Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Türk vatandaşlığı Naziler’den kurtardı

    Sefa Kaplan
    30 Ocak 2002 - 02:05Son Güncelleme : 30 Ocak 2002 - 02:05

    Fransa Alman işgali altındayken, 1941 yılında Yahudi olduğu için toplama kampına götürülen Robert-Lazare Rousso, tam iki ay boyunca her gün ölümün gelmesini bekledi. İki ay sonra serbest bırakıldığı haberi geldi. Konsolos Şevket Özdoğancı, Alman makamlarına başvurarak Rousso'nun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu bildirmiş ve serbest bırakılmasını istemişti.

    Bugün 81 yaşında olan Robert-Lazare Rousso, daha sonra kampta kalanların hepsinin Auschwitz'te öldürüldüğünü öğrenecekti. Ünlü yönetmen Steven Spielberg'in ‘‘Schindler'in Listesi’’ filminin geliriyle kurduğu Schindler Vakfı da, bütün bu öykünün filmini yaptı.

    1941 yılının o soğuk Aralık sabahı, Paris'in göbeğindeki o zamanki adıyla Marbeuf, şimdiki adıyla Franklin-Roosevelt Metrosu'ndan Champs-Elysees'ye çıkanlar, durumda bir tuhaflık olduğunu farketmekte gecikmediler. Metro ağzına iki sıra halinde dizilen Alman askerleri, çıkan her yolcuya kimliğini soruyor ve kimliklerinde kırmızı damgayla ‘‘Jew’’ yani ‘‘Yahudi’’ yazanları ayırıyorlardı diğerlerinden. Paris'i işgal eder etmez Yahudiler'i karakollara çağırıp birer birer tesbit ettikleri ve kimliklerine de o kırmızı damgayı bastıkları için pek zor olmuyordu bu.

    Alman askerlerinin biraz ötede bekleyen askeri araca bindirdikleri kişilerden birisi de 20 yaşındaki Robert-Lazare Rousso'ydu. Rousso, 1940 Haziran'ında Almanlar'ın Paris'e girişini gözleriyle görmüştü. Öğrenciydi ama savaş başlayınca okul filan unutulmuştu elbette.

    Askeri araç hareket etti. Kimsenin gidilecek yere ait bir fikri yoktu ama uzun sürmemişti yolculuk. Birkaç sokak ötede bekleyen otobüse teslim edilmişler ve otobüs de yeni ‘‘yolcular’’ını alır almaz yola koyulmuştu. Rousso'yu, bir otobüs dolusu insandan ayıran ‘‘küçük’’ bir fark vardı sadece: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak...

    COMPIEGNE'DEKİ KAMP

    Yaşlısıyla genciyle, erkeğiyle kadınıyla otobüsü dolduran insanların Nazi toplama kamplarına ilişkin duydukları şeyler vardı hiç şüphe yok ki. Bu nedenle, otobüsün kent dışında boş bir alanda durup akşama kadar beklemesi akıllarını karıştırmıştı biraz. Diğer otobüsler de geldikten sonra durum bir miktar açıklığa kavuştu: Yolculuk, asıl şimdi başlıyordu.

    Otobüsler topluca hareket etmiş ve pek de uzun sayılmayacak bir yolculuktan sonra bir tren istasyonuna gelinmişti. İstasyonda bekleyen trene, yine iki sıra Alman askerinin arasından geçilerek binilecek ve gece yarısına doğru da göreni ürperten Royal-Lieue toplama kampına teslim edileceklerdi:

    ‘‘Trenden indikten sonra iki yana sıralanmış silahlı Alman askerlerinin arasından geçerek kampa gittik. Dikenli tel örgülerle çevrili, karanlık bir yerdi kamp. Bizi koğuşlara taksim ettiler. Her koğuşun zemini samanlarla kaplıydı yani yatak filan yoktu, ranzalar sonradan geldi. İlk gecenin nasıl geçtiğini hatırlamıyorum bile.’’

    Kampın koşulları, İtalyan yönetmen Roberto Benigni'nin Oscarlı ‘‘Hayat Güzeldir’’ filminde sevimli hale getirdiği oyunlara müsait değildir pek. Sabah beşte kalkılıyor ve Rousso'nun ifadesiyle, ‘‘kahveye benzemeyen bir kahve’’ içildikten sonra sayıma geçiliyordu. Önce onbaşı, arkasından çavuş, daha sonra da yüzbaşıya aynı tekmil veriliyordu. Kimi gün, üç-dört saati bulduğu bile oluyordu sayımların. Amacın, bir tür işkence olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı. Çünkü feláket bir soğuk vardı ve sayımlar boyunca insanlar ayakta bekletiliyordu:

    ‘‘Aralık 1941, inanılmaz bir kış yaptı Avrupa'da. Biz aşağı-yukarı bin kişiydik. Alman askerlerinin binaları arkada bir yerdeydi. Yemek yoktu. İki ayda kilom düştü 48'e. Fakat galiba bünyem sağlamdı. Çünkü yaşlı bir kadın çok geçmeden öldü, bir başkası soğukta yere düştü ve bir daha kalkamadı. Yaptığımız iş de, dikenli telleri açma işiydi.’’

    TÜRK KONSOLOS DEVREDE

    İki ay sonra, yine bir sabah sayımında görevli onbaşı Robert-Lazare Rousso'nun ismini okuyarak bir adım öne çıkmasını isteyecektir. Russo öne çıktıktan sonra da, ‘‘Battaniyeni, çanağını ve kaşığını al ve beni takip et’’ diyecektir. İki aylık kamp hayatı, böyle götürülen kişilerin bir daha geri dönmediğini ve tel örgülerin kıyısında kurşuna dizildiğini öğretmiştir herkese. Onbaşının arkasından yürüyen Russo da bilincindedir bunun.

    ‘‘Şimdi dışarıda ne olduğunu anlatayım. Ben kaybolunca, babam Yahudiler'in toplandığını öğreniyor ve doğru Türk Konsolosluğu'na gidiyor. Konsolosluğun zaten Yahudiler'in toplandığından haberi varmış. Aralarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup olmadığını araştırıyorlarmış. O gün toplananlar arasında benim bulunduğumu da öğrenmişler. Bunun üzerine Konsolos Şevket Özdoğancı, Alman makamlarına başvurarak, benim toplama kampından çıkarılmamı talep ediyor. Çünkü Türkiye savaşta değildi ve muhtemelen Almanya ile de böyle bir anlaşma yapılmıştı. Bu talep üzerine Almanlar araştırıp benim bulunduğum kampa bir yazı yazıyorlar. Kampa yazının geldiği günün ertesinde çağırıyorlar beni. O sabah, işte o sabah...’’

    ROUSSO SERBEST KALIYOR

    Ne var ki, onbaşının arkasından yürüyen Rousso, bütün bu gelişmelerin farkında bile değildir doğal olarak. Elindeki eşyaları teslim edip önüne uzatılan tapu kayıt defteri gibi bir defteri imzaladıktan sonra kurşuna dizileceğinden hiç şüphesi kalmamıştır. Bu nedenle, kendisine defteri imzalatan albayın, eline bugün bile sakladığı bir belge uzatarak, ‘‘serbestsin’’ demesine hiçbir anlam verememiştir. Üstelik albay, belgenin yanına bir de Paris'e tren bileti eklemiştir. Artık 81 yaşında olan Robert-Lazare Rousso, Teşvikiye'deki antikalarla dolu bir evde, heyecanını gizlemeden anlatıyor başından geçenleri ve şöyle noktalıyor sözlerini:

    ‘‘Daha sonra Türk konsolusluğu memlekete dönmek isteyenlerin bir listesini yaptı. Bizi ay-yıldızlı bir vagona bindirdiler. 11 günde Paris'ten İstanbul'a geldik biz. Kampta kalanların hepsini Auschwitz'e filan gönderip yakmışlar. Bizim Fransız akrabalarımızın hepsi öldü söz gelişi. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğum için sağ kaldım ve fazladan bir 60 yıl yaşadım. Eh, pek de az sayılmaz...’’

    Döndüğünde Türkçe’yi unutmuştu

    10 yaşına kadar İstiklál Caddesi'nde Rum hizmetçilerin bile Fransızca konuştuğu bir evde yaşayan Lazar Rousso, Paris'e gittiği zaman birkaç kelime dışında Türkçe bilmemektedir. O birkaç kelimeyi de Paris'te unutur zaten. Bu nedenle, Türkiye'ye döndüğünde, Sirkeci'den Harbiye Askerlik Şubesi'ne sevkedildiğinde ne yapacağını şaşırır. Araya giren akrabalar ve Askerlik Şubesi'ndeki babacan albay vasıtasıyla bir ay izin verilir kendisine. Doğal olarak bu süre Türkçe öğrenmesine yetmez. Manisa Akhisar'da geçen 41 aylık askerlik döneminde, bir Ermeni arkadaşı tercümanlık yapar kendisine. Bugün mü? Bugün kendine has vurgusuyla şakır şakır Türkçe konuşuyor Lazar Rousso.

    SPIELBERG’DEN SCHINDLER VAKFI

    Ünlü sinema yönetmeni Steven Spielberg, Oscar'lı filmi ‘‘Schindler'in Listesi’’nden elde ettiği gelirle, yeryüzünün diğer ‘‘Schindler’’lerini bulmak için bir vakıf kurdu. Vakfın temsilcileri, Türkiye'ye de gelerek ‘‘Türk Schindler’’i araştırdı. İlk olarak, Rodos'ta görev yaparken pekçok Yahudi'nin Nazi'lerden kurtulmasını sağlayan dönemin Rodos Konsolosu Selahattin Ülkümen ve Robert-Lazare Rousso ile birer söyleşi yaptılar. Ne yazık ki, Rousso'yu kurtaran Konsolos Şevket Özdoğancı hayatta değildi artık. Onun yerine kızı Mina Özdoğancı ile konuştular. Bu arada, 1941 yılında muhtemelen bir Rus torpiliyle Şile önlerinde batırılan ve yüzlerce Romen Yahudi'nin ölümüne sebep olan Struma faciasını da, hadisenin geçtiği yerde ve tanıkların ifadesiyle kaydettiler. İstanbul Film Festivali'nde gösterime girecek olan yarı belgesel filmin, eş zamanlı olarak CNN Türk'te de yayımlanması bekleniyor.
    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı