Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Türkiye, farklı olduğunu gösterdi

Karikatür krizi, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinde adeta turnesol kağıdı işlevi gördü. Dyarlıklarını gösterme şekli ve tepkileriyle, diğer bazı İslam ülkelerinden ne kadar farklı olduğunu gösterdi. AB’ye nasıl olumlu bir katkıda bulunabileceği bir kez daha ortaya çıktı.

Karikatür krizi, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinde adeta turnesol kağıdı işlevi gördü.

 

Karikatür krizi süresince yaşananlar, Türkiye’nin gerçek yüzünü ortaya koydu.

          

Sayıları birkaç yüzü geçmeyen marjinal bazı grupların kışkırtması, yapay gösterilerdışında, Türk kamuoyunda abartılı tepkiler yaşanmadı. Karikatürler, kamu oyunu çok sinirlendirdi, ancak yüzbinleri sokağa dökmedi. Daha da önemlisi, sokağa dökülenler dahi, tepkilerini ölçülü şekilde yansıttılar. Fikir özgürlüğünün de sınırları olduğu vurgulandı, ancak aynı zamanda, karşı görüşlerini açıklayanlar, olayı yakıp yıkmaya götürmedi. Toplum hareketi uygar çizgiler içinde yaşandı. Trabzon‘daki ne olduğu anlaşılamayan, küçük bir çocuğun işlediği cinayet dahi ters tepki yaptı.

          

Bu sonucun alınmasında, hükümet çok önemli bir rol oynadı.

          

Neresinden bakarsanız bakın, AK Parti din konusunda diğerlerine oranla çok daha duyarlıdır. Buna rağmen, Başbakan başta olmak üzere, hükümet ilk anından itibaren son derece dikkatli davrandı. Yapılan açıklamalar, 192 dünya liderine yollanan mesajlar, İspanyol Başbakanıyla birlikte yayınladıkları ortak mektup ve partinin önde gelenlerinin genel duruşları, Türkiye’nin farkını daha da netleştirdi.

          

Türkiye, bu konudaki sorumluluğunu iyi taşıdı. Tabii bu arada, şanslı bir ülke olduğumuzu da söylemeliyim. Eğer şu sıralarda AK Parti iktidarda değil de, muhalefette olsaydı, Türkiye böyle bir fark gösteremezdi. AKP’liler muhalefet aşkına taraftarını öyle bir sokağa dökerdi ki, nereden geldiğimizi anlayamazdık. İyi ki iktidardaydılar ve ülkeyi yönetmenin sorumluluğunu taşıyorlardı.

          

Avrupa Birliği,Türkiye’nin bu olaydaki tutum farkınıacaba görebildi mi ?

          

Yoksa, herkesi aynı kaba koyup, “müslümanları içimize alırsak, düzenimiz bozulur” ezberi mi tekrar ediliyor, henüz bilemiyorum.

 

Eğer öyleyse, çok yazık.

AB’ ye üye olmuş bir Türkiye’nin, Avrupaya nasıl bir katkıda bulacağının en açık ve somut örneklerini yaşıyoruz.

                                             *                    *                    *

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE İNCE AYAR YAPILIYOR

          

Bir ara ümitsizliğe düşmüştüm.

          

Bu ülkede tam bir fikir özgürlüğünün yerleşemeyeceği, insanların farklı görüşlerini açıkladıkları her fırsatta, başka gerekçelerle cezalandırılacağı hissine kapılmıştım.

          

Özellikle, Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi adeta bir kalkan gibi kullanılıyordu. Eleştiri ile hakaret arasındaki ince çizgi bir türlü doğru dürüst tutturulamıyordu.

          

Yargı (savcı ve yargıçlar), Avrupa Birliği uyum yasalarının ne anlama geldiğini bir türlü hazmedememiş ve hala eski yorumlarını sürdürüyorlardı. Her aldıkları kararda, AB uyum yasalarının Türkiye’ye bol geldiğini düşündükleri ve “vatanı koruma” adına, ellerindeki yasaları en katı şekilde yorumladıkları belli oluyordu.

          

Bu boşluktan yararlananlar da, Milliyetçilik bayrağı altında toplanmış AB karşıtı gruplardı. Bu mücadeleyi de hala sürdürüyorlar. Türkiye’deki AB reformlarına karşı direnişlerini, eskiden nefret ettikleri komünist- sol kesimlerle ittifak yapma pahasına yaygınlaştırıyorlar. Ulusalcılık adı altında, solcusu-sağcısı- komünisti ve dincisi bir cephe kurdular ve dişe diş bir kavga veriyorlar.

          

Bu büyük savaş, özellikle yargının üzerinden yapılıyor.

          

Ulusalcılar, yargıdaki belirsizlikten yararlanmak için bastırıyorlar.

          

İşte bu şekilde, yaklaşık 23 dava açıldı.

          

Orhan Pamuk’un büyük gürültü toplayan davasından tutun da, Ermeni kökenli Genel Yayın Yönetmeni Hırant Dink ve son olarak 5 gazeteci (Hasan Cemal, İsmet Berkan, Haluk Şahin, Murat Belge ve Erol Katırcıoğlu) hakkındaki suç duyuruları hep bu çerçevede yapıldı.

          

Benim gibi düşünenleri korkutan, savcıların başvuruları, AB uyum yasalarına göre değerlendirmeden, hemen mahkemeye havale etmeleri, yargıçların da aynı hataya düşmeleri ve ( veya bilinçli bir tutumla) davayı kabul etmeleriydi.

          

Bu, tam bir hesaplaşma...Türkiyenin Avrupaya gidişini engellemenin hesaplaşması.

          

Bu hesaplaşma hala sürüyor.

          

Ancak bir farkla.

          

Yargı, ilk defa kendi içinde bir ince ayara başladı.

 

En önemli gelişme, bir kaç hafta önce, Adalet Bakanlığının tüm eski genelgelerini iptal etmesi ve 90 adet yeni genelge yayınlayıp, tüm savcı ve yargıçların dikkatini çekmesiydi. Verilen mesaj net: Eski uygulamalar bitmiştir... AB uyum yasalarının ruhuna dikkat etmek şarttır... Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarının önceliği vardır.

          

Ardından, yargının kendi içindeki ince ayar başladı.

          

Yargıtay , daha önceki muhafazakar ve belirsiz yaklaşımları değiştirecek kararlar verdi.

          

Baktık ki, Ulusalcıların başvuruları birer birer reddedilir oldu.AB karşıtları elle tutulur başarı gösteremediler. Bundan da şikayetçiler. Dava açmada liderliği elinden bırakmayan 50 kişilik avukatlar grubu lideri Kemal Kerinçsiz, 32.Gün programında, başarısızlıklarını savcıların yeterince Milliyetçi olmamalarına, Devletin baskısına boyun eğmelerine bağlaması ilginçti.

          

Kesin rakkamlar henüz bilinmiyor, ancak Ulusalcıların suç duyurularından yarısı reddedildi, açılan 23 davanın 5’i beraat ile sonuçlandı. 8‘i mahkumiyetle yargıtaya gitti, ancak bunların da beraat ile biteceğine kesin gözle bakılıyor. Şu ana kadar bir hapse girmiş bir tek kişi yok.Dava başvurularına savcıların verdikleri red yanıtları yüzde 75 oranında arttı.

          

AB ve Demokrasi mücadelesi, başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de yaşanıyor. Uzun bir hesaplaşma yaşanacak ve sonunda- eminim- demokrasi kazanacak. Avrupa Birliğinden beklentimiz de, bu süreç içinde bizlere köstek değil, destek olmasıdır. Özellikle, Avrupa Parlamentosundaki demokrasi yanlılarının, Türkiye üzerinden siyaset yapmak yerine, Demokrasiden yana olan güçlere el uzatmasıdır.

          

Tabii bizlerinde yapmamız gerekenler vardır:

 

-       Devlet, yargı ne kadar ince ayar yaparsa yapsın, başta 301 olmak üzere, ifade özgürlüğünü kapsayan yasalardaki belirsizlikleri mutlaka yok etmelidir.

-       Yargı, artık Sevr kompleksinden kurtulmalı, vatanı koruma görevini değil, yasaları doğru uygulama işlemini benimsemelidir.

-       Medya ve kamuoyu fikir özgürlüğüne daha fazla sahip çıkmalıdır.

X