Gündem Haberleri

    Tıp Fakültesi, kadavra bulması için imama rüşvet teklif etmişti

    Hürriyet Haber
    10.10.2005 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Türkiye’nin ilk tıp okulu İkinci Mahmud tarafından 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra açılmış ama anatomi dersleri için gereken kadavraların bulunabilmesi büyük dert yaratmıştı. Okulun idarecisi olan Hekimbaşı, kimsesizlerin gömüldüğü bir mezarlığın imamına rüşvet teklif ederek ‘taze’ cesedleri satın almak istedi, imam ‘Olur ama git, sadrazamdan da izin al’ deyince iş hükümete aksetti ve halkın tepkisinden çekinen hükümet, ‘kadavra yerine balmumu model kullanılmasına’ karar verdi.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk modern tıp okulu, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra açıldı ama bu ilk tıp fakültemiz için kadavra bulmak bile büyük bir mesele haline geldi ve iş mezarlık imamlarına rüşvet teklif etmeye kadar uzandı.

    İkinci Mahmud, 1826’da yeniçeriliği ortadan kaldırdıktan sonra, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni bir ordu kurarken, ‘Tıpháne’ adı verilen bir Tıp Fakültesi de açmıştı ve Tıpháne, Türkiye’nin tıp eğitimi veren ilk okuluydu. Kuruluşun hemen ardından ‘Cerrahháne’ adıyla tamamlayıcı bir bölüm daha açıldı ve beş yıl sonra Tıpháne ile Cerrahháne birleşerek ‘Mekteb-i Tıbbiye’ háline getirildi.

    Okulların kuruluşunun ardından, Avusturya’dan Karl Ambros Bernar adında bir profesör, modern tıp eğitimini oluşturması için Türkiye’ye davet edildi. Bernar’ın üzerinde ısrarla durduğu konu ‘teşrih’, yani anatomi derslerinin o zamana kadar yapıldığı gibi modeller ve resimler üzerinde değil, kadavra kullanılarak yapılmasıydı. Türkiye’de daha önceleri, tutucu kesimin tepkisinden çekinildiği için anatomi derslerinde kadavra yerine Avrupa’dan getirilmiş olan balmumu ve benzeri maddelerden hazırlanmış modeller üzerinde çalışılırdı.

    Doktor Bernar’ın ısrarıyla, saraydan anatomi derslerinde Müslüman olmayan mahkumların cesetlerinin kullanılabileceği konusunda bir ferman çıktı ama cesed sayısı yetmediği için, kısa bir süre sonra kadavra sıkıntısı başladı.

    Mekteb-i Tıbbiye’nin kadavra kaynağı Tersane Zindanı idi ve zindanda yabancı bir mahkumun can vermesi halinde Tıbbiye hemen haberdar edilir ve cesedler tahta sandıklarla ‘teşrihháne’ye, yani anatomi bölümüne gönderilirdi. Ama ölen mahkumların sayısının azlığı anatomi dersleri durma noktasına gelmiş ve eğitim iyiden iyiye aksamaya başladı.

    Tarihçi Dr. Yüksel Çelik’in bulduğu bir belgeye göre, zamanın hekimbaşısı, bu sıkıntılı durum karşısında ilginç bir yola başvurdu: Kimsesizlerin gömüldüğü ‘Çürüklük Mezarlığı’ndaki cesedlerin Mekteb-i Tıbbiye’ye rahatça nakledilebileceğini düşündü. Buradaki cesedler zaten sahipsiz olduklarından anatomi derslerinde kullanılabilirler ve kadavra sıkıntısı herhangi bir tatsızlık ve olmadan sorun çözülebilirdi. Çürüklük Mezarlığı’nın imamı bilgi sızdırmadığı ve cesed nakline izin verdiği takdirde hiçbir mesele kalmayacaktı. Hekimbaşı, imama cesed karşılığında okulun bütçesinden para teklif etti; imam ‘insanlık açısından hayırlı olan bu talebe’ razı oldu ama kendisini güvence altına almak için cesetlerin nakli için zamanın başbakanlık makamı olan sadaretten resmi bir yazı istedi.

    Hekimbaşı imamın talebini sadarete iletti ve hükümet ‘Tıp Mektebi’nin kadavra talebini karşılamak için Çürüklük Mezarlığı’ndan gizlice ceset getirilmesi’ konusunu tartıştı. Kadavra bulunmasının şart olduğu konusunda hemen herkes hemfikirdi ama cesetlerin gizlice taşınmasının halk arasında yaratacağı muhtemel tepkiden çekinildi ve kadavra ihtiyacının yine ölmüş mahkumlardan karşılanmasına devam edilmesi yolunda karar alındı. Halkın tepki gösterebileceği endişesi yüzünden, tıp öğrencileri daha uzun yıllar kadavra sıkıntısı çekeceklerdi.

    İnsan, yolunu dertlerle bulur

    İnsana yolu gösteren derttir, hem de her işte. İnsan hangi işe koyulursa koyulsun, o işin derdi, o işin hevesi, aşkı, gönlünde doğmazsa; adam o işe girişemez. O iş, dertsiz kolay gelmez ona.

    İster dünya olsun, ister áhiret... İster alışveriş olsun, ister padişahlık... İster bilgi olsun, ister yıldız, isterse başkası, hepsi de böyledir.

    Meryem, doğum ağrısı başlamadan baht ağacının yanına gitmedi. ‘Doğum ağrısı, onu hurma ağacının dibine sevketti’. Onu, ağaca götüren o dertti de kuru ağaç meyva verdi. Beden, Meryem’e benzer. Her birimizin bir İsa’sı var. Bizde dert meydana gelirse İsa’mız doğar fakat dert olmazsa İsa, geldiği o gizli yoldan gider, gene aslına kavuşur; ancak biz mahrum kalırız, faydalanamayız ondan (Hazreti Mevláná’nın ‘Fihi Má-Fih’inden)

    Sorular ve cevaplar (Mehmet Nuri YILMAZ)

    İçki içen, ramazanda oruç tutabilir mi?

    Ahmet UYANIK/MUĞLA

    - Ramazan ayı, içkiyi ve tüm kötü alışkanlıkları terk etmek için bir fırsattır. Bundan yararlanılmalı. Zaten ibadetlerin hikmeti, insanları günahlardan ve kötülüklerden uzaklaştırmaktır. Ancak, içkiye alışmış olan bir insana oruç tutma diyemeyiz. Bir kötülüğü işleyene iyilik kapılarını kapatamayız. Orucunu tutacaktır.

    Dinimizin bazı şartlarını yerine getirmeyen, büyük günah işleyen kimselere káfir denir mi?

    Ahmet MUTLU/KAYSERİ

    - Kalbinde inancı olduğu halde, çeşitli sebeplerle dini yükümlülüklerini yerine getirmeyen, büyük günah işleyen kimselere káfir denilmez. Bunlara günahkár denir. Yüce Allah, bu insanları ahirette dilerse affeder, dilerse günahı ölçüsünde cezalandırır. Sonuçta kalbinde inancı bulunduğu için cennete giderler. Şunu hemen söyleyelim ki, günahkárlar için tövbe kapısı açıktır.

    Hangi vakitlerde kaza ve nafile namaz kılınmaz?

    Yusuf YILMAZ/ANKARA

    - Hiçbir namazın kılınamayacağı vakitler şunlardır:

    a. Güneşin doğmaya başlamasından itibaren yaklaşık 45-50 dakika geçinceye kadar olan zaman içinde.

    b. Öğle vakti girmesine yaklaşık 10 dakika kalmasından itibaren öğle vakti girinceye kadar olan süre içinde.

    c. Güneşin batmasına 45-50 dakika kalmasından itibaren akşam namazı vakti girinceye kadar olan zaman içinde.

    Güneşin batmasından önceki kerahat vaktinde, o günün ikindi namazının farzı ve hazır olan cenaze namazı kılınabilir. Ancak mazeretsiz olarak ikindi namazını bu vakte kadar geciktirmek mekruhtur.

    Birisi dua ederken, dua esnasında Allah’ım bizi abdallar zümresine dahil et dedi. Abdal ne demektir?

    Taha MÜFTÜOĞLU/ANKARA

    - Abdal, bedel anlamına gelir. Yani, birinin yerine geçen demektir. Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe sözlüğünde Afganistan’da bir Türk topluluğunun, Anadolu’da ise göçebelerin adı olduğu yazılıdır. Tasavvufta ise zatını ilahi zatta, sıfatını ilahi sıfatta eritmiş olan Allah dostu kastolunmaktadır.

    ‘Üç cuma namazını bilerek terk eden dinden çıkar’ deniliyor, bu doğru mudur?

    Etem VAROL/ANKARA

    - Cuma namazını terk eden dinden çıkmaz. Ancak, özürsüz olarak terk etmişse büyük günah işlemiş olur. Bu itibarla, geçerli bir mazeret olmadıkça cuma namazının terk edilmemesi gerekir. Peygamberimiz, bir hadis-i şeriflerinde ‘Özürsüz olarak üç cumayı terk eden kimsenin kalbi mühürlenir’ buyurmuştur. Çünkü cuma namazı toplu halde kılınan bir namazdır, topluluktan ayrılınmamalıdır.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı