Eğitim Haberleri

EĞİTİM

    Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin çözümü eğitimde

    Doç. Dr. Nurdan KALAYCI - Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi
    22 Aralık 2014 - 09:00Son Güncelleme : 19 Aralık 2014 - 13:32

    Başımızı derde sokan şeyler bilmediklerimiz değil, bildiğimiz halde umursamadıklarımız... Eğitim programları teorisyeni Prof. Dr. Michael Apple’ın ifade ettiği gibi “demokratik yönetimler gibi, demokratik okullar da tesadüfen gerçekleşmiyor”.

    Eşitlik, adalet, insan hakları gibi değerleri içinde barındıran demokrasiyi hayata geçirebilecek okulları oluşturmak isteyen eğitimcilerin, bunu gerçekleştirebilecek uygun düzenleme ve olanakları sağlamak için girişimlerde bulunması gerekiyor.

    Bu düzenleme ve olanaklardan biri, okulda demokratik yapı ve süreçleri yaratmak, bir diğeri ise öğrencilere demokratik deneyimler kazandıracak eğitim programlarını yapılandırmak ve geliştirmek. Ancak öğretim programları ve buna bağlı basılı materyaller, okul ve sınıf iklimi, okul yönetimleri, öğretmenler ve öğrencilerin işe koştuğu örtük programlar ve mesajlar, amaçlanan demokratik ilkelerin benimsenmesini ve uygulamaya yansımasını engellediği gibi, eşitsizliğin ve kısıtlı özgürlüğün yeniden üretilmesine neden oluyor.

    Bu sorun ülkemiz için önemli, ancak “önemli” ifadesi önemini vurgulamak için kifayetsiz kalıyor. Avusturalya Başbakanı Bob Hawke’ın ifade ettiği gibi “en önemli şeylerin sesi, her zaman en yüksek çıkmaz” . Eşitsizlik ve kısıtlı özgürlük karşıtı olarak çıkan seslerin yüksekliği tartışılır veya daha kuvvetli diğer sesler arasında kaybolup gider. Bu durum, demokrasi ideali adına bir şanssızlık çünkü bir hukuksal yapı olan demokrasi sistemi inanç, etnik köken, renk, cinsiyet, siyasi düşünce ve felsefi inançları farklı olan bireylere eşitlikçi ve özgürlükçü haklar tanır. Bu yazıda demokrasinin temel konularından biri olan “toplumsal cinsiyet eşitliğine” odaklanıldı.

    Biyolojik cinsiyet (sex), bireyin kadın ve erkek olarak mevcut genetik, fizyolojik ve biyolojik özelliklerini, toplumsal cinsiyet (gender) toplum ve kültürü tarafından kadına ve erkeğe atfedilen kişilik özellikleri, rolleri, değerleri ve beklentileri ile ilgili kalıp yargıları açıklıyor. Bu konu ile ilgili Türkiye’nin son dönemde çekilmiş alarm veren fotoğrafına bir göz atalım.

    Sadece 7 milyon kadın çalışıyor

    2023 yılı itibari ile Türkiye’nin kadın işgücüne katılım oranı hedefi yüzde 35 iken, üyesi olmayı hedeflediğimiz Avrupa Birliği’nin (AB) 2020 yılı kadın istihdam hedefi yüzde 75.

    Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na (2012) göre kadınların ekonomiye katılım konusunda Türkiye 135 ülke arasında 129’uncu sırada. Aynı raporun bir yıl sonraki sonuçlarında (2013) ülkemiz 136 ülke arasında 120’nci sırada yer aldı. 2014 yılında ise 136 ülke arasında 125’inci sırada. Türkiye’de kadınların ekonomiye ve siyasete katılımı hala çok düşük. Kadınların eğitime katılımında ise Türkiye 105’inci sırada yer alıyor.

    Türkiye’de 2012 verilerine göre yaklaşık 37 milyon kadın bulunuyor. Bu sayının yaklaşık 27 milyonu çalışabilir durumda iken yalnızca 7 milyonu çalışıyor. Ev kadını sayısı yaklaşık 11 milyon. Türkiye’de çalışan kadınların 1,5 katından daha fazla ev kadını var (Özdemir ve Dündar, 2012). Kadınların işgücüne katılımı açısından Türkiye sadece gelişmiş ülkelerin gerisinde değil, aynı zamanda hızla sanayileşen Asya Kaplanları ile Latin Amerika ülkelerinin de gerisinde. Kadın işgücüne katılımı açısından Türkiye daha çok Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine yakın duruyor.

    Bir de kendi kendimizin fotoğrafını çektik moda bir ifade ile öz çekim yaptık (selfie). Bu öz çekime kimse bakmak istemeyebilir çünkü oldukça rahatsız edici.

    2014 yılının ilk 9 ayında 207 kadın, erkek şiddetine maruz kalarak yaşamını yitirdi. Sadece eylül ayı içinde ise 23 kadın erkek şiddetinin kurbanı oldu. Kadınlara Hukuki Destek Merkezi (KAHDEM) Başkanı Avukat Habibe Yılmaz Kayar, kadına şiddetin ulusal eylem planı kapsamında ele alınması gerektiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
    “Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi için yasa ve sözleşmeler yetmez, ulusal eylem planı kapsamında kararlılık, süreklilik ve sorumluluk da gerekir.”

    “Demokrasi kültürü” dersinde cinsiyet eşitsizliği

    Yukarıdaki kadın sorunları ile ilgili albümdeki rahatsız edici fotoğrafların sebepleri üzerinde durmak sorunların çözümü için yararlı olabilir. Bu sonuçların ortaya çıkmasına sebep olan temel etkenlerden biri, bireylerin ve toplumların zihinlerindeki kalıp yargılar. Bu kalıp yargıları, araştırma sonuçlarına göre somutlaştırmanın faydası var.

    Bir akademisyenle yaptığımız konu ile ilgili ortak çalışmada (2014) 8 ‘inci sınıf (şu an ortaokul) vatandaşlık ve demokrasi eğitimi ders kitabında, “demokrasi kültürü” temasının “eşitliğe doğru” konusu ile ilgili etkinlikte, öğrencilerde, toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili algıların, inançların ve düşüncelerin oluşması ve güçlenmesi amacına uygun hazırlanmadığı ortaya çıktı.

    Dersin adı “demokrasi eğitimi”, konu ise “eşitliğe doğru…” Fakat hazırlanan etkinliğin eşitsizliği güçlendirici özellik taşıdığı saptandı. Bu durum nasıl bir ironidir… Aslında daha geleneksel bir biçimde ifade etmek kanımca daha açıklayıcı olacak, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu”.

    Araştırmanın diğer önemli bulguları ise şöyle:
    - Kız ve erkek öğrencilerin önemli bir çoğunluğu çocuk bakımının daha çok annenin görevi olduğunu vurguluyor.

    Alt ve orta sosyo ekonomik düzey (SED) okuldaki öğrencilerin orijinal ifadeleri şöyle:
    * “Çocuk bakımı annenin işidir”.
    * “Çocuğa tabii ki anne bakar, evcilik oyununda da öğle değil midir?”

    “Sofra hazırlamak doğuştan gelen bir özellik olarak algılanıyor”

    Toplumsal Cinsiyet ve Aile Yaşam araştırmasında, yetişkinler de kadının “asli görevinin” “çocuk bakımı” olduğunu belirtiyor (Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2006). “Anne” olmak kadına özgü biyolojik bir özellik olmakla birlikte, çocuk bakımının sadece annenin görevi olarak görülmesi ve bu rolün kimin tarafından nasıl yapılacağı konusundaki yönlendirmeler, toplumsal cinsiyet rolleri ile açıklanabilir.

    Bir başka sonuç, “Evde sofra hazırlama” ile ilgili. Alt (SED) ve orta SED’de bulunan okullardaki öğrencilerin yüzde 17’si evde sofra hazırlamanın doğuştan gelen bir özellik olduğunu belirtiyor. Bu öğrenciler orta son sınıf öğrencileri ve kalıp yargıları gerçek bilginin önüne geçmiş durumda. “Kız çocuklar doğarken DNA’larında sofra hazırlama, evi temizleme ve benzeri kodlarla doğuyor”, oldukça ilginç bir sonuç değil mi?

    Öğrencilerin bazıları “evde sofra hazırlamanın” doğuştan gelen bir özellik olmadığını ancak bu işin kadına özgü olduğunu söylüyor. Bu oran üst SED okulunda yüzde 10, orta SED okulunda yüzde 17 ve alt SED okulunda ise yüzde 45. Bu oranların, okulların sosyo-ekonomik düzeyi azaldıkça, artış göstermesi dikkat çekici.

    Her üç SED okulunda bulunan hem kız, hem de erkek öğrencilerin bu görüşte oldukları saptandı. Kız öğrencilerin de bu işi kendi sorumluluğunda görmeleri, evde sofra hazırlamanın “kadın işi” olduğu algısının kızlara küçük yaşta öğretilmiş olması ile açıklanabilir.

    Amerikalı insanbilimci, Okyanusya halklarıyla ilgili kültürel çalışmalarıyla adını duyuran Margaret Mead, bu görüşlerin kaynağını cinsiyete değil, kültürel koşullanmaya bağlıyor. Bu koşullanmayı açık bir şekilde görebileceğimiz alt ve orta SED okuldaki bazı erkek öğrencilerin orijinal ifadeleri şu şekilde:
    Sofra hazırlama;
    “Kadının görevidir”
    “Kadın yapabilir”.
    “Çünkü kadının işi”.
    “Çünkü kadın yapar, erkek sadece yardım eder”
    “Çünkü evde anneye yardım eden kızdır”.

    Atasözleri ve deyimlere de yansıyor

    Toplumsal Cinsiyet ve Aile Yaşam Araştırması’na (2006) göre yetişkinlerin de benzer düşüncede olduğu görülüyor. Araştırmaya katılanlar, ev işlerinden, yemek yapma ve sofra hazırlama görevleri yüzde 80 oranında kadınların yaptığı işler olarak sıralıyor. Mead’in (1935) bu görüşü, 78 yıl sonra bu araştırmanın bulguları ile bir kez daha desteklendi.

    Ayrıca 1970’lerden beri yapılan çalışmalar kadınların televizyon programlarında, reklamlarda ve çizgi filmlerde daha az veya önemsiz gösterildiğini tespit etti ve eğer kadın karakterler profesyonel iş hayatında gösteriliyor ise statü olarak aşağı seviyelerde ve erkek karakterlere göre daha az bilgili gösteriliyor (Thompson ve Zerbinos; 1995).

    Bu durum kültürümüze ait atasözleri ve deyimlerle de paralellik gösteriyor. Erkekler baskın, özgür, becerikli ve başarılı iken, kadınlar, erkeğe bağımlı (kaşık düşmanı), aşık (saçı uzun aklı kısa), duygusal (kadın gibi ağlama) ve bazı işlerin üstesinden tek başına gelemeyen (eksik etek) olarak yansıtılıyor.

    Ders kitaplarındaki fotoğraflarda bile cinsiyet ayrımı yapılıyor

    Esen ve Bağlı’nın (2002) yaptığı bir diğer çalışmada, ders kitaplarında yer alan görseller incelendi. Kitapların, içeriklerinden bağımsız olarak yalnızca resimleriyle bile, hem kadını hem erkeği, toplumsal cinsiyet ile ilgili kalıp yargılara uygun rol, mekan ve eylemler içinde sınırladıkları ve cinsiyetçi bakış açısını yeniden ürettikleri saptandı.

    Türkiye’de erkek olmak, kadın gibi olmamak üzerine kurgulanıyor. Erkek, kadın gibi yürümeyen, kadın gibi konuşmayan, kadın gibi gülmeyen, kadın gibi giyinmeyen, kadın gibi basit işlerle uğraşmayan ve ev işi yapmayandır. Aksi bakış açısıyla da erkek olmak sert, güçlü ve yetki sahibi olmaktır (Büker ve arkadaşları, 1998).

    Alt ve orta SED’de bulunan okullardaki öğrencilerinin yaklaşık yüzde 30’u ise cesurluğun erkeğe özgü olduğunu ifade ediyor. Bu görüşe sahip öğrencilerin tümü erkek. Bunu destekleyen alt ve orta SED okullarından bazı öğrenci görüşlerini şu ana fikirlerle ifade edebiliriz:
    - “Genelde erkekler cesur, kızlar ise korkaktır”.
    - “Erkekler kadınlardan daha fazla cesur olurlar”.
    - “Erkek olduğum için cesurum”.

    Bir atasözümüzü burada hatırlamakta yarar var, “çocuktan al haberi”. Çocuğun birlikte yaşadığı ailesi ve sosyal çevresi yukarıda belirtilen kalıp yargıların canlı ve etkili olduğu yerlerdir. Çocuklar bu yaşayan, onları olumsuz etkileyen kültür potasından etkileniyor. Okulun görevi bu olumsuz kalıp yargıları, modern, çağdaş, demokratik prensiplere uygun olan fikir düşünce ve değerlerle değiştirmektir.

    Helgeson’un (1994) araştırma sonuçlarına göre, Amerikalı üniversite öğrencileri, kadınların, ilgili, güvensiz, yardımsever, duygusal, sosyal ve utangaç, erkeklerin ise küstah, kendinden emin, saldırgan, tutkulu, duygusuz ve baskın özelliklere sahip olduğunu savunuyor. Sadece Amerika’da değil, bütün dünyada öğrenciler, erkek cinsiyet rolünün tutkulu, baskın ve bağımsız, kadın cinsiyet rolünün ise itaatkar ve duygusallığı içerdiği konusunda büyük oranda fikir birliğine sahip.

    Cinsiyet eşitsizliği sorununu hukuk, siyaset ve eğitim çözebilir

    TÜSİAD 2011 yılında kadınların çalışma hayatına katılımı ile ilgili, “Tek Kanatla Geleceğe Uçamayız” temasıyla bir film hazırlamıştı. Filmin teması “eğer potansiyelinin yarısından faydalanmazsan, uçacak bir kapasiteye sahipken hedeflerine ancak yürüyerek ulaşabilirsin”.

    2023 yılında dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olmayı hedefleyen Türkiye’nin kadınları ortak etmeden bu hedefi gerçekleştirmesi mümkün gözükmüyor. Bu anlayışla kadınların toplumsal hayatın her alanına aktif olarak katılmaları, demokrasi ve toplumsal gelişme kapsamında değerlendirilmeli, aynı bakış açısıyla, cinsiyet eşitliğini sekteye uğratan faktörler bir toplumsal sorun olarak algılanmalı (Redman, 2012).

    Kadın-erkek eşitsizliği sorununu çözebilecek kilit noktalar, hukuk, siyaset ve eğitimdir. Ancak, siyasal hakların daha etkin biçimde kullanılması, eşitlik prensibinin yerleşmesinde hukuktan yararlanılması ve daha fazla eğitim olanaklarının yaratılması, bu eşitsizliğin çözümünde odak nokta olabileceği gibi, bunun tam tersi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretebilir.

    Okulun, öğretmenin rolünün, eğitim programlarının ve materyallerin, cinsiyetçi kalıp yargıların yeniden üretilmesinde etkili olduğunu belirten yerli ve yabancı birçok araştırma var.

    Cinsiyetçi kalıp yargıların yeniden üretilerek pekiştirilmesi, önce aile, akran grupları, kitle iletişim araçları daha sonra okul toplumsallaşması, eğitim programları ve giderek genişleyen sosyal çevre, devletin bu konudaki planları ve bunların uygulamaları aracılığıyla devam ediyor. Dolayısıyla bu kalıp yargıların, tek sorumlusu aranamaz, sorumlular çokludur.

    Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler, medya, özellikle yazarlar, yayın evleri, okullar, program geliştirme uzmanları ve öğretmenler, toplumsal cinsiyet eşitli konusunda yapılmış araştırma sonuçlardan yararlanmalı ve konuyu çok hassas ele almalı.

    Gelenekselleşmiş ataerkil ilişki biçimlerinin bugünden yarına değiştirilerek, yerine eşitlikçi yaklaşımların yerleştirilmesi zor olsa da, cinsiyet eşitliği düşüncesinin, toplumdaki tüm birey ve kurumlar tarafından benimsenmesi için daha fazla somut çabanın gösterilmesi gerekiyor. Bu konuda albümde yer alan hüzünlü fotoğrafların en kısa sürede mutluluk fotoğraflarına dönüşmesi umudu ile…


    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı