Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Türkiye’yi İran-Sudan parantezinden çıkartmak...

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kararı ile 4 Mart 2009 tarihinden itibaren “insanlığa karşı işlenmiş suçlar”dan ötürü “savaş suçlusu” olarak tutuklanması gereken Sudan Devlet Başkanı General Ömer el-Beşir’in yarın İstanbul’a gelecek olması, kim ne derse desin, Türkiye’yi zora soktu.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “daveti yapan İKÖ (İslam Konferansı Örgütü), biz değiliz” cinsinden “prosedür açıklaması” durumu kurtarmaz.

Tıpkı AB ile ilişkilerinde birçok haklı zemine dayanabilecek Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu konudaki AB uyarısını “onlara ne oluyor?” diye karşılamasının da durumu kurtarmayacağı, hatta ağırlaştıracağı gibi.

Ayrıca, 2002 yılında imzalanan Roma Sözleşmesi’ne göre oluşturulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ilişkin o sözleşmeyi Türkiye’nin imzalamamış olması, Türkiye’nin yanısıra ABD’nin de sözleşmeyi imzalamaktan kaçınmış olması da durumu kurtaramaz.

ABD, Bush yönetimince Irak’ta “savaş suçu işledi” gerekçesiyle mahkemeye sevkedilmekten çekindiği için imzadan kaçındı. ABD’nin hali “kötü emsal emsal olmaz” hükmüne uygun düşüyor. Kaldı ki, Türkiye, AB tarafından altında BM üyesi 139 ülkenin imzası bulunan Roma Sözleşmesi’ni imzalamaya teşvik ediliyor.

“Abdestinden emin olan” bir ülke, Roma Sözleşmesi’ni imzalar ve dolayısıyla “Bize ne; biz Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf değiliz. İKÖ davetlisi olarak İstanbul’a gelecek olan savaş suçlusunu konuk ederiz” gibi bir tutum içine girmez.

Türkiye diplomasisi bakımından “sorunlu” bir duruma yol açan “Ömer el-Beşir vakası”, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın çok yakın geçmişte, bir başka “sorunlu konuk” olan İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad’a ilişkin özensiz sarfedilmiş dostluk beyanı nedeniyle, dış dünyada daha da sıkıntılı bir “Türkiye fotoğrafı”na yol açacak.

Türkiye’de iktidar partisi, iki muhalefet partisi CHP ve MHP’den “daha demokratik” olduğu için, aslında herhangi demokratik bir ülkede muhalefetin iktidarı haklı olarak sarsabileceği “Ömer el-Beşir vakası” ve “Ahmedinejad’a muhabbet” gibi durumlarda, muhalefetten muhalefet beklemek mümkün değil.

Kamu vicdanı ve insan hakları namına konuşmak, ister istemez, “sivil toplum”un bir bölümüne kalıyor.

***          ***       ***

Tayyip Erdoğan’ın Tahran ziyareti öncesinde İngiliz Guardian gazetesinde yayımlanan sözleri önemli dış politika zaaflarının göstergesiydi. Türkiye’nin “ıslak imza” üzerinde şekillenenen başdöndürücü siyaset gündemi, konuya yeterince eğilmeyi engelledi.

Başbakan, bir soru üzerine “İran, hiç kuşkusuz dostumuzdur” dedikten sonra sözü Ahmedinejad”a getirerek “Onunla bir dost oarak bugüne dek çok iyi ilişkilerimiz oldu ve onunla hiçbir zorluk yaşamadık” cevabını verdi.

Erdoğan, kendisi dahil, Türkiye’nin yöneticilerinin Ahmedinejad’a kirli Haziran seçimlerinde herkesten önce apartopar tebrik mesajı gönderilmesini ise “ikili ilişkilerin gereği” olarak niteleyerek “Sayın Ahmedinejad, resmi olmasa da büyük oy farkıyla galip ilan edilmişti ve daha önce görüştüğümüz birisi olduğu için onu arayarak tebrik ettik. Daha sonra seçildiği resmen ilan edildi, güven oyu aldı ve biz buna özel bir önem atfediyoruz. Bu bizim dış politikamızın bir temel ilkesidir” sözleriyle açıkladı.

The Guardian gazetesi, Tayyip Erdoğan ile mülakatı sayfalarına taşırken bir de şu bölüme yer vermişti: “İran’ın nükleer silah edinmeye çalıştığına ilişkin Batılı suçlamaların üzerine su dökerek şöyle dedi: ‘İran bir silah üretmeye çalışmadığını söylüyor. Sadece enerji amacıyla nükleer güç elde etmek üzerinde çalışıyorlar.”

Khamenei-Ahmedinejad İran’ına Tayyip Erdoğan ölçüsünde, ölçü kaçırarak “kefil olan” ne Batılı ve ne de bir Ortadoğulu lider bulmak kolay değil.

Ayrıca, Tayyip Erdoğan’ın özellikle şu andaki İran yönetimine “kefaleti” çok doğru da değil.

Seçimden sonraki gelişmeler Khamenei-Ahmedinejad rejiminin İran halkı nezdindeki “meşruiyeti”ne son verdi. Guardian, şöyle yazmıştı:

“Seçimden bu yana, İran,eylemcilerin, öğrencilerin ve gazetecilerin tutuklandığı ve yargılandığı muhaliflere yönelik çok sert bir baskı ve sindirme gerçekleşti. Gözaltına alınanlar arasında cezaevinde ölenler oldu ve işkence ve ırza geçme iddiaları ortaya atıldı. Bu davranışlara maruz kalanların bir kısmının Türkiye’ye iltica ettikleri iddia edildi.

Fakat Erdoğan, seçim sonrası baskı ve sindirme konusuna ev sahipleriyle girmeyeceğini, bunun İran’ın içişlerine ‘müdahale’ anlamı taşıyacağını belirtti.”

“Realpolitik”in Türkiye’yi İran rejimi önünde düşürdüğü sevimsiz durumlar olabileceğinin farkındayız. Ancak, bu “rejim”e “kefil” olmayı gerektirmiyor. “Ölçünün kaçırılması”ndan ya da “ayarlanmaması”ndan kastımız bu.

***             ***           ***

4 Kasım Çarşamba günü Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin 1979’daki işgalinin 30. Yıldönümüydü. Bu amaçla her yıl yapılan gösteriler, birden yön değiştirdi ve “Diktatör Khamenei’e Hayır” sloganın atıldığı ve başta Tahran Üniversitesi, başkentin her yanını kaplayan Ahmedinejad dahil yönetime karşı muazzam bir halk hareketine dönüştü. Elbette şiddet kullanılarak bastırıldı.

Twitter üzerinden saat be saat gösterileri, boyutlarını, Tahran’ın neresinde nasıl cereyan ettiğini izleyebildim. Tahran’ı iyi-kötü bildiğim için çapının ne kadar geniş olduğunu anlayabildim.

Daha o gün İran’a ilişkin İranlıların internet bloglarında, “Muhalefetin, seçimin ertesi günü olduğundan da daha güçlü ve canlı olduğunun ortaya çıktığını” okudum.

İran’da “rejimin meşruiyeti” kendi halkı nezdinde sona ermiştir ve rejim, tıpkı Şah rejiminin son zamanları gibi sadece “güvenlik güçleri ve istihbarat örgütleri”ne ve onların “şiddet” yoluyla sindirmesine dayalı hale gelmiştir.

İran bundan bir yıl önceki İran olmaktan çıktı. Zayıflamış bir ülke.

Komşumuz ve dostumuz. İran’ın esenliğini elbette isteriz ve istemeliyiz. Mevcut rejim işbaşında durdukça, devletlararası ilişkilerde onu muhatap almaktan da kaçınılamaz.

Ne var ki, Ahmedinejad’ı herkesin önüne geçerek pohpohlamak da Türkiye’nin halkın demokratik desteğiyle işbaşında bulunan yöneticilerine yakışmaz.

Sudan’ın askeri darbeyle işbaşına gelmiş ve “dünya demokrasi ailesi” nezdinde “savaş suçlusu” olan liderine toz kondurmamanın da, Türkiye’nin yöneticilerine yakışmadığı gibi.

Bu “ölçüsüzlük” ve “ayarsızlık”, Türkiye’nin son dönem doğru dış politikasına gölge düşüreceği için, sadece “ahlaki” olarak değil, “siyaseten” de yanlıştır...

X