Türk cazcı efsanevi orkestrayla aynı sahnedeydi

Barış Akpolat
17 Kasım 2011 - 22:41Son Güncelleme : 17 Kasım 2011 - 22:41

Dün akşam efsanevi Amerikan The Duke Ellington Orkestrası İstanbul TİM’deydi. Vokalistleriyse İstanbul’da yaşayan, caz kulüplerinin aranan ismi Ece Göksu’ydu. Müzisyen bir ailede büyüyen Göksu opera kulislerinde geçirdi çocukluğunu. Dört yaşında piyano çalmaya başladı. Ankara’da caz vokaline merak salıp konservatuvar sonrasında Amerika’da yüksek lisans yaptı. Kendisiyle hikâyesini, Amerika macerasını ve bu büyük orkestrayla çalacak olma heyecanını, konser öncesi konuştuk.

Sizi müziğe yönlendiren aileniz miydi?
- Annem arpist babamsa opera sanatçısı. Ben de ister istemez müziğin içine doğmuş oldum. Müzik dışında bir alternatifim yoktu. Opera kulislerinde büyüdüm. Dört yaşımda piyano istemişim. Özel dersler aldıktan sonra da Mimar Sinan Konservatuvarı’na girdim.

Peki, operadan caza geçiş nasıl oldu?
- Annem evde arp çalışırdı ve sürekli plak dinlerdi. Ağırlıklı olarak klasik müzik ve opera dinlense de cazı da yine ailem dinlerken duydum. Piyano bana büyülü gelirdi. Konservatuvara girme sebebim de zaten piyanoydu. 11 yaşımda girdim ve 10 yıl okudum. Şarkı söylemek de en büyük idealimdi fakat operayla ilgilenmiyordum. Ella Fitzgerald’a hayrandım ve caz söylemeye başladım. Ankara’da kurduğumuz grupla ilk kez vokal yapmayı denemiştim.

Amerika hikâyesi nasıl gelişti?
- Üniversiteden sonra Amerikan Hükümeti’ne ait bir yüksek lisans ve doktora bursu olan Fullbright’a başvurdum ve kabul edildi. New Jersey’de bir okul seçip gittim ve vokal üzerine master yaptım.

Amerika’da sahneye de çıktınız birçok kez...
- Evet, New York gerçek bir caz şehri. Her köşe başında caz kulüpleri ve her an sahneye çıkabileceğiniz barlar var. Ve gerçekten çok iyi müzisyenler ellerinde enstrümanlarıyla kulüp kulüp dolaşıyorlar. Ben de Metropolitan Room’da sahneye çıkmıştım. Çok güzel bir trioyla söylemiştim. Konserin sonunda Türkçe bir eser söylemek istedim. Ahmet Adnan Saygun’un tekrar düzenlediği anonim bir eser olan Mavilim’i söyleyince çok beğenildi. Hatta konserde “Keşke daha fazla Türkçe eser olsaydı” diyen Amerikalılarla bile tanıştım.

Kişisel bir albüm planınız var mı peki?
- Bu yılın son günlerinde kayda gireceğim. Mavilim gibi Türkçe eserler, caz standartlarına yer vereceğim fakat ağırlıklı olarak benim bestelerim olacak.

Beste ve söz yazımı evreleri nasıl geçiyor? Albümle ilgili daha detaylı bilgi verebilir misiniz?
- En başta standartlara mı yoksa kendi bestelerime mi yer versem bilemedim açıkçası. İlk albüm baskısıydı bu sanırım. Fakat sonra bestelerime ağırlık vermeye karar verdim. Yayınlanma tarihi ve albümde kimlerin çalacağı daha belli değil. Besteleriyse yaz başından beri yapıyorum. Halihazırda bekleyen hiç şarkım yoktu. Sadece albüm yapmak istediğim andan itibaren yazmaya başladım. İlk önce sözleri yazıyorum çünkü besteyi yaptıktan sonra üstüne söz yazmak çok zor.

Amerika bağlantısı nedeniyle albümü oralarda da yayınlayacak mısınız?
- Bağlantılarım hâlâ var. Hocalarımla da görüşüyorum fakat fiziki olarak Amerika’da yayınlamayı şu anda düşünmüyorum. ITunes ve CDBaby gibi siteler vasıtasıyla tüm dünyaya dijital satışı gerçekleşecek.

Türkiye’deki caz müzisyenleri küçük bir sayıda olduklarından birbirlerine çok büyük destek veriyor. Konser ve albümlerde sürekli çalıyorlar. Bu durum Amerika’da nasıl?
- Türkiye’de dediğiniz gibi küçük bir caz kitlesi var. Amerika’daysa yeraltı caz dünyası o barlarda yaşıyor. İnsanlar meşhur olsun olmasın belli bir kalite standardını tutturmuş. Mesela Roy Hargrove trompetiyle bar bar, kulüp kulüp geziyor ve sürekli farklı sanatçılara eşlik ediyor. Şans eseri sen orada söylerken sahneye çıkıp çalabilirler. İşte bu yüzden hep başarılı olmak zorundasın. Bir gün Hargrove, Jazz Gallery’de jam session’lar düzenliyordu. Biz de her salı giderdik izlemeye. Seyirciye “şarkıcı yok mu” diye sorduğunda heyecanımı dizginleyip, stresimi bastırıp ortaya atıldım. Bu tarz session’larda genelde şarkıcının istediği şarkı çalınsa da bu sefer farklı oldu ve Hargrove bana ‘I’m Glad There Is You’yu çalacağımızı söyledi. Şarkının melodisini iyi bilsem de sözlerini hiç bilmiyordum. Tüm şarkı boyunca kulağıma sözleri fısıldadı ve ben de söyledim. Bu şekilde sözleri ezberledim ve bir daha asla unutmadım. Kısacası New York’ta bütün o rekabetin içinde inanılmaz bir destek var.

Duke Ellington Orchestra’yla nasıl bağlantıya geçtiniz?
- The Duke Ellington Orchestra her gittiği ülkede yerel caz vokalleriyle çalışıyor. Türkiye’ye gelmeden önce de organizatörlere sormuşlar, onlar da benim söylemek isteyip istemeyeceğimi sormak için menajerime ulaşmış. Ben de bu vesileyle iki hafta önce konudan haberdar oldum ve hemen kabul ettim.

Şimdiye kadar küçük orkestralarla çalmış biri olarak büyük bir orkestrayla sahnede olacak olmak nasıl bir duygu?
- Hem görsel hem de işitsel olarak güçlü bir şey büyük orkestra. Biri oda müziği diğeriyse senfoni orkestrası gibi aslında. Daha önce Amerika’daki okulumun büyük orkestrasıyla (Big Band) söylemiştim. İkisini de hep yapmak istesem de Big Band her zaman karşınıza çıkmaz hele ki Duke Ellington orkstrası gibi bir fırsat 40 yılda bir gelir.

Orkestra, quintet, quartet ve trio’da söylemenin ne gibi farklılıkları var?
- Tabii ki küçük orkestralarda daha serbest söyleyebiliyorsunuz. Daha rahatsınız ve her enstrüman vokal gibi ölçülerini ve sololarını istediği gibi uzatıp kısaltabilir. Fakat büyük orkestralarda böyle bir şansınız kesinlikle yok. Her şey önceden belirtildiği gibi söylenir ve çalınır. Başlangıcı, sonu ve ölçüleri bellidir.

Etiketler:


    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı