Gündem Haberleri

    Türk ulusal kimliği

    Doç Dr. Erol Göka
    08.10.2007 - 12:44 | Son Güncelleme:

    Ulusal kimlik, oluşum süreci, bireysel kimlik gibi çok zor ve meşakkatli, uzun yıllar alan, sağlam bir maya gerektiren bir olgu. Bu kimliğin oluşumu için sadece etnisite ve sosyo-biyolojik refleksler kafi gelmez. “Devlet kurmuş halka ‘ulus’; o devletin vatandaşlarına da ‘o ulusal kimlikten’ denir” dedik ama gerçek bir devlet kurmak sonuçta “ulus” olmak, öyle kolayca, bir anda yapılıverecek bir iş değil. Ulus olabilmek için de ortak bir tarih, toprak, mitoloji, bellek, kamu kültürü, ekonomi, herkes için ortak bir hak ve ödevler sistemi yani siyasal bir toplum olarak devleti örgütleyebilecek yüksek bir organizasyon yeteneği gerekiyor. Artık bunları biliyoruz.

    “Türk ulusal kimliği” her ne kadar dillerde yeni yeni dolaşmaya başlayan bir kavramsa da, yüzyıllar içinde bir çok merhaleden geçmiş, birçok farklı isim almış, zaman zaman törpülenmiş, zaman zaman yenilenmiş, hasılı yaşayarak, değişerek, olgunlaşarak, canlılık mahiyeti ile mütenasip biçimde bugünkü halini almış kadim bir “kimlik.”

    Önceki yazıları

    Başlarken

    Türk'ün internet sevdası

    Muhabbet ehliyiz

    Göçebeliğimiz de kendimize özgüdür

    Türkler'in Anadolu'yu yurtlaştırmaları

    Türk göçebeliğinin Osmanlı'daki durumu

    Göçebeyim, göçebesin, göçebeyiz

    Toplumsal yaşantımızda göçebelik görünümleri

    Göçebe Türk'ün psikolojisi

    Türk'ün uygarlık (la) başetme formülü

    Sözlü kültür iyidir iyi olmasına ama

    Okuryazarlık oranımız gerçekte ne kadardır

    Sözlü kültür ayağımızda pranga mı

    Her Türk piknik sever

    Adlarımız ne söyler

    Adlarımız neden Türkçe değil


    Türk kimliğini konuşacağız ama önce

    Devlet kurmuş halka ulus denir



    Biz, yani Türk ulusal kimliği’nin banileri, bin yıldır bu topraklardayız ve buralıyız. Türkiye Cumhuriyeti, bin yıl önce buralara göç etmiş Asyalı, Müslüman ve Türk bir topluluğun ahalisi ile buradaki yerli (otokton) ahalinin bir arada oluşturdukları maya temelinde kurulmuş devletlerin devamı. “Türk ulusal kimliği” de buradaki insanların ortak düşmanları olan Bizans, Haçlılar ve öteki Türklere; Akkoyunlu’ya, Safevi’ye, Memluk’a ve Moğol’a karşı mücadelesi içinde oluşmuş.

    Bu toprakları vatan bellemek, kaderlerinin ortak yanı olan insanlar, Asyalı Müslüman Türk göçmenler ile buranın (belki de sadece nispi olarak, yani yeni gelenlere göre) yerli ahalisi, aynı toprağın, iklimin, coğrafyanın, aynı güneşin, aynı gecenin, aynı tahassüslerin, aynı zevklerin ve aynı korkuların potasında erimiş, ortak bir maya ile bir araya gelmiş ve ulus olmuşlar. Ulus olabilmek, grup-varlığını, iptidai aidiyet ve mensubiyet halinden en üst seviyede bir organik örgütlenmeye yükseltebilmek için bu topraklardaki Hıristiyan ahali Haçlı ile buradaki Türk, öteki Türk ile kavga etmiş.

    Maya oluşumu içinde saydığımız Hıristiyan ahalinin sayısı ve çabasıyla ilgili bir tartışma bizim “maya” nitelememizi ortadan kaldırmaz. Hele hele Hıristiyanların ne kadarının Müslüman olduğu, Türk askerlerinin ne kadarının Hıristiyan kadınlarla evlendikleri konusunun “maya” oluşumuyla doğrudan bir ilgisi yoktur. Hıristiyan ahaliyi dışta tutsak bile, Kürtlerin, Moğol uruklarının, İrani ve Arap toplulukların baştan beri, en azından Müslüman olmak hasebiyle bu maya oluşumuna katkıları tartışılmazdır. Bu bin yıllık müşterek çabanın Birinci Dünya Savaşı dönemeci sonucunda vardığı nokta, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu nedenledir ki, burada oturan herkesin ulusal kimliği, “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı”dır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hür ve eşit vatandaşı olan herkese “Türk” denmelidir.
    Bu noktada projektörlerimizi “Türk” kelimesinin üzerinde biraz daha tutmak, ortaya çıkabilecek kavram kargaşasını önlemek durumundayız. “Türk”, hem bir etnik grubun adıdır; hem de Türkiye Cumhuriyeti’ne adını veren farklı etnisitelerden büyük toplulukların adı. Türkler, bu devletlerin oluşumunda en büyük katkıyı, desteği, emeği vermiş ve sürece önderlik etmiş topluluktur ama dün Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarını olduğu gibi bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ni tek başına kurmuş olan topluluk, tek başına Türk etnik topluluğu değildir. Tıpkı Sultanahmet Camii’ni Sultan Ahmet’in inşa etmemiş olması gibi. Camiye onun adını verdiren şey, onun yönetici vasfı, önderliğidir. Dünyanın her yerinde de devletler, devleti kuran ana grubun adıyla anılır. “Türk” adı bu devleti kuran topluluğa Türkçülük davası güdülerek veya kuran önder grubun kuruculuğunun adım başı bir serzenişi olsun diye verilmemiş, bilakis menşei dışarıda olan bir tabir olarak benimsenmiş, özümsenmiş. Batılıların, tahkir ve tezyif maksatlı kullandıkları “Türk” adı, Cumhuriyetimizin kurucuları tarafından biraz da bu pejoratif anlamına bir tepki olarak benimsenmiş.

    Tam bu noktada üzerine basa basa vurgulamak gerekir ki, Türk seciyesinin, Türk grup davranışının temel özelliklerinden bir tanesi de başka hiçbir toplulukta görülmeyecek düzeyde dinsel hoşgörü sahip olmasının yanı sıra ırkçılıktan uzaklığıdır. Tarihlerinin hiçbir döneminde de böyle bir davayı gütme ihtiyacı hissetmemişlerdir. Tarihte “Türkiye” adına, ilk olarak 12. yüzyılda rastlanır. Batılılar Anadolu topraklarında yaşayan ahalinin büyük çoğunluğunun Türk etnisitesinden olması nedeniyle buraya “Türkiye” demişlerdir. Gerçi Göktürk İmparatorluğu zamanında hemen hemen tüm Türk boyları “Türk” adı altında birleşmişlerdi, onlara Çinliler, Araplar gibi başkaları “Türk” diyorlardı. Biz Anadolu’ya geldikten sonra da, Batılılar, bizi “Türk” diye çağırmaya devam ettiler. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra “Türk” adı, “Müslüman” adıyla özdeş hale getirildi. Bizimle birlikte İranlılar dışındaki Arap, Kürt, Çerkez, Boşnak vs. tüm Müslümanlara “Türk” diyorlardı. Üstelik Batılılar “Türk” adını tamamen olumsuz, pejoratif, yıpratıcı bir anlamda kullanıyorlardı. Cumhuriyetin kurucuları da ataları gibi “Pis Türkler”, “vahşi Türkler”, “barbar Türkler” hitaplarına muhatap oluyorlardı ve bunları bile bile kendilerine atfedilen bu olumsuz sıfatları aynen kabul ettiler. Onların bu hitabına cevaben “Evet, biz Türküz ve Müslümanız!” diyerek bu istihfafın karşısında dimdik durdular. Bu psikolojik satrancın neticesinde, bu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti oldu. Buraya “Türkiye Cumhuriyeti” demek, bir anlamda

    “Şah!” demekti.

    İşte bu “Şah!” deme direncini göstererek Cumhuriyeti kurmuş, çoğunluğu tartışmasız biçimde Türk etnisitesinden olan ama aralarında başka etnisiteden insanlar da bulunan tüm insanlar  “Türk ulusal kimliği”ndeki Türklerdir. Onlara Türkiye Cumhuriyeti’nin hür ve eşit vatandaşları oldukları için “Türk” denir. Lozan anlaşması gereğince Cumhuriyetin hür ve eşit vatandaşlarından Müslüman olmayanlar ise ayrıca “azınlık” sıfatıyla da anılırlar. Bu nedenle 1924 Anayasası'nın 88. Maddesi'nde: "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur. [...] Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izae edilir."  denilmiştir. 1924 koşulları göz önüne alındığında, "Türk" sıfatının asla bir ırki gönderme taşımadığı, bu sıfatın seçilmesinde bizim kendimizi değil, onların (Batılıların) bizi üstelik pejoratif bir biçimde nitelemesinin esas alındığı görülecektir. Devlet, vatandaşlarına birleştirici "Türk" sıfatı yükledi diye, (belki bir avuç Türkçü aydın dışında) düğün bayram eden bir etnik grup, hatta Türk olduğundan haberdar bir üst-ırk söz konusu değildir. "Türk", yukarıdan aşağıya inşanın temel direği olarak, üstelik Batı nezdindeki tüm olumsuz çağrışımlarına rağmen seçilmiştir. "Türk", Cumhuriyet sınırları içinde yaşayan vatandaşların ortak bir niteleyicisi, onların bir arada oluşturdukları milletin, "uluslar çağı"ndaki adıdır. Bizim bu kitapta ele alacağımız Türkler, bunlardan ziyade ana dili Türkçe olan, kendilerini etnik olarak da Türk hissedenlerdir.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı