Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Türkiye’nin Suriye doğruları ve yanlışları…

“… Kamışlı ile Musul ayrı düşer. Yanlış örülmüş duvarlar o sınırları belirlemiş. Saygı duyalım. Ama Avrupa’daki sınırlar gibi önemsiz kılalım. Ekonomik ve kültürel sınırlar doğallaşmalı… Ben daha büyük bir puzzle söyleyeyim: Ortadoğu puzzle’ı. Bunu öyle bir çizelim ki, daha küçük ölçeklere bölünmek değil de daha büyük ölçeklerde bir araya gelelim.”

Bu sözler Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na ait. İlk harfinden son harfine kadar imzamı atarım. Tümüyle mutabıkım.

Suriye’de sınır boyundaki Kürt nüfusunun dağılımına ilişkin çizdiği şu tablo da bazı eksiklerine rağmen, büyük ölçüde doğru:

“Kamışlı’dan başlayalım, Nusaybin’in karşısına gelen bölgede Kürt nüfusu var. Oradan Suruç’un karşısına kadar Araplar, Kobani’de Kürtler, sonra Araplar ve Türkmenler başlar. Afrin’de bir paket daha Kürt düşünün. Oradan güneye iniyorsunuz Hatay’a doğru sadece Sünni Araplar var. İdlib’in güneybatısında biraz daha Kürt var. Sonra da Bayır Bucak Türkmenlerinin yeri başlar. Yani 900 km’lik bir blok yok. Bütün bu coğrafyanın arkasındaki beyin şehir Halep… Merkezi hükümet gücünü kaybedince de facto alanlar ortaya çıktı.”

Bakan, Halep için “Bu kadim şehirde üzerime güneş doğmamıştır. Bu kente aşığım. Olağanüstü bir yerdir” demiş; bu konuda da aynı duyguları paylaşıyorum. Ben de Halep’e aşığımdır. Olağanüstü bir şehirdir gerçekten de Halep.

Ama, Halep için böyle duygulara sahip ve Türkiye Dışişleri Bakanı sıfatı taşıyan kişinin “Fakat bugün o şehir top ve tank atışları altında yıkılıyor. BM Genel Sekreteri ile konuşurken UNESCO’yu harekete geçirme konusunda mutabakata vardık” demesi, kusura bakmasın ama laf değildir. Halep’te yıkımın ve katliamın önüne UNESCO ile geçilemeyeceğini Dışişleri Bakanı Davutoğlu herhalde biliyordur.

Türkiye’nin Suriye politikasının temel sorunu, muhalefetin eleştirdiği yönde değil. Temel sorun, yanıltıcı olmasında. Suriye halkına ve bölge kamuoylarına öyle bir izlenim verildi ki, verilen izlenimin gereği yerine getirilemiyor.

Başbakan, “Bir daha Hama’ya müsaade etmeyeceğiz” demişti; önceki gün de Davutoğlu da, “Keşke bugünkü gücümüzde olsak da Halepçe’yi engelleyebilseydik. Halepçe’den utanç duydum, keşke o zaman durdurabilseydik” diye konuşuyor.

Madem bugünkü gücümüz, o gün (yani 1988’de) olsaydı, Halepçe’yi durdurabilirdik; bu gücü Halep için kullanın bari.

Halepçe’de olmadı; Halep kurtulsun bari.

Bu sözler Türkiye Dışişleri Bakanı tarafından söylenince, Halep’te katliama engel olunacağı sanılır. Türkiye’den bunu bekleyen, katliamın önüne geçebileceğine inanan var mı gerçekten?

Temel sorun bu; vaadler ve iddialar ile somut uygulamanın, izlenen politikanın uyuşmaması. Temel itirazımız, temel eleştirimiz de bu.

İnandırıcılık zaafı var.  Örneğin “de facto otoriteler oluşmasına”, bir başka deyişle “Suriye’nin Lübnanlaşması” tehlikesine dikkat çektiği noktalarda bu zaaf daha da belirginleşiyor. Davutoğlu, PYD’den söz ederken, “Çok büyük çelişki içindeler. Önce Esad ile işbirliği yaptılar şimdi o boşluktan istifade etmeye çalışıyorlar” diyor.

Söyledikleri kısmen doğru. PYD böyle yaptı. Ama Mesut Barzani’nin etkisi altında olduğu varsayılan çatı örgütü “Kürt Ulusal Konseyi” de hiçbir vakit topa doğrudan girmedi. Türkiye’nin tüm çabalarına karşı SUK’a katılmadı. Niçin katılmadı? Türkiye’nin ve Arap milliyetçi-İslamcı eğilimlerin etkisindeki SUK, Baas sonrası Kürt hakları için KUK’u bir türlü tatmin edemedi de onun için.

Yani, sadece değil, genel olarak Suriyeli Kürtler, SUK’a entegre olmadı, birlikte hareket etmedi. Mesut Barzani de öyle olması için pek gayret göstermedi.

Şimdi Suriye Kürtleri ve bu arada PYD kalkıp, “Esad ile birlikte olmak konusunda ağzını açıp söz söyleyecek en son yer Türk hükümetidir. Suriye’deki Baas rejimine ve bizzat Başşar’a kol kanat geren, o rejimin meşrulaştırmak için elinden geleni yapan Türkiye olmamış mıdır? Refik Hariri suikastında bütün yollar fail olarak Şam’a çıkarken, Suriye rejimi tam bir tecrite sürüklenirken Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve 62 kez gitmiş olmakla övünen Dışişleri Bakanı Şam’a akın etmemişler miydi? Suriye’nin oksijen tüpü uluslararası politikada Türkiye olmamış mıydı?” dese, yanlış mıdır? Böyle olmamış mıdır?

Yıllar yılı, Başşar’ın Suriye, bir takım PKK’lileri Türkiye’ye teslim etmedi mi? Türkiye’nin Başşar ile ipleri tümden koparması daha bir yıl olmadı. PYD’nin Şam’la ilişkisiyse, hiçbir vakit Ankara-Şam kadar yakın ve sağlam değildi.

“Suriye’nin Lübnanlaşması” tehlikesine gelince… Geldi bile. Çünkü “merkezi otorite”  büyük ölçüde çöktü, Ülkenin birçok yerinde kontrolü kaybetti. Şam’ı elinde tutsa bile, Halep çevresini yitirse, Suriye kendiliğinden “Lübnanlaşmış” olacak. Suriye’nin Şam başkentli “birleşik hali”ne, belki de uzun yıllar sonra geri dönülecek.

Bu zaman zarfında, isteseniz de istemeseniz de, beğenseniz de beğenmeseniz de, “de facto” yönetimler oluşacak. Kürtler de tümüyle hükmettikleri alanda kendilerini yönetecekler. Bu, “bağımsız Kürt devleti” ya da “ikinci Kürdistan” demek değil. “Birleşik Suriye” gerçekleştiğinde, “Kürt özerkliği”nin temellerinin atılması demek. Şu dönemin Suriye’sinde Kürtler için  “Hayır, kendilerini yönetmesinler” diyebilir misiniz?

Ortadoğu’da kimlikler özgürleşmeden, Ahmet Davutoğlu ile “ortak rüyamız” olan “daha büyük ölçeklerde bir araya gelmek” mümkün olamaz…


Türkiye’nin utanç verici yargı sicilinin simgesi haline gelen Pınar Selek davası yarın tekrar görülecek. Bu amaçla, “Hala Tanığız Platformu”nun duyurusuna yer veriyorum:

Sosyolog-yazar Pınar Selek’in üç kez beraat ettigi Mısır Çars¸ısı davası ile birles¸en diger davalardaki usul eksikliklerinin tamamlanmasına ilis¸kin yeni durus¸ma, 1 Agustos 2012 Çars¸amba günü 09.50’de Çaglayan adliyesinde I·stanbul 12. Agır Ceza Mahkemesi'nde görülecek.
Hatırlanacagı üzere, Pınar Selek’in üst üste beraatine ragmen tam on dört yıldır psikolojik bir is¸kence olarak sürdürülen davanın son durus¸masında Savcılık makamı yeni mütalaa vererek agırlas¸tırılmıs¸ müebbet hapis istemis¸, “yok hükmünde”ki bu mütalaa hukuk dünyası ve kamuoyunda büyük tepkiyle kars¸ılanmıs¸tı.
Türkiye demokrasisine hukuk eliyle yara aldıran birtakım gelis¸melerin arttıgı bir?dönemde Pınar Selek ismini yıpratma gayretlerinin olabileceginin bilinciyle her zamanki dayanıs¸mamızı yinelemenin önemine inanıyoruz. Tabu ve tehlikeli addedilen konularda bilimsel çalıs¸malarını sürdüren, anti-militarist barıs¸çı durus¸undan bir an bile taviz vermeyen Pınar Selek, on dört yıl boyunca düzmece imajlar, dosyalara dogrudan müdahaleler, karartılan deliller, iftira ve karalamalarla kus¸atıldı. Kis¸ilik katli sayılacak bu giris¸imler, kamuoyunun duyarlılıgı ve Pınar Selek’in berrak durus¸u sayesinde asla bas¸arıya ulas¸amadı.
S¸imdi bir kez daha 1 Agustos’taki durus¸maya katılarak Pınar Selek için hep birlikte nihai beraat talep ediyoruz. Adalet mücadelemizi sabırla ve kararlılıkla, sonuna kadar sürdürecegiz.
1 Agustos saat 09:30'da Çaglayan adliyesinde bulus¸uyoruz.

X