Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

‘Terörle mücadele’ mi yoksa ‘Amerika ile mücadele’ mi?

Gerçekten de davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir… Veya bekara karı boşamak gerçekten kolaydır.

Sırtınızda devletin, toplumun, ülkenin istikrarının, güvenliğinin, refahının sorumluluğu bulunmadığı zaman veya bunlar size vız geldiği zaman, neler söylemez, ne kararlar almazsınız ki…

Bizi 2’nci Dünya Savaşı’na sokmak için İngiltere, Amerika ve Sovyetler Birliği ellerinden geleni yaparlarken, o zaman Türkiye’nin sorumluluğunu taşıyan İsmet İnönü’nün ruh haletini, Adana Zirvesi’ne (1943)katılan Churchill’in özel doktoru Lord Moran, anılarında şöyle anlatmıştı:

- Son yemekte İnönü’nün karşısında oturdum. Bir adamın düşünceleri yüzünün ifadesinden anlaşılırsa, karşımda eziyet çeken bir can var… Sadece kendisine bir şey söylenildiği zaman zorla tebessüm ediyor. Ülkesinin savaşa sokulmaya zorlandığını biliyor. Girmediği takdirde doğabilecek sonuçların da çok iyi farkında. Aydın yüzü karşı karşıya olduğu belayı aksettiriyor. Fransızca politikaya girmeden önce komutan olduğunu söyledi. Bütün Türk askerleri onun evladıydı. Fakat şimdi binlerce evladının hayatına mal olabilecek kararları almak zorundaydı. İnönü Adana’da Churchill’e Almanya’dan değil Rusya’dan çekindiğini söyledi. Kremlin’in askerleri yardım için gelseler de, bir daha ancak kuvvet zoruyla Boğazlar’ı terk ederler.

 

Stalin’in mektubu

 

Sonuçta Churchill İnönü’yü savaşa katılmak konusunda ikna edemiyor. Lord Moran son görüşme ertesinde Churchill’in yatak odasına gidiyor. Churchill başını ellerinin arasına almış, düşünmektedir. Lord Moran’a “Kendimi hiç böyle bitkin hissetmemiştim” diyor.

Sonrasını tarih kitaplarından izleyebiliriz.

Stalin 15 Temmuz 1944’te Churchill’e yazdığı mektupta, “Madem Türkiye bizimle birlikte savaşa girmedi ve madem ki Hitler’le flört etti, öyleyse savaş sonrası oluşumlarda hiçbir iddiası olamaz” diyor.

Savaşa girmek de girmemek de farklı riskler taşıyan kararlar almayı gerektirir.

Örneğin 2003 yılında Amerika ile birlikte Irak savaşı’na katılmamızı öngören “1 Mart tezkeresi”nin TBMM’de reddedilmesinin de riskleri vardı, şimdi gündemde bulunan ve Irak sınırının ötesine askeri harekat için hükümete izin veren “tezkere” de,kullanıldığı takdirde riskleri beraberinde getiriyor.

Şu gerçeği hiç unutmayalım.

 

Siviller ve askerler

 

Savaş kararını hükümetler verir ama savaşı askerler yapar.

Yani söz konusu riskleri en derin boyutlarıyla, askerler hesaplar.

Ben bu gerçeği, 1974 Temmuz’unda Kıbrıs Harekatı’na karar verilirken, çok yakından izlemiştim. O zamanki Ecevit-Erbakan koalisyonu askeri müdahale kararını alırken bunu sonuçlarını planlamadan düğmeye bastılar. Sonunda harekatın birinci aşaması yeterli olmadığı için, Birleşmiş Milletler ateşkesi ertesinde ikinci harekat gerekti. “Kim Kıbrıs fatihi olacak” tartışması sonunda harekatın sonuçları kalıcı bir siyasi çözüme bağlanamadan koalisyon dağıldı. Amerikan ambargosu, ekonomik çöküntü, terör ve anarşinin tırmanması geldi. Bu dönem 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ile noktalandı.

 

Kiminle mücadele edelim

 

Bugün Yunanistan da, Kıbrıs Rumları da Avrupa Birliği üyesi ve Kıbrıs hala Türkiye’nin dış politikası üzerinde ipotek oluşturan bir sorun.

1940’lı yıllarda İsmet İnönü’nün taşıdığı sorumluluk, bugün Tayyip Erdoğan’ın sırtında.

Tabii ki “Terörle birlikte yaşamaya alışmalıyız” söyleminin de kabul edilmesi mümkün değildir.

Ama “yeni dünya düzeni” adı verilen ve artık tek süper gücün hiçbir kural ve denge tanımayan ABD olduğu bu dönemde, “terörle mücadele”nin “Amerika ile mücadele”ye dönüştürülmeden nasıl başarıya ulaştırılabileceğinin hesabı da, hem siviller, hem askerler tarafından derinine yapılmalıdır.

İnönü 2’nci Dünya savaşı sonrasındaki Sovyet tecavüz girişimini, Amerika ile ittifak kurarak önledi. Bugün ise tek müttefik ve tek karşı güç Amerika.

 CHP Güneydoğu’da buharlaşmasını irdelemelidir...

Bu son referandumun yapılmaması, yapılmasından daha doğru olurdu.

Ama referandum yapıldı ve “Evet” oyları beklenilenden daha fazla katılımla çıktı.

Şimdi siyasetin görevi, ortaya çıkan karmaşık durumları gidermektir. Bu belki yeni anayasa yapımı sürecinde daha kolay mümkün olacaktır.

Ana bu referandumu vesile edip, “Rejim tehlikede” söylemini yeniden ısıtıp sofraya sürmek veya “Halk referandumdan ne anlar ki” diyerek, demokrasiyi aşağılamak herhalde tutulacak yol değildir.

22 Temmuz seçimlerinde de görülen ve Güneydoğu’da CHP’nin de MHP’nin var olamadıkları gerçeği, bu referandumla da bir kez daha doğrulandı.

CHP referandumu tartışıp mahkemeye taşımak yerine, Türkiye’nin bir bölgesinde neden buharlaştığını irdeleyip, bu ayıbı giderse, daha doğru olmaz mı?

X