Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Türkiye’nin “sıcak yaz” yürüyüşü…

Anayasa Hukuku Profesörü Serap Yazıcı’nın “YSK yetkisini aştı” değerlendirmesine, gerekçelerine bakıldığı takdirde makul bir itiraz olabilir mi?

Prof. Yazıcı bu değerlendirmesini şöyle gerekçelendiriyor:
“1987 yılında yapılan düzenleme ile Anayasa değişikliğinin, kanunlaşmasını takip eden 120’inci günü izleyen ilk pazar günü referandum yapılır. Ancak bu kural değiştirilerek süre 120 günden 60 güne indirilmiştir. YSK’nın verdiği karar hukuka uygun bir karar değil. Çünkü şu anda yürürlükte bulunan kanuna göre Anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulma tarihi bu değişikliğin Resmi Gazete’de yayımlanmasını takip eden 60’ıncı günü izleyen ilk pazardır. Dolayısıyla yürürlükte böyle bir kural varsa, YSK yürürlükten kaldırılmış olan bir kanunun hükmüne dayanarak karar veremez. YSK yetkisini aşan bir karar verdi.”
Bu kadar basit. Hukuk yorumları çok tartışmalı olsa ve karmaşık gözükse bile, bazen, bu kadar yalın ve basit olabiliyorlar.
Dolayısıyla, YSK’nın “hukuki” değil “siyasi” bir karar verdiği apaçık.
Yüksek yargı, epey bir süredir, hukuktan ayrılarak “ideolojik” ve “siyasi” kararlar üreten kurumları temsil eder hale geldi. YSK’nın bu konudaki öncülü Anayasa Mahkemesi. Hukuk dışı ve “siyasal nitelikteki” kararlarının başında 2007’deki mahut “367 kararı” geliyor. Anayasa Mahkemesi, 411 oyla TBMM’nin kabul ettiği, kimilerinin “Kaosa kalkan 411 el” manşetiyle TBMM’ye başkaldırdığı anayasa değişikliğini iptal etmesiyle “yetki gaspı”nın bir başka örneğini vermişti. Bütün bunlar, bir yandan da, ve “yargı”nın yasama ve yürütmenin üzerine çıkarak “kuvvetler ayrılığı”nı ihlal etmesini ifade ediyordu.
AİHM’den dönen Yargıtay’da onanmış kararları da eklerseniz, Türkiye’de yüksek yargının pek iç açıcı bir profil çizmediği görülür.
Yani, Türkiye’de “yüksek yargı”, bir “hukuk dağıtım mekanizması” olmaktan çıkıp, bir “ideolojik-siyasi şato” haline geleli epey zaman oldu.
O nedenle, CHP, Anayasa Mahkemesi’ne başvuracağını duyurduğu vakit, halkın önemli bir bölümü Anayasa Mahkemesi’nin CHP’nin bir “alt-komisyonu” gibi çalışarak karar verecek olmasından, yakın geçmişteki örneklere bakarak kaygı duyuyor.
Bu köşede dünkü yazımızda bu “olgu”yu vurgulamaya çalışmıştık.
***               ***           ***
Şöyle yazmıştık:
“ Referandum tarihinin parantezi, sanılandan daha fazla açıldığına göre ‘parantez’in içine çok sayıda ‘provokasyon’un sığdırılması, siyaset sahnesinin yeniden dizaynı gibi hesapların da yürürlüğe konulabilmesi için yeterli süre bulunacak demektir.”
Ve de şöyle:
Elbette, bu ‘çerçeve’ içine Ak Parti’ye yönelik ‘kapatma davası’ açılmasından, Anayasa Mahkemesi’nin yine bir tür ‘yetki gaspı’ yaparak Anayasa değişikliklerini iptali ihtimali de sığabilir. CHP, bugün Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor.
Anayasa Mahkemesi’nin ‘CHP kaynaklı’ başvurularını geri çevirme alışkanlığı bulunmayan sicili, Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin bir ‘siyaset ve hukuk kaosu’ tahminlerini de, ister istemez, besliyor.
Türkiye, önümüzdeki bu yaz, pek ‘tatil’ yapacağa benzemiyor...”
CHP dün Anayasa Mahkemesi’ne başvurusunu yaptı.
“Ankara siyaseti”nin “faullü yönleri” konusundaki öngörüleri son haftalarda sürekli doğrulanmış olan Şamil Tayyar’ın dün Star’da bu konuda yazdıkları eskilerin deyimiyle “calib-i dikkat”.
Şu satırları dikkatle izleyelim:
“Anayasa değişikliği paketini engelleme girişimlerinin sadece parlamentoyla sınırlı kalmayacağı, bu sürecin YSK ve Anayasa Mahkemesi ayaklarının olacağı iddiasını defalarca dile getirdik. Nitekim, YSK, uzun süredir kuşatma altındaydı, görüşme trafiği artmıştı, gelenlerin gidenlerin haddi hesabı yoktu.
YSK’nın bu kararı, maksadı aşan yorumla alınmış Sezer patentli yeni bir 367 kararıdır. İlk rauntta parlamentoda kaybedenler YSK’nın bu kararıyla ikinci raundu kazandılar. Üçüncü raunt, Anayasa Mahkemesi’nde…
CHP, YSK’nın bu kararıyla iptal başvurusunun referandumdan önce 60 gün içinde karara bağlanmama ihtimaline karşı ilâve 60 gün daha kazandı. Böylece, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın paketle ilgili görüşme takvimini referandum sonrasına bırakma ihtimalinin önüne geçilmek isteniyor. Oyun kurucular, Kılıç’ın 4 ay gündemi oyalayamayacağını ve iptal kararının referandumdan önce verileceğini varsayıyorlar.
Gerçi, referandumdan önce yürürlüğe girmemiş anayasa hükümlerinin iptaline ilişkin dava açılamaz ama büyük mütefekkir Sabih Kanadoğlu ve müritleri fetvayı verdiler bile.
Velhasıl oyun devam ediyor.”
Durum bu.
***                 ***            ***
Durum bu ama durumun farkına varılması gereken “vahameti”, Şamil Tayyar’ın asıl şu satırlarında:
“Şu anda referandum sandığının tek güvencesi Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç olarak gözüküyor… Bu ağır sorumluluğu nedeniyle provokatif eylemler de gündeme gelebilir. Haşim Kılıç’ın şu andan itibaren güvenliği daha üst düzeyde sağlanmalıdır.
Anayasa değişikliğini ve demokratik açılımları akamete uğratmak isteyenler, sistemi kullanarak çözüm üretemediklerinden her yola başvurabilirler.”
Benim diyeceğim şu:
1. CHP’yi ve genel başkanlığını odağına alan gelişmeleri bu fotoğraf karesi içinde görmek ve değerlendirmekte yarar var. Deniz Baykal’ın içine girdiği durum nedeniyle boşalttığı genel başkanlık koltuğunu, kısa vâde içinde tekrar o da, bir başkası da doldursa; CHP, görünebilir bir gelecekte “çözüm üretebilecek” bir yapı olmaktan uzaklaşmıştır.
2. Son üç yıl içinde Türkiye halkının “ileri”ye doğru yol almasını, Hrant Dink cinayeti, 367, 27 Nisan e-muhtırası, Ak Parti’yi kapatma girişimi, “İrtica ile Mücadele Planı”, “Poyrazköy”e, vs. vs. kesemedi.
Bu “yürüyüş”, çok muhtemeldir ki, 2010’da da sürecek. Önü kesilemeyecek.
X