Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Toy gazeteci

Gazeteciliğe başladığım o ilk gün, mekánı cennet olsun, yanılmıyorsam Dışişleri Bakanlığı’nda ekonomik daire müsteşarı olan rahmetli Büyükelçi Nazif Cuhruk başkanlığındaki kocca bir heyet Brüksel’e teşrif buyurdu. Eh, memlekette teneşir suyunu ısıtacak gaz bile yok, Ortak Pazar’dan para istenecek.

Peki, hangi yüzle istenecek? Sen hem o Ortak Pazar’a posta koyuyorsun, hem altını imzaladığın yükümlülükleri yerine getirmeyi reddediyorsun, şimdi nasıl ‘mani, mani’ diye avuç açacaksın?

EFENDİM, bendeniz gazeteciliğe adım atarken bayağı dört ayak üstüne düşmüştüm. Şansım yáver gitti ve mesleğe Aksaray karakolunda polis muhabiri olarak değil de, o ‘Avrupa’nın başkenti’ addedilen anlı şanlı Brüksel’de diplomatik muhabir olarak başladım.

Yıl 1978’dir ve üzerimden de aklı bir karış havada ‘tıfıllık’ akmaktadır.

O Brüksel bilûmum uluslararası kurumları barındırıyor ama, ben ne biliyorum ki?

Yüzeysel güncellik dışında, sıfıra sıfır, elde var sıfır. Sırf tıfıl değil, cahilim de!

Neyse, mecburen kısa sürede öğrendim ve şimdi hemen sadede geliyorum.

Bu ‘sadet’ ise, ülke kaderimizi değiştiren 3 Ekim 2005 kararına dek bizzat benim yirmi yedi yıldır katettiğim o ‘uzun ince’ AB yolundan ‘gazetecilik anıları’nı kapsayacak.

*

YOK yok, ‘anı’ dedim diye hemen tevellütümü Nuh-u Nebiye dek uzandırmaya kalkışmayın. Devenin nalı, o kadar da değil!

Örneğin, yemin ediyorum ki ‘Müşterek Pazar’ deyimine yetişmedim.

Gazeteciliğe başladığımda artık ‘ortak’ kelimesi kullanılıyordu.

Sonra da, ‘AET’ kısaltmalı ‘Avrupa Ekonomik Topluluğu’; ‘AT’ kısaltmalı ‘Avrupa Topluluğu’ ve nihayet, ‘AB’ kısaltmalı ‘Avrupa Birliği’ terimlerini öğrendim.

İşte, yukarıdaki ilk deyimimin geçerli olduğu ve benim de mesleğe başladığım o 1978 yılında, daha birinci ‘bonjur’u gerçekten ‘ger-çek-üs-tü’ bir olayla telaffuz ettim.

*

O sıra Ecevit iktidarı hüküm sürmektedir ki, ezeli ve ebedi rakibinin tanımıyla ‘memleketi yetmiş sente muhtaç bıraktığı’ yetmiyormuş gibi, zat-ı álileri ayrıca ‘onlar ortak, biz pazar’ sloganıyla anti-Avrupacılığın şampiyonluğunu yapmaktadır.

Zaten de, Türkiye’nin kapı gibi hukuki yükümlülükleri arasında yer alan gümrük indirimini tek taraflı olarak dondurmuştur.

Tabii bu arada şunu da eklemeye gerek var mı, bilemiyorum.

Yunanistan Brüksel’e tam üyelik için başvurduğunda, başta aslen İstanbullu büyük hemşerimiz ve AET Komisyonu Genel Sekreteri Emile Noel olmak üzere, aynı Brüksel’deki tüm ‘pro-Türkiye’ zevátın ‘Aman siz de derhal aynı başvuruyu gerçekleştirin, yoksa tren kaçar’ yakarmalarını laf olsun dahi diye dinlememiştir.

Amenná!

*

AMENNÁ, çünkü zerre katılmasam bile, nihayetinde bu da bir siyasi tavır oluşturur.

Velev ki baştan sona kadar saftasa olsun, ‘Karaoğlan’ın ‘Üçüncü Dünya’ tercihini fiiliyatta da sürdürerek neyin ‘ak’, neyin ‘kara’ renk taşıdığına karar vermesi; dolayısıyla da, varsa faydasını, yoksa ceremesini çekmesi doğal bir yaklaşımdır.

Ancaak!

*

ANCAĞI şu ki, işte gazeteciliğe başladığım o ilk gün, mekánı cennet olsun, yanılmıyorsam Dışişleri Bakanlığı’nda ekonomik daire müsteşarı olan rahmetli Büyükelçi Nazif Cuhruk başkanlığındaki kocca bir heyet Brüksel’e teşrif buyurdu.

Eh, memlekette teneşir suyunu ısıtacak gaz bile yok, Ortak Pazar’dan para istenecek.

Peki, hangi yüzle istenecek?

Sen hem o Ortak Pazar’a posta koyuyorsun, hem altını imzaladığın yükümlülükleri yerine getirmeyi reddediyorsun, şimdi nasıl ‘mani, mani’ diye avuç açacaksın?

Hadi, ‘isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara’ diye yaradana sığınıp, ‘Çok sıkıştım, cebimi görüver’ cümlesini alçak sesle mırıldanacaksın ama, sorumlusu olduğun diplomatik ortamı hesaba katıp kaç papelden kapı açacaksın?

Şimdi sıkı durun!

*

GEÇMİŞ gün, tam rakamı unuttum ve kasten abartmak istemem, ya on dört milyar, ya da on milyar dolar talep edildi. Bu ikincisini geçerli kabul edeceğim.

Tamam ama yine de ‘on milyar dolar’! Dile kolay!

Hele hele, henüz ortada ne ‘Ecu’, ne ‘Avro’ olduğu için ABD para birimiyle telaffuz edilen miktarı yirmi yedi yıl öncesinin bazında değerlendirin; buna bir de, Türkiye’nin o sıra diş kovuğuna kaçmayacak bütçe hacmini ekleyin. Breh, breh, breh!

Gazeteciliğe yeni başlamışım, tıfılım, toyum, cahilim, hepsine kabul de, ‘iz’án’ diye bir şeyin mevcut olduğunu ve ‘gerçekçilik’ diye bir değerin bulunduğunu biliyorum.

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sonsuz mütevazı bir biçimde, Ortak Pazar ne cevap verecek diye, ‘ağabey gazeteciler’le beraber kah Brüksel Komisyonu’nun görkemli yapısında, kah da Türk Daimi Temsilciliği’nin muhafız odasında bekliyorum.

*

ANLADIK, AET tabii ki sütten çıkmış ak kaşık değil ve de bilûmum hinliklerden geçilmez ama yine de ‘el insaf’! Ne cevap versin ki? Ne cevap vermesi beklenebilir ki?

Tabii ki, biraz nasihat, bol bol da hava verdi.

Türk heyeti, ‘onlar ortak, biz pazar’ sloganının sahibi ‘Karaoğlan’a şimdi neyin ‘ak’, neyin ‘kara’ olduğunu ‘izah etmek’ (!) için Ankara’ya, ben de ilk haberimi yazmak için takır tukur teleksin başına gittim.

Yirmi yedi yıl önce, 3 Ekim 2005 tarihinde gerçekleşecek dev sıçramayı hayal dahi etmeden, ‘uzun, ince yol’daki gazetecilik ‘depar’ımı işte böyle çamurlu bir parkurda aldım.

Gelecek pazar, bu defa o parkurdan birkaç anekdot daha anlatacağım ki, bugün varmış olduğumuz dev aşamayı küçümsemeye kalkışanların aklı belki bir nebzecik başlarına gelir.
X