Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Telekulak” “Ergenekon’a karşı” veya “Denizler durulmaz dalgalanmadan”...

Şu “Telekulak” konusu, ne yalan söyleyeyim, bende hiçbir tedirginlik yaratmıyor.

Tam tersine, “Telekulak” patırtısı kopartanlardan irkiliyorum ve kopartılan bu gürültünün “Ergenekon karartması” amacına hizmet edeceğinden kuşkulanıyorum.

Bugüne dek ellerindeki tüm gücü “Ergenekon” adı verilen suikastlar, sabotjlar peşinde koşan bir yasadışı suç şebekesi ve askeri darbe örgütlenmesine yönelik soruşturmayı ridiküle etmek ve karartmak için kullanmış olanların, “en yüksek yargıçlarını bile dinleyecek kadar ileri gitmiş bir dinleme histerisi”nden söz etmeleri beni etkilemiyor.

“Dinleme histerisi” dedikleri durumdan pek rahatsız olanlar ile “Ergenekon karartması”nı yapan ve bunca yıldır “liberal” ve “demokratlar” diye nitelediklerini “cadı avı”nı başlatanlar aynı kişiler.

Ve ne garip ki, bu kişiler şimdi insafsız oklarına hedef ettiklerinin kapısında dilekçe veriyorlar; “En yüksek yargıçlarını bile dinleyecek kadar ileri gitmiş bir dinleme histerisi artık ülkenin bütün insanlarını etkiler hale geldi. Kendilerine ‘liberal’ diyebilen, ‘demokrat’ diyebilen her insan, bu başıbozuk dinleme histerisine karşı çıkmalıdır.”

Doğru mu söylüyorlar?

Hayır. Çünkü orada “ülkenin bütün insanlarını etkileyen” denebilecek bir “dinleme histerisi” de yok; “liberaller” ve “demokratlar”ın değeri hatırlanarak karşı çıkmaları istenen ve “histeri” diye nitelenen “dinleme” olayları “başıbozuk” değil.

Tam tersine, hedefe yönelik. “Ergenekon soruşturması”yla ilgili. Eğer tek bir şey değilse,  “başıbozuk” değil ve üstelik yasal.

***          ***          ***

“Yargıtay da dinleniyormuş” haberi patladığı ve bu haberin balon olduğunun henüz ortaya çıkmadığı bir sırada, yakın çalışma arkadaşlarım, konuyu aramızda tartışırken, benim ağzımdan “Artık bu kadar da kepazelik olmaz. Buna bir yerde dur denmeli” gibisinden bir görüş çıkmasını umuyorlardı.  Ne de olsa “Hukuk Devleti” ilkesini savunan birisinin doğal olarak “Telekulak Skandalı”na sempati duyması söz konusu olamazdı.

“Benim” dedim “bu ülkede halihazırdaki yüksek yargıçlara sırf taşıdıkları sıfatlarından ötürü bir özel saygım yok. Dahası, hukuk bilgileri ve hukuka sadakatları konusunda çok ciddi şüphelerim var. 367 kararı Anayasa Mahkemesi’nce verilmedi mi? Seçimlerde yüzde 47 oy alarak iktidara gelmiş bir parti hakkında derme çatma bir iddianame ile “kapatma davası” açan kişinin üzerinde Yargıtay Başsavcısı unvanı bulunmuyor mu? Askeri darbeleri alenen savunan birisi birkaç ay öncesine dek Danıştay Başraportörü değil miydi? Yüksek yargı mensupları –ve “alçakları”- arasında Ergenekon ile bağı olduğu bulunanlara rastlamıyor muyuz?

Dolayısıyla, böyleleri pekala dinlenebilir; beni bunların dinlenmesinden ötürü ortalığı velveleye vermem, ‘Bu ne rezalet, demek ki hepimiz dinleniyoruz” diye bağırmaya başlamam gerekmez. İyi ki dinleniyorlar”  dedim.

Benim yüksek yargı mensuplarına olabilecek saygım, 28 Şubat’tan sonra yerini kaygıya ve kuşkuya bırakmıştır. 28 Şubat’ta –şu “Postmodern Darbe”- askeri müdahaleyi yöneten Genelkurmay karargahındaki yüksek rütbeli generaller, gazeteciler ve akademiyaya olduğu gibi yüksek yargı organları mensuplarına da “brifingler” veriyorlardı. “Postmodern Darbe” zaten tam da buydu. Süreç içine yayılarak, bir siyasi iktidarı görevinden uzaklaştırmak ve “vesayetçi-militarist” zihniyeti yerleştirmek. Görev yerlerinde uzun cübbeleriyle gördüğümüz o yüksek yargı mensuplarını, generallerin brifinglerini terbiyeli ve ürkek öğrenciler gibi izler ve bitiminde ise ayakta alkışlarken gördükten sonra “yargı bağımsızlığı”na inanabilir, güvenebilir misiniz?

Aslına bakarsanız, Türkiye’de vesayet rejiminden kurtulmak, Genelkurmay’ı “hukuk çerçevesi içine çekebilmek” mücadelesi, aynı zamanda, “yargıyı bağımsızlaştırmak” için verilen mücadeledir.

Bu nedenle, benim,  inandığım Türkiye’de “yargı bağımsızlığı”nın yürürlükte olduğu,  yüksek yargı mensuplarının herbirinin saygıdeğer insanlar sayılması gerektiği değildir. Ben, Türkiye’nin “Hukuk Devleti” olabilme yeteneğinin var olduğuna ve aynı şekilde güvenilebilir, inanılabilir ve böylece saygı duyulması gereken yargıç ve savcıların bulunduğuna inanıyorum. Kurumların kendisinden ziyade çok sayıda bireylere güveniyorum.

Türk yargısı, zaten, böylesine yargıç ve savcıların yüzü suyu hürmetine ayakta kalabilmiştir ve gelecek için umut barındırabilmektedir.

Suça karışmış ya da karışma ihtimali bulunan bazı yüksek yargı mensupları hakkında “dinleme kararı” veren de zaten onlardır.

***             ***           ***

Şimdi gelelim “Ergenekoncu yalan makinası” ve artık nereden, hangi “karargah”tan yönetildiğini öğrendiğimiz “psikolojik savaş”ın sanki Türkiye’de George Orwell’in “1984” durumu yaşanıyormuş gibi yaptığı çarpıtmaya.

Öyle bir çarpıtma ki, sanki Türkiye’de her yer, herkes, hepimiz dinleniyoruz. Özel yaşam diye bir şey kalmadı. “Büyük Birader” ya da “Telekulak” her anımızı, her konuşmamızı kayda alıyor. Bir gün başımıza haksız yere çorap örmek için.

Yayılan ve yaratılan imaj bu. İnanmamız ve dolayısıyla karşı çıkmamız istenen de bu.

Peki, böyle bir durum var mı?

Yok!

Adalet Bakanı rakam vererek açıklıyor; “Hakim ve savcılar hakkında yılda 5000 şikayet geliyor. Adalet Bakanlığı müfettişlerinin talebi üzerine son 5 yılda, sadece 69 hakim ve savcı dinlenmeye alındı. Bunların 56’sı Ergenekon davasıyla ilişkili. 46 kişi hakkında bir şey bulunmadı. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ömer Farukağaoğlu ile Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi hakimi Osman Kaçmaz hakkındaki iddialar ciddi görüldüğün için, bu 2 kişinin dosyası Ceza İşleri Genel Müdürlüğü tarafından bakan onayına sunuldu ve disiplin cezası yönünden HSYK’na sevkedildi. Ayrıca, cezai kovuşturma açılsın iye, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Diğer 8 hakim ve savcının soruşturması ise devam ediyor.’ (Nazlı Ilıcak, Sadullah Ergin ile telemülakat, Sabah, 14.11.2009)

Basit aritmetik hesapla yürüyelim: Son 5 yılda dinlenilen sadece 69 yargıç ve savcı. Bu rakamın 56’sı Ergenekon’la ilişkili. 46’sı hakkında bir şey bulunamadı. Yani, 10’u hakkında bulundu.

Son günlerde kopartılan kıyamet ise, bu 10 içindeki 2 kişiyle ilgili. Ancak, Yargıtay ve Danıştay gibi kurumların başkanları da tartışmaya dahil olunca –acaba 28 Şubat brifinglerini alkışlayanlar arasında mıydılar?- ve “psikolojik savaş” aracı medya mensuplarınca konu çarpıtılınca sanki “Türkiye 2009 = George Orwell 1984” denklemi akıllara sokulmak istendi.

Ergenekoncuların pek iyi bildikleri “psikolojik savaş” yöntemlerine dikkat!

Ortada “Telekulak”tan ziyade “deşifre edilmesi tamamlanmamış” olan sayısı hayli kabarık sivil uzantılarıyla  “cuntacı-darbeci faaliyet” var.

Bu durumun yansıması, “yargıda iç savaş” gibi görünüyor. Türkiye’de sadece düzelmesi gereken, yeniden düzenlenmesi gereken Silahlı Kuvvetler değil, yargı da düzelmek ve bir “Hukuk Devleti”nin gerçekten “Bağımsız Yargı” erkine geçiş yapmak zorunda.

Peki o “geçiş” böyle mi olmalıydı?

Nasıl olmalıydı ya da olabilirdi bilmiyorum ama bildiğim şu:

Denizler durulmaz dalgalanmadan!

X