"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Tek paraşütçü ben değilmişim

ZAMAN zaman arkadaşlarıma şaka yaparım."Ben Hürriyet'in başına paraşütle indim. Daha doğrusu indirildim" derim.

Bunda gerçek payı da vardır.

Çünkü Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaparken, Erol Simavi'den teklif alıp Hürriyet'in Yayın Koordinatörü olmuştum.

Gerçi daha sonra kendi isteğimle tenzili rütbe yaptırmış, Ankara Temsilciliği'ne gidip oradan yeniden Genel Yayın Yönetmenliği'ne gelmiştim.

* * *

"Paraşütle geçiş"
konusunda Türk basınında çok ayrıcalıklı bir yerim olduğunu düşünüyordum.

Meğer büyük bir gazetenin başına "paraşütle geldiğine" inanan tek gazeteci ben değilmişim.

Dün Milliyet Gazetesi'nde Yılmaz Çetiner'in, ölümünden önce Abdi İpekçi'yle yaptığı mülakatı okuyordum. İpekçi'yle yapılan son mülakatmış.

Mülakatta şöyle bir bölüm var.

Çetiner, "Milliyet'te ilk karşılaştığın önemli olay hangisiydi" diye soruyor.

Rahmetli İpekçi şu cevabı veriyor:

"Benim sonradan öğrendiğim bir iki olay var başlangıçta. Yani ben geldiğim zaman daha önce beraber çalışmadığım bir kadronun başına adeta paraşütle inmiş gibiydim."

* * *

Tabii abartmamak lazım.

Abdi İpekçi'nin Genel Yayın Yönetmenliği'ne gelmeden önce belli bir gazetecilik tecrübesi vardı.

Benimse üniversitede gazetecilik eğitimim, bunun üzerine de iletişim alanında doktoram vardı.

Ama Arda Gedik ve Özcan Ertuna'ya yaptığım danışmanlığı bir kenara bırakacak olursanız, mesleki tecrübem yok denecek kadar azdı.

Bu, işin yıllardır tartışılan yanı.

Mülakatta benim asıl dikkatimi çeken bölüm başka.

* * *

Rahmetli İpekçi, "Hayalimdeki gazeteye ulaşamadım" diyor.

Acaba "hayalindeki gazete" neydi?

Onu şöyle anlatıyor:

"Her zaman düşündüğüm gazete, yani çok mükemmel bir gazete. Onu yapmak mümkün değil. İdealimdeki gazeteye en çok yaklaştığım sıra talihsiz bir dönem oldu. 1964'te bir yenilik yapmıştık. İki ayrı gazete olmuştu Milliyet. Birisi doğrudan doğruya haber ve yorum veriyordu. Öteki de dinlendirici ve eğlendirici..."

Bilin bakalım Abdi İpekçi, "dinlendirici ve eğlendirici" olmaktan ne anlıyor, bu tatları hangi kelimeyle ifade ediyor:

"Magazin..."

* * *

Evet yanlış duymadınız, "magazin" kelimesiyle...

Oysa bugün hálá "Abdi İpekçi gazeteciliğini" aradığını söyleyenler, bu kelimeden fazla hazzetmiyor.

Hatta, "magazinleşmeyi" küçültücü bir anlamda kullanıyorlar.

Demek ki Abdi Bey, bunun önemini daha o yıllarda fark etmiş.

"Magazin" o günlerin de bir gerçeği idi.

Bugün çok çok daha önemli ve belirleyici bir gerçeği.

Birtakım "güya entelektüel" gerekçelerle bunu yerden yere vuran insanlara rağmen bütün dünyada "magazin" olgusu büyük bir hızla yayılıyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nde bundan üç-beş yıl öncesine kadar "people" tarzı magazin dergilerinin sayısı bir avuçtu.

Şimdi çok sayıda magazin dergisi yayınlanıyor.

Hatta bu dergiler havaalanlarındaki kiosklarda Newsweek ve Time gibi haber dergilerinin bile önüne konuyor.

* * *

Bugünün medya gerçeği, eskisine göre çok daha karmaşık.

Haber verme fonksiyonları, eğlendirme fonksiyonlarıyla karışıyor.

Ama medya olgusuna 1960'ların, 70'lerin klasik gözlükleriyle bakanlar bu gerçeği anlamamakta ısrar ediyor.

Bal gibi anlıyorlar da, işlerine gelmediği için böyle konuşuyorlar.

Gazetecilik okullarının artık bu çağdaş gerçekleri kavrayıp, müfredat programlarını buna uydurmaları zamanı geldi.
X