Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Türk-Kürt veya Türkiye Baharı…

Bu yaz yani 2009 yazı, Türkiye tarihinde hem meteorolojik, hem de politik anlamda bir “Sıcak Yaz” olmaktan ziyade bir “Türk-Kürt Baharı” gibi ya da daha da doğru bir tanımlamayla “Türkiye Baharı” olarak anılacağa benziyor. “Kürt Açılımı” ile birlikte herkesin hem zihni, hem ağzı açıldı. Herkes konuşuyor, herkes yazıyor, herkes anlatıyor.

En tabu konular, kavramlar, isimler dokunulmazlığını yitirdi. Pek yakında “Kürt sorunu”na ilişkin söylenmedik, üzerinde kafa yorulmadık bir şey kalmayacak sanki.

Türkiye’de Ağustos 2009, birçok yönüyle Çin’de 1957’de başlatılan “Yüz Çiçek Açsın; Yüz Fikir Akımı Yarışsın” kampanyasına benziyor. Söz konusu kampanya başlangıçta, (komünist) devlet politikalarına karşı çıkmaları engellenmiş aydınlar, bürokratlar ve komünist olmayan devlet memurlarına “eleştiri hakkı” vermekle ilgiliydi. Kampanyanın başına Çin’in büyük devlet adamı Zhou Enlai getirildikten sonra kampanya “ülkenin entelektüeller denizi”ne hitap eden, onların devlet politikaları hakkında görüşlerini eleştirel biçimde açıklamaları amacına yöneldi. Kampanyaya “Yüz Çiçek Açsın” adını Çin’in MÖ 5. Ve 3. Yüzyılları arasında bu isimle düzenlenen kampanyayı hatırlatarak Mao vermişti. Çin’de Konfüsyüsçü ve Taocu düşüncenin egemenliği tarihi anlamda o kampanya vesilesiyle kurulmuştu.

Mao, ülkenin değişik ve birbiriyle çatışan ideolojilere bağlı entelektüellerinden günün sorunları hakkında düşüncelerini açıkça ortaya koymalarını istemişti. Zhou Enlai ise “Eski hatalardan ders almalı, tüm sağlıklı eleştirileri kabul etmeli ve bu eleştirileri göz önüne almalıyız” demişti.

Gerçi “Yüz Çiçek Açsın” kampanyası, birkaç yıl sonra Mao’nun diğer tüm düşünceleri bastırması ve “kişi putlaştırması”na dayalı kendi diktatörlüğünü kurmasına engel olamadı ama bir “Çin Baharı” olarak tarihe kaydoldu.

Türkiye’de ülkenin en temel sorununa ilişkin böyle bir “bahar havası” bizim alıştığımız bir şey değil. Ancak, yararı ve işlevselliği tartışılmaz. Şu basit soruyu kendinize sorun ve cevaplayın:

Türkiye, “Kürt Açılımı” ve beraberinde getirdiği tüm tartışmalardan önce mi daha gergin bir ülkeydi, yoksa şimdi mi daha gergin bir ülke?

Bazı muhalefet liderlerinin çok keskin ifadelerine rağmen, “Kürt Açılımı” sonrasında yaygınlaşan tartışma ortamında, Türkiye çok daha iyimser ve “kardeşlik, birlik ve beraberlik” ruhunun çok daha güçlü biçimde ortaya çıktığı bir ülke olmadı mı?

Yaşar Kemal’in dünkü açıklamasında sözler, ülkemizde son haftalarda kitlesel düzlemde ortaya çıkan hayatiyetin ve geleceğe dönük barışçıl iyimserliğin ipucunu veriyor:

“Her toprak doğasıyla ve kültürüyle zengindir. İnsan olarak gücümüzü yaşadığımız toprağın zenginliği, çeşitliliği verir. Dünya 1000 kültürlü bir çiçek bahçesidir, bu bahçeden bir tek çiçeğin yok olması dünyadan bir rengin yitmesidir.”

***                       ***                   ***

Siyaset sınıfı içindeki dalgalanmaların, hükümetin ortaya muhalefet sözcülerinin saldırgan bir uslup ile vurguladıkları biçimde herhangi “somut bir plan” koymamış olmasının şu aşamada fazlaca bir önemi yok.  Herkesin aklına gelen her haliyle “Kürt sorunu”na tartışabildiği bir atmosfer, hükümetin önayak olduğu “açılım süreci”nin doğru tasarlandığını ve iyi bir yönde ilerlediğini gösteriyor.

Eğer hükümet ortaya elinde bir “çözüm paketi” ile çıksa ve bunu öncelikle CHP ve MHP ile görüşse, ne olacaktı zannediyorsunuz?

Bir kere ülkenin tüm sathına yayılan, bugünkü tartışma “Yüz Çiçek”in bir arada açabildiği iyimser canlılık ortamı olamazdı. “Çözüm paketi”, içinde ne barındırırsa barındırsın, CHP ile MHP’nin  taarruzuna uğrayacaktı ve her zaman olduğu gibi siyaset –üstelik bu kez ülkenin en önemli sorununa ilişkin olarak- toplumun seyirci kaldığı, siyasetçilerin kapalı tartışma alanı içinde kalacak; Türkiye gerginleşecek ve elbette öyle bir “süreç”ten hiçbir sonuç çıkmayacaktı.

Şimdi öyle değil. “Şiddetin durması”, “kan akmasına son verilmesi” ve ülkemizin Kürt vatandaşlarının hak ve özgürlüklerinin elde edilmesi ve böylece “kardeşlik ortamı”nın sözde değil gerçekten oluşması için “iyimser” ve “umutlu” beklentiler var ve bu “ivme” gün geçtikçe, içine Sezen Aksu, Zülfü Livaneli gibi isimlerin de “sürece katılmaları”nın sağlayacağı “sinerjik etki”yi de dahil ederek güçleniyor.

Yaşar Kemal’in şu sözlerini de, gerek ortamı yansıtması bakımından “gerçekçi” yanıyla ve gerekse içeriğinin taşıdığı güçlü anlamından ötürü zihinlere kaydetmek gerekiyor:

“Bugün Türk olsun, Kürt olsun, kim olursa olsun, hangi oluşumdan gelirse gelsin, bu ülkede gerginliği arttıracak söz ve eyleme girişeceklerin vebali ağırdır, tarih önünde ağır biçimde yargılanacaklardır, buna eminim.’’

***                            ***                        ***

Ve tam da bu nedenden ötürü, patenti Gündüz Aktan’da olan ve birkaç gün önce Mümtaz Soysal tarafından da ortaya atılan “Kesin Çözüm” bile toplumu germedi, dalgalandırmadı, çünkü kimse Nazilerin Yahudileri ortadan kaldırma kararı aldığı “Nihai Çözüm”ü hatırlatan “Kesin Çözüm”e itibar etmedi. Enine boyuna tartışmaya bile yeltenmedi.

“Kesin Çözüm”, Türkiye’deki Kürtler ile Irak’taki Türkmenler arasında “mübadele”yi öngörüyor. Yani, “Cumhuriyet’i ve toprak bütünlüğümüz”ü sağlama almak için, Türkiye’nin Kürtleri Irak’a ihraç edilecek, karşılığında Irak’taki Türkmenler Türkiye’ye ithal edilecek.

Tabii böyle bir öneri, örgüt ya da ideoloji ayırımı yapmadan milyonlarca kişilik bir insan kitlesi ve Ortadoğu bölgesinin büyük bir “ulusal topluluğu” olarak Kürtlerin “ayrılıkçı” ve “bölücü” oldukları ön kabulünden, ister istemez, kaynaklanıyor. Böyle bir bakış açısına, “siyasi terminoloji”de ne sıfat verilebilir?

Türkiye’deki Kürtlerin oranı Irak’taki Türkmenlerin on mislinden fazla. Ortada bir “mübadele dengesizliği” bulunmasını bir yana bırakalım, Türkiye’nin Kürtleri’nin bu ülkenin yerleşik halkı ve demokrasi iddiasında olan bir ülkenin vatandaşları olduklarını da bir an için bir yana koyalım; Irak Türkmenleri, Anadolu’ya Türklerin gelmesinden öncesinden beri bugünkü Irak topraklarında, oranın yerleşik unsurudur. Yani Türkiye Irak’taki yarısı zaten Şii olan Türkmenlerin “anavatanı” değildir. Bugünkü Irak toprakları da Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının anavatanı değildir.

Bu “Kesin Çözüm” neyi ifade ediyor peki?

Türkiye’de bazı kafaların “Cumhuriyet’i ve Türkiye’nin toprak bütünlüğü”nü savunmak adına Nazilerle aynı dalga boyunda “faşist” olduklarını.

Bu “müthiş” önerinin ilgi görmemesi de çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor.

Ergenekon, şu dönemde “içerde” ve “kovuşturma altında” değil de, dışarıda faal olsaydı, 2009 Ağustosunda böyle canlı ve özgür bir tartışma ortamı yaşanabilir miydi?

Darbecilik kovuşturulmadan, Güneydoğu’da 1990’lara damgasını vuran “fail-i meçhuller” üzerindeki örtünün kaldırılmasına girişilmeden, “Kürt Açılımı” mümkün olabilir miydi?

“Yüz Çiçek”in bir arada açtığı böyle bahar ikliminde, bazıları kurur, dikenler daha belirgin biçimde fark edilir. Ama Türkiye’yi rengârenk bir çiçek bahçesine çevirmek de, ancak böyle bir iklimde mümkündür.

Kısacası, demokrasi ve özgürlük iyi şeydir. Türkler ve Kürtler –Türkiye’nin insanlarını bir araya kardeşçe getirecek ve sorunlarını aşmalarını sağlayacak olan da demokrasi ve özgürlüktür zaten… 

X