Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Titanic, gel biran evvel annemi al….

Bu başlık niye mi? Şundan…..

Ocak ayında annem Titanic gemisiyle bir aylık bir yolculuğa gidiyor ve ben tüm ay istediğimi yiyip içip, immün sistemimi düşünmeyip sadece bana ait olan kendi enerjimle ziyadesiyle mesut bir ay geçireceğim….
 
 Önce size annemim fiziksel görüntüsünü anlatayım:
 
Sharon Stone’nun şu anki yaşının üzerine bir beş yaş koyun, eşittir benim anne.
 
Elbet genlerinin de etkisi kesin var annemin bu taş halinde ama aynı zamanda kadın kendine çok iyi bakıyor. Dolayısıyla Ayça’nın ve benim de aynı şekilde davranmamızı istiyor.
 
Ama gel gelelim bu durum beni bazen bayıyor; suratına haftada bir krem süren ben, anneme ayak uyduramıyorum.
 
Ben vampir gibi yaşarım. Geceleri geç yatar, sabahları geç kalkarım ya da en azından geç kalkmak isterim. Ama nafile!
 
Sabah en geç dokuz… Annem arar.
 
“Günaydın pretty woman, bırak tembelliği kalk bakalım. Bak hava da ne güzel. Güneşin sıcak enerjisini hemen içine çek…. İvanka’ya söyledim; ıspanak, avokado, kereviz sapı ve yeşil elmadan oluşan detox sebze suyunu hazırladı onu da içiver canım. Saat bir gibi buluşuyoruz ozon terapisi için. Unutma.”
 
“Of anne biliyorsun bu sebze suyu bana gaz yapıyo diye kaç kere söyledim sanaaaa!..”
 
“Hayır kızım, tamamen psikolojik. İçerken sebzelere güzel enerjini yolla ve de ki, sizi bana sağlayacağınız sayısız fayda için keyifle içiyorum, sizi seviyorum benim canım sebzelerim.”
 
“Yok artık anne!”
 
“Tamam canım belki biraz abarttım ama işte öyle bir şeyler de yani. Hadddddiii bak hala yataktasın..”
 
Uykulu ruhumu yatakta bırakarak aşağı inip yeşil rezaleti içiyorum, sonra ver elini zorunlu ozon terapisi.
 
Bir adam kanlarımızı alıyor, bir süre sonra aynı kanı bize geri veriyor. Neymiş? Kanımız temizlenmiş artık. Benim anlamadığım, bunca yıl ben pis kanla mı gezdim? Gıcık oluyorum bu işleme ama ne yapıcan işte… Ana hatırına katlanıyoruz.
 
O günkü işkencenin bunlarla sınırlı kalmasını dileyerek anneme veda etme girişiminde bulunuyorum yine… Nafile! Yol üstü Saliha’ya da uğramamız gerekiyormuş, gözeneklerim fazla açılmışmış…
 
Suratı sıkılmaktan suçiçeği geçiriyor görüntüsünde olan ben eve kendimi dar atıyorum.

Titanic, gel biran evvel annemi al….
 
Bir ertesi günkü işkence ise “Çin işkencesi!” Çin’den gelen bir enerji uzmanı hem eklem ağrılarımı geçirecekmiş hem de çakralarımı açacakmış.
 
 Bacak boyum kadar bir adam beni yatağa yatırıp ellerini her yerimde gezdiriyor..
 
“Sıcaklığı hissediyorsunuz değil mi? Lütfen yolladığım enerjileri de kabul ediyorum deyin.”
 
Seans sonu adam bana küçük bir şov yapıyor elindeki cep telefonuyla.
 
 Çaktırmadan sırtını arkaya doğru eğip cep telefonunu göğsünün üzerine koyuyor.
 
“Bakın gördünüz mü? Tüm metaller bana yapışır.”
 
“Sıkıyorsa dik dur koçum da öyle görelim yapışıp yapışmadığını” diyecek oluyorum, annem aklıma geliyor, teşekkür edip çıkıyorum.
 
Annem pek hevesle soruyor:
 
“Nasıl ama?.. Hiç ağrın kalmadı değil mi? Demiştim ben sana.”
 
“Hayır anne, değişen hiçbir şey yok. Üstüne üstlük kafamı fazla mı sıktı ne? Şimdi bir de başım ağrıyor.”
 
Annelerin kendi çocuklarını her konuda herkesten üstün görme halleri vardır ya… Ondan da nasibimi alıyorum.
 
“Ah kızım ah… Aslında bu enerji olayı var ya… Kesin sende de çok yoğun. Biraz eğitim alsan valla şifacı çıkarsın.”

Titanic, gel biran evvel annemi al….
 
“Anne” diyorum, “Allah aşkına yeter artık. Zaten şu hayatta olmadığım şey kalmadı, bari reiki mastırlığım eksik kalsın!”
 
Günlerimiz böyle geçiyor annemle. Ayça ise kısmen şanslı. Çalışma saatleri  belli olduğundan,  “İzin alamam” diyerek bazılarından  yırtıyor .
 
Yırtamadıkları da var tabi ki. Çünkü annem, Ayça için de özel akşam seansları düzenlemekten geri kalmıyor.
 
Şu aralar yeni işkencem söz konusu: Antalya’da altı günlük detox kampı. Bu sefer ağırlığımı koydum, “Gelmiyorum anne” dedim. Bu yüzden aramız biraz limoni…
 
Olmadı, Fatih Bey’e gidip yalvarıcam, “Patron beni tüm gün işe al” diye. Telefonlara bile bakmaya razıyım…
 
Not: Bu yazıdan biyoenerjiye ya da düşüncenin gücüne falan inanmadığım gibi bir sonuç çıkmasın. Benim kafayı taktığım durum, son yıllarda bu enerji olaylarının fazla hayatımıza girmesi ve bir sektör haline gelmesi. Önüne gelen enerji veriyor ve bundan tonlarca para kazanıyor. İçlerinde işini hakkıyla yapanı da var elbette ama bir o kadar da şarlatan ortalıkta dolaşmakta. Sinirim de onlara!
 
Valla şu yaşıma kadar Allah’ın bana verdiği kendi enerjimle geldim. Kimseninkine de ihtiyacım yok. Bunu da belirteyim.
 
Dip not:  Yıllardan beri milletçe, siz ülkemizi idare edenlere toplu enerji yollayıp duruyoruz… Niye hiçbir şey değişmiyor?!.. Yoksa çakralarınız mı kapalı?
 
En dip not: Ama yok!.. Bizdeki, bir paket makarna, yarım kilo bulgura enerjisini gönderenlerin kıymetini bilin siz. Böyle giderse, enerji elden, su gölden yaşayıp gidersiniz valla daha yüzyıllarca!
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI