denge sorunlarını ortaya çıkarıyor.

     

    Erdoğan'a göre, Türkiye'nin AB üyeliği olması gereken yolda

    Türkiye, Avrupa Birliği üyeliğine aday.

     

    Ancak yakın geçmişte Wikileaks'in sızdırdığı belgelerin ortaya koyduğu üzere, Fransa ve Avusturya, Ankara'nın tam üyeliğine izin vermeyi düşünmüyor.

     

    Türkiye, Avrupa Birliği ile serbest ticaret anlaşması imzalamış durumda.

     

    Ülkenin ekonomisi hızla ilerler ve Avrupa borç kriziyle boğuşurken, 'Neden Türkiye AB üyeliğiyle uğraşsın' sorusu akla gelebilir.

    Yakın zamana kadar Ankara'da görev yapan Avrupalı bir diplomat, bu soruyu çoğu Türkün sorduğunu belirtiyor.

     

    Diplomata göre, "Eğer Türklerin ne düşündüğünü sorarsanız, Türkiye'ye daha çok güveniyorlar ve AB daha az çekici geliyor."

    Ancak görünen, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, üyeliğin gösterilmeye değer bir çaba olduğunu düşündüğü.

     

    AB müzakerelerinin yolunda gittiğinde ısrar eden Erdoğan'ın Wikileaks tarafından sızdırılan belgelere gösterdiği aşırı tepki ise, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad gibi, belgelerin gerçekliğini sorgulamak olmuştu.

     

    Peki, Türkiye'nin kendisini kabul etmeyen bu kulübe dahil olmaktaki ısrarı neden?

     

    AB'nin onay mührü

    Doktor Ülgen, "Avrupa Birliği demokrasi, kurumların iyileştirilmesi ve sosyal gelişme anlamına geliyor" diyor.

     

    Muhalefet partileri ve ordu, gizli İslamcı bir gündemi olduğunu söyledikleri AKP'ye şüpheyle yaklaşıyor.

     

    Avrupalı diplomat da, bir sonraki parlama noktasının AKP'nin kamuda başörtüsü takılmasına dair yasağı kaldırması olacağını söylüyor.

     

    Haziran ayında yapılacak ve AKP'nin kazanması beklenen genel seçimlerden önce gelecek böyle bir değişiklik, AKP'nin asıl seçmenlerini mutlu ederken, muhalefeti bölecektir.

     

    Ancak asıl mücadele, Erdoğan'ın getirmek istediği, hükümeti ordu, mahkemeler ve meclise karşı güçlendiren anayasal reformlar üzerinden yaşanıyor.

     

    "AB'nin bu siyasi reform taleplerini orduyu ve daha laik olan yargıyı kontrol altında tutmak için kullanıyorlar," diyor Avrupalı diplomat.

     

    Avrupa Komisyonu'nun onayının kritik önemi nedeniyle de, Ankara, ülkenin AB adaylığının yolunda gittiği izlenimini ayakta tutmakta kararlı.

     

    Özel sektörün çıkarları

    O halde, AB üyeliği hükümetin siyasi rakiplerini geride bırakmak için oynadığı bir oyun mu yalnızca?

     

    Öyle olmayabilir.

     

    Türkiye'nin kamu teminleri ve çevre konusunda Avrupa standartlarını uygulaması, aynı zamanda tekelleri sona erdirmesi gerekecek.

     

    Avrupalı diplomata göre, Türkiye ekonomisinin çoğu aile holdinglerinin kontrolünde olduğu için, hükümet özel sektör denetimini güçlendirmek ve rekabeti artırmak konusunda güçlü muhalefetle karşılaşabilir.

     

    Ancak Aksoy, özel sektörün herhangi bir kısmının AB'yi tehdit olarak görmediğini düşünüyor.

     

    Kalkışa hazır

    Ancak ne olursa olsun, Türkiye'nin önemli bir kısmı, şimdi büyük fırsatlar için Avrupa'ya değil, ülkenin Müslüman komşularına dönmüş durumda.

     

    Burada, yüz yıl önce, Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul'dan yönetilen ülkeler var.

     

    Wikileaks'in sızdırdığı belgeler, Amerikalı bir diplomatın, Türkiye'nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun 'Yeni Osmanlı'cı bakışından duyduğu rahatsızlığı ortaya koymuştu.

     

    Ancak bu bakış, ideolojik olduğu kadar, Türkiye'nin ekonomik ve siyasi ihtiyaçlarına dair gerçekçi bir yaklaşıma dayalı da olabilir.

     

    Aksoy, "Orta doğu ciddi ihracat imkanları sunuyor" diyor ve ekliyor:

     

    "Türkiye Batıya açılan kritik bir kapı görevi görmeye devam ediyor. Ayrıca, bölge için en önemli işlenmiş ve işlenmemiş gıda, inşaat hizmetleri ve otomotiv tedarikçilerinden."

     

    Bunun en önemli örneklerinden biri de TAV.

     

    1997 yılında İstanbul Atatürk havaalanına yeni bir terminal yapılması ve işletilmesi için kurulan şirketin, Tunus'tan Umman'a, ikincil işletmeleri var.

     

    TAV, Mısır, Makedonya ve Gürcistan da dahil birçok ülkede, havaalanı inşa etti.

     

    Avrupa piyasaları, anlaşılmaz görünen bir yabancıya kapalı kalırken, TAV, Osmanlı'nın eski oyun sahasında ön saflarda.

     

     

     

     

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı