"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Tek erkek evlat olmanın psikolojisiyle büyüdüm

Rahmi Koç’un çocuğu olmak, çalışanı olmak nasıl bir şeydir bilemem. Tahmin ediyorum ki ben yapamazdım. Kendisine de söyledim zaten. O kurallara uyabilmem mümkün değil. Beni hemen atarlardı Koç Grubu’ndan. Ama onunla arkadaşlık etmek, sağdan soldan konuşmak, muhteşem görgüsünden, bilgisinden faydalanmak şahane. Hatta bir kademe üstünde. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Çocukluğunu, ailesini, kurallarını, yeni kurduğu işi, hayata bakışını dinlerken... O kadar mutevazı ve eğlenceliydi ki, o güldü, ben de güldüm. Üstelik bu kendisiyle yaptığım ikinci röportaj, inşallah üçüncüsü de olur. Patronların patronu sıfatını taşıyan biri, röportaj ve fotoğraf çekimi sırasında her söyleneni yaptı ve her soruyu cevapladı. Şapka çıkarıyorum ve tebrik ediyorum. Müthişti. Ben bu röportajdan çok zevk aldım. Sizi uyarıyorum, elimdeki son sözcük bitene kadar devam edecek...

EFSANENİN ADI WEST MARINE

West Marine aşkınız ne zaman başladı?

- Önce denize tutulursun, sonra tekne aşkı /images/100/0x0/55ea1949f018fbb8f86b29e9gelir, sıralama böyledir, tekne yaptırırsın. O zaman da tekne malzemesi sorunu gündeme gelir. Ben şahsen, gerek Nazenin 1’de gerek Nazenin 2’de, bu tekne malzemesi meselesinin ne kadar mühim olduğunu fark ettim. Muhtelif yerler var alabileceğiniz ama bir yere gideyim de her şeyi alayım yok. Her şeyi topluca bulabileceğiniz bir yer yok. Hep bir şeyler eksik kalır. Sipariş verip beklemek zorunda kalırsınız. Biz de düşündük dedik ki: Burada öyle bir teşkilat kuralım ki, her şey bulunabilsin. Tabii muayyen boyuttaki tekneler için. Büyük teknelerin malzemesi zaten özel sipariş yapılır. Ama 7 metreden 25 metreye kadar teknelerin tüm ihtiyacını artık biz karşılayabileceğiz. Biz dediğim West Marine; Türkiye temsilciliğini aldık. Bu işte çok büyük bir marka, hatta efsane. 750 milyon dolar cirosu olan bir şirket. Her şeyi büyük miktarda satın alabildiği için ucuza getiriyor, bize de aldığı fiyattan verecek.

Neden Avrupa’da kimseye franchising vermemiş de size veriyor?

- Amerikan firmaları ülke dışına çıkmayı sevmezler. Markalarına zarar geleceğini düşünürler, korkarlar, çekinirler. Önce tereddütlüydüler ama geldiler bizi tanıdılar rahatladılar.

Siz bugüne kadar kendi tekneleriniz için onlardan neler aldınız?

- Boya, halat, yelken, elektronik, motor, dıştan takma motor, plastik bot, üst baş giyecek, ip, tel, makara, çapa, usturmaça, mutfak malzemesi aklınıza ne geliyorsa. Bize gelenin de elinde bir liste olacak. O gün kendisine temin edeceğiz...

Hobinizi ticareti çevirince, insan mutluluk dışında ne hissediyor?

- E gurur duyuyorum. Yatçılara servis verebilmek beni çok mutlu ediyor. İstanbul’da açacağımız mağaza depo dahil 1000 metrekare, sırada Antalya, Marmaris ve Bodrum var. Henüz daha emekleme safhasındayız ama çok heyecanlıyız.

Koçtaş, Bauhaus, İkea gibi bir konsept mi?

- Evet, Koçtaş’ın gemi için olanını düşünün. Nasıl evinizde inşaat yaparken Koçtaş’tan şunu bunu alıyorsunuz, bundan da tekne yaptırırken gereken ihtiyaçlarınızı alacaksınız.

Deniz tutmasına karşı ilaç da olacak mı?

- Tabii. Bileğe takılan bantlar var. Sallantı sırasında mideniz bulanmıyor. Ama hareketleriniz biraz yavaşlıyor. Beni deniz tutmuyor, o yüzden kullanmama gerek kalmıyor.

Sizdeki bu şiddetli deniz tutkusu ne zaman, nerede başladı?

- Çok çok küçükken, Büyükdere’de... Biz Ankaralı bir aileyiz. Yazları İstanbul’a Büyükdere’ye gelirdik, kendi evimiz olmadan evvel de Maderoslar’ın otelinde kalırdık. 9.30’da açılan plaja sabahın 7’sinde denizden motorla giriş yapardım. 6-7 yaşlarındayken de balık tutardım. Annemin de aklı çıkardı. Tek erkek evlat psikolojisi diye bir şey vardır, ben öyle büyütüldüm, annem aşırı düşkündü bana, oğlum denize düşecek ve boğulacak diye ödü patlardı...

O zaman sizin motorunuz filan olamadı biraz küçükken...

- Oldu, oldu. Kıçtan takma bir motor. 14 yaşında filandım. Telemak Usta vardı hiç unutmam, tekneyi Ayvansaray’dan getirdim, Telemak da geldi motoru taktı, ama dünyanın parasını aldı. Çamaşır makinesi gibi Johnson’lar vardı o zaman, pırıl pırıl, 60 beygir. Mika camlar koyuyorlardı o zaman motorlara, direksiyonu filan vardı, çok havalıydı. Ama para yok. Mecburen anneme söyledim.

Robert Kolej’de mi okuyordunuz?

- Evet.

Anneniz karşı çıksa da siz yine de kafanızın dikine gidiyordunuz, öyle mi?

- Genelde söz dinlerdim, annem elimden tutar beni Kapalıçarşı’ya götürürdü, hem de her cuma, millet denize girerken biz alışverişe giderdik. O zamanlar vapurla gidilirdi Karaköy’e, oradan da bir taksi, ver elini Kapalıçarşı. Akşamüzeri Tünel’e geçerdik, Beyoğlu’nda yürürdük, sonra da o eski yoldan Büyükdere’ye eve gelirdik.

Sadece ikiniz mi?

- Evet. Kardeşlerim yoktu. Onları götürmezdi. Sadece ben.

Neden?

- Tek erkek evlat psikolojisi diyorum ya, "Oğlum gözümün önünde olsun" diye. Tuvaletteyken bile evin içinde arardı beni, "Oğlum nerede?" diye. O yüzden normal yani denize tutkumun onu rahatsız etmesi. Yine de balık tutmama ses çıkarmazdı. Yedi yaşında filanken Pehlivan gelirdi, Hoşgör diye bir sandalı vardı, bizi alır balık tutmaya götürürdü. Minderlerinin üzerinde bembeyaz örtüleri olurdu, biz onlara midye bulaştırırdık, balıklı ellerimizi sürerdik, çok sinir olurdu, kızardı bize. Dazlak kafalı, iri yapılı, eskiden güreş tutmuş biriydi, ondan adı Pehlivan. Onunla balığa gitmemize izin verirlerdi, genellikle erkekler giderdik ama bir de Nesteren Bayramoğlu olurdu, zaten ona da Ahmet derdik, çünkü erkek gibiydi ve hep bizimle birlikteydi. İzmarit tutardık. O yıllardan beri tarifi zor bir mutluluk verir bana denize açılmak.

Sadece Pehlivan’la mı denize açılıyordunuz?

- Yok yok İtalyan asıllı Ermeni bir aile vardı Geseryanlar, onlar kışın Roma’da yazın Büyükdere’de otururlardı, 30 kişi filan gelirlerdi, büyük bir evleri vardı ve müthiş bir yelkenlileri; onlar beni yanlarına alırdı, onların teknesiyle de açılırdık. Sonra şarpiler vardı, tek direkli yelkenliler, onlardan kiralardık, öğleden sonra 4 gibi rüzgar esmeye başlardı, nefis yelken yapardık. Fırsat buldukça denizdeydim ben. Sürekli fırsat yarattığımı da artık siz tahmin edersiniz.

İnsanlar şöyle diyorlar, tamam dünya seyahati yapıyor ama ekibi var, kendi başına yapamaz, dümen mümen tutamaz, okyanusun ortasında kalır. Öyle mi?

- Olur mu öyle şey! 20 metrelik teknem vardı benim, Nazenin 1, kendim yanaştırır kendim açılırdım, ancak açıldıktan sonra kaptana verirdim. Tekne kullanmayı bilirim yani.

Sadun Boro kadar değildir herhalde.../images/100/0x0/55ea1949f018fbb8f86b29eb

- Ooo Sadun Boro bir fenomendir, ona diyecek laf yok. O kadar küçük tekneyle yanında da hanımı, bütün dünyayı gezdi. Üstelik o devirde telekomünikasyon yok, hiç bir şey yok. Tuvalet bile yokmuş, lazımlığa yapar dökermiş. "Denizde en pratik odur" derdi bize.

Siz böyle bir şeye kalkışabilir miydiniz?

- Tabii ki hayır. Benim canım daha tatlı. O kadar maceraperest de değilim. Kendimize göre yaptık maceralar ama onunkinin yanında lafı olmaz.

Bu arada babanız ne diyordu sizin deniz tutkunuza?

- Bir şey demiyordu, çünkü ona bir şey söylenmiyordu. Annem, babamla aramda bir tampondu. Bizde adet öyleydi, anneye söylenir, anne babaya aktarır. Babadan gelen cevabı da bilmeyiz, anne "Baban böyle istiyor" der, o kadar.

O kadar heyecanlı anlatıyorsunuz ki, babanızın deniz tutkunuzu anlamamasına olanak yok...

- Evet ama babamız erkenden işe giderdi ve akşam geç vakit gelirdi. O gelinceye kadar da o günkü macera bitmiş olurdu. Biz yıkanmış, üstümüzü giymiş, akşam yemeği için hazır olurduk. Hep birlikte sofraya oturulur, sonra da Büyükdere’de piyasaya çıkılırdı. Ya da Sarıyer’e yürünürdü, Şakir’den ya helva içine dondurma alınır yola devam edilir ya de oturularak yenilirdi. Sonra da eve geri dönülürdü, büyük bir hadiseydi.

İnsan o günleri özlüyor mu?

- Tabii tabii. O günler başka günlerdi. Ya da evin yanında açık hava sineması vardı. Oraya giderdik, filmi biliyorsun "dan dan dan" ateş edecekler adam "ah" diye ölecek, biz de 40 kere seyrettiğimiz filmi sanki ilk kez seyrediyormuşuz gibi izleyeceğiz. Güzel günlerdi. Müslüman gayrimüslim birbirimizi gerçekten severdik, birbirimize bağlıydık. Öyle bağırma çağırma, sarhoşluk, adam öldürmek, dövmek gibi şeyler yoktu...

İskelenin ucuna yürüyüp, denize bakarak "Bir gün tekneyle dünyayı gezeceğim" gibi şeyler geçer miydi aklınızdan?/images/100/0x0/55ea1949f018fbb8f86b29ed

- Geçmez olur mu? Hep içimde yanan bir ateşti uzak yerlere gitmek...

Peki neyi temsil ediyor bu tekneyle uzaklara gitmek...

- Bu bir "challenge." Niye adam otomobile biniyor da bir pistin etrafında dönüyor 300 km yapıyor? Formula 1 deniyor buna. Neden diğeri Everest’in tepesine çıkıyor? Bir başkası denizin dibine dalıyor, batık gemi arıyor...

Bir sebebi vardır herhalde...

- Ben denizi bana başka her şeyi unutturabildiği için seviyorum. Denizde olduğun zaman yalnızca yaptığın işe konsantre oluyorsun, mesele budur, mecbursun. Arızalar, personel, alınacaklar, verilecekler seni hep meşgul eder. Deniz insanı çok rahatlatır, sıhhat verir, bir de enteresandır, bağımlılık yapar deniz, çok büyük rüzgarlar, fırtınalar atlatırsın, bir daha mı asla dersin ama limana yanaştıktan sonra her şeyi unutursun, hatta bir süre sonra yine o gitme isteği depreşir içinde...

Bazı insanlar holding de yönetseler "özgür ruh"tur, çaktırmazlar ama takım elbiselerinin altında aslında bambaşka bir adam yaşar. Acaba siz de öyle biri misiniz? Deniz sizin kaçışınız mı?

- Bu zor bir sual. Hani plajda sabahtan akşama kadar yatan adamlar vardır, işi yok gücü yok. Amerikan filmlerinde görürüz, bir de yakışıklıdırlar...

Etraflarında da şahane kızlar dolaşır...

- Evet, akşam bir yerde oturur içkisini içer, öyle hayatlara özendiğim olmuştur. Hiç unutmam bir gün tekneyle Çınarcık’a gittik, yemekten sonra yürüyüşe çıktık, adamın biri takım elbiseli ama ceketini ve kravatını çıkarmış, ayakkabılarını ve çoraplarını da, paçaları da sıvamış... Masayı da denize koymuş, önünde, rakı-peynir, kavun ve vazoda karanfil... "Afiyet olsun beyefendi, çok keyifli görünüyorsunuz!" dedim. "Hem de nasıl" dedi. O kadar hayatın tadını çıkarıyordu ki ne yalan söyleyeyim imrendim...

Evde herkes üniforma giyer

Ne tür insanları kesinlikle işe almazsınız?

- Sakallı, bıyıklı adam katiyen almam. Kirli sakal da sevmem. Her gün tıraş olacak bir kere. Cote D’Azur’e gider gibi gelinmez. Bluejean de giyilmez. Kadınlar da mini giyemez. Buranın da kendine göre bir ciddiyeti var. Biz 1 Haziran’dan 15 Eylül’e kadar "smart casual" giyiniyoruz, kravat filan yok, toplantıları olanlar takıyorlar tabii. Yılın geri kalan zamanları lacivert blazer- gri pantolon- kravat, bildiğimiz iş kıyafeti. Gerçi arkadaşlar, "smart casual" giyinmenin daha zor olduğunu söylüyorlar, uyumlu giyinmek daha zor, öteki türlü takımı giyiyorsun çıkıyorsun. Bir de cumaları daha rahat kıyafetler giyilir bizde.

Tişört giyilebiliyor mu?

- Yok, tişört olmaz, gömlekle gelecek, bir yakası olacak. Çorabı düşük adam da sevmem. Eti gözükmeyecek, Almanlarda vardır o çok. Ayakkabılar da boyalı olacak. Kadın personel için de düzgünlük isterim. Çok frapan olmasın.

Evdeki personel?

- Ben üniforma severim. Evde çalışanlar üniforma giyerler. Akşam başka, gündüz başka. Sultan Hanım var mesela, o filmlerde önlük takarlar ya, onlardan takar. Öbür arkadaşların da üniformaları var, yazları başka, kışları başka.

Bütün ev işlerinden sorumlu kahya gibi bir var mı?

- Tabii tabii, o da çizgili lacivert elbise giyer. O housekeeper’ımız. İngilizce de bilir, otelden aldım, kat sorumlusuydu.

Bir ordu ile yaşıyorsunuz!

- Evet.

Siz sokağa da tek başına çıkmıyorsunuzdur...

- Evet hep birileri oluyor yanımda.

Onların hiç olmadığı...

- Vaki değil...

Sadece banyodayken mi yalnızsınız?

- Yatak odamda da. Ama beni yatırıncaya kadar birileri olur. Ben yattıktan sonra giderler.

Ne yapıyorlar masaj mı yapıyorlar?

- Hayır, hemşire tansiyonu ölçer, her sabah ve her akşam, ateşimi de ölçer, nabzımı da sayar, okey der, o gün ondan sonra çıkarım evden, o akşam da öyle uyurum. Ha bir de kilomu tartar. Kiloyu tutmaya çalışıyoruz. İnsan yaşlandıkça ölçüleri değişiyor biliyorsunuz.

Bizim ailede serserilik yapamazsınız

Sizinki gibi bir aileden gelmenin hep olumlu taraflarının olduğunu düşünürüz. Zorluğu yok mu?

-Zorluk değil ama ailenin bir disiplini, bir yetiştiriş tarzı ve bir kalıbı var...

O kalıba ya uyacaksınız ya da uyacaksınız öyle mi?

- O kalıba uyacaksınız. Ya’sı yo’su yok. Eğer uymazsanız zor olur hem kendiniz hem aileniz için.

Siz kaç yıldır böyle yaşıyorsunuz?

- 50 yıldır.

Her anınız belli değil mi?

- Öyle sayılır. Programlı bir hayat.

Kontrolsüz hiçbir şey yok değil mi?

- Yok.

Kendi hapishanenizde mi yaşıyorsunuz?

- Evet bir nevi. Yaz tatilinde bile programlar geçerlidir. Şu gün şuraya gideceğiz, oradaki adama telefon edilir, gelir bizi alır...

İnsan "Yeter be!" demez mi?

- Yanımdakiler diyor ama ben programlı yaşamayı seviyorum. Zaten başka türlüsünü bilmiyorum. Bugün 6’ya çeyrek kala kalktım, idmanımı yaptım, kahvaltı, her gün böyle, en çok yarım saat oynar, BBC dinlenecek, CNN izlenecek, evde birikmiş bir şeyler varsa, zarflar- marflar onlara bakılacak. Derken 9 oluyor.

Size yardımcı kaç asistanınız var?

- 4 sekreterim var. Ama bir sürü de iş var. Bizim muhitimiz çok geniş olduğu için, biri telefon ediyor "Aman efendim benim çocuğuma bilmem ne olabilir mi?" diye, başka biri diyor ki "Amerikan hastanesine yatacağım acaba iyi bir doktor bilmem ne..." Sekreterler onlara da koşturuyor. Hep yoğunuz.

"Bu sabah kimsenin sesini filan duymak istemiyorum" deme şansınız olmuyor mu?

-Yok. Bazı kişiler var ki onlar eve telefon ederler 8’i çeyrek geçe ile 9’a çeyrek kala arasında, o yarım saatte beni bulurlar. O zaman konuşuruz.

E tabii o zaman tekne de, bu trafikten kurtulma fırsatı olur...

- Ne gezer, orada da telefon var, e-mail var, önünüze getiriyorlar koyuyorlar, günlük gazeteleri indiriyorlar. Dünya seyahati sırasında bizim tekne aynı zamanda bir tür ofisti ama yine de...

Sizin içinizde gizli bir serseri var mı? Pardon bu lafı sevmezseniz düzeltiyorum, sizin içinizde hep bir maceraperest var mıydı?

- Tabii ama herkesin vardır. Kimisi bastırır kimisi özgürce yaşar. Ben bastıranlardanım.

Neden?

- Böyle eğitildim ben. Tarzımız bu. Serserilik yapamazsınız bizim ailede.

Yasak mı?

- Uygun düşmez. Yetiştiriliş tarzımız, kalıbımız buna müsaade etmez.

Bu kalıplar bazen insanları delirtiyor, onların dışına çıkmak istiyorlar...

- Evet filmlerde filan görüyoruz. Adam yazıhaneye giderken, telefon açıyor ve birdenbire "Bana bilmem nereye bilet alın, her şeyi bırakıp gidiyorum ben" diyebiliyor.

Uçakta da şahane bir kadın yanına oturuyor... Meğer adam aşıkmış...

- Evet ama bu sadece filmlerde öyle oluyor. Bana hiç rastlamadı.

Onlar bir de cesur adamlar...

- Evet doğru, bunu yapmak büyük cesaret ister. Ama arkasından laf ederler öyle adamların. Gazeteye düşerler. Ailelerine laf gelir.

Bunlar sizi en korkutan şeyler değil mi, ailenize, soyadınıza laf gelmesi...

- Tabii. Yalnız benim değil bu soyadını taşıyan herkesin dikkat etmesi gerekir. Bırak soyadını taşıyanları, Koç Topluluğu’nda çalışan herkesin de...

BANA ARTIK KİMSE PİJAMA GİYDİREMEZ

Kıyafetlerinizi nasıl alıyorsunuz? Zegna’dan, Boss’tan seçiyorsunuz, sonra eve mi getiriyorlar?

- Yok canım ben Zegna’dan filan giyinmem, yaptırırım. Kumaşı seçerim, eskiden pijamamı bile yaptırırdım./images/100/0x0/55ea1949f018fbb8f86b29ef

Pijamalarda da baş harfleriniz yazar mıydı?

- Yazardı. Ama artık pijama kullanmıyorum, entari giyiyorum.

Entari ne demek?

- Uzun gömlek. Yazın yakası açık olanı, kışın yakası kapalı olanı. İsmet Paşa’nın oğlu Ömer’den öğrendim. O da babasından öğrenmiş. "Çok rahat" demişti de, onun üzerine denedim. Gerçekten öyle. Entariyi giydikten sonra bir daha iki parça giymem.

40 yıldır aynı kişi mi dikiyor kıyafetlerinizi ya da aynı berber mi kesiyor saçlarınızı?

- Hayır olur mu? Onlar da tekaüt oluyor. 40 yıllık berberim vardı mesela, Atina’ya yerleşti, sonra da öldü. Başka biri vardı, o da Bodrum’a yerleşti. Gömlekçimiz İbrahim Bey’in de gözünün içine bakıyorum, nabzını filan dinliyoruz, bir şey olmasın diye. Neyse ki Edwards’ın terzisi de var, ona da diktiriyoruz.

Arada hazır almak da keyiflidir. Armani filan sevmez misiniz mesela?

- Katiyen. Ben Amerika’da Brooks Brothers ya da Ralph Lauren’den alırım. Ama aldıktan sonra getirip terziye veririm, üzerime göre düzelttiririm, karanfil taktığım için yakasındaki deliği açar.

Her gün yeni karanfilleri koyan karanfilciniz var mı, çünkü birinin takip etmesi lazım...

- Evet, evet buradakiler ediyorlar. Düğünlerde beyaz, düğün olmadığı zaman kırmızı karanfil her zaman hazır olur. Bizim müzede Madam Tussaud’daki gibi benim mum heykelim var, onun da yakasındaki karanfil her gün değişir.

Ceket ve pantolon kumaşınızı kim seçiyor?

- Ben tabii. Kumaşları getirirler karteladan seçerim. Ya da İngiltere’ye gittiğimde güzel bir kumaş görürsem alırım. Yalnız kumaş değil ki, astarını da, düğmesini de, modelini de ben seçerim.

Demek sizin gibi şık giyinmek kolay değil. Kredi kartını uzatıp üç ceket almakla bitmiyor.

- Bitmez, mesai gerektirir. Herkesin kendi şahsiyetine göre, kumaşı, stili, modeli, kıyafeti belirlemesi gerekir.

Çocuklarınız da böyle midir? Hepsinin bir stili var mıdır?

- Var tabii. Hepsinin kendine göre. Ali Koç mesela, İngiltere’ye gittiği zaman demişler ki "Sen bu mağazadan alışveriş yapacaksın." O mağaza onun kazağını, gömleğini, ayakkabısını, pantolonunu verecek. Giyinme stili öğretiyorlar çocuğa. 14 yaşında daha o zaman. Bir de "Çek yazacaksın" demişler. "Bankada bir hesabın olsun, peşin para yok, çek yazacaksın."

O neden?

- İngiliz sistemi öyle, alışsın diye. İngiltere’de eskiden alışveriş anında peşin para almak ayıptı, "Biz hesabı size göndeririz" derlerdi, hesap adrese gelirdi çekle öderdiniz.

Dikkat ettim de, çocuklarınıza ilk isimleriyle hitap etmiyorsunuz, Ali Koç, Ömer Koç, Mustafa Koç... Neden?

- Ali’ye bir de Ali Bey deriz. Çünkü küçükken bir dadısı vardı ona hep "Ali Bey" derdi, çocuk 6 aylık, Ali Bey yukarı, Ali Bey aşağı. Hepimiz ona Ali Bey demeye alıştık. Dadı, Saray’dan çıkmaymış, gayet nazik bir hanımcağız...

Peki 5 yaşına gelince "Ben Ali Bey değilim, Ali’yim!" demedi mi?

- Demiştir, bir sürü şey yapmıştır, küfür de etmiştir ama onun için "Ali Bey." Evet, ben çocuklarıma soyadlarıyla seslenirim. Mustafa Koç derim. E çünkü holdingde chairman, sekreterine "Mustafa nereye gitti, ne zaman gelir?" diyecek halim yok ya, ya Mustafa Bey diyeceğim ya Mustafa Koç...

Peki evde nasıl hitap ediyorsunuz?

- Mustafacım, Alicim, Ömercim. Hep cim’li. Onlar da "Babacım" derler.

Gelelim kadın giyimine... Sizi ilgilendirir mi?

- Bir kadın, bir şeyi iki kere giyerse nazarı dikkatimi celp eder. Bazen söylerim bazen de utanırım söylemeye. Mücevherlerine filan da bakarım. Kompliman da yaparım.

Hediye alırken de bu kadar özen gösterir misiniz?

- Kadınlara hediye almam.

Niye?

- Öyle. Bilmiyorum neden. Vaktim olmaz. Uğraşamam. Kendime bile zor zaman buluyorum. Ama şık kadın hoşuma gider, rüküş kadından da fevkalade rahatsız olurum. Detaylar gözüme çarpar benim. Mesela hanımın bir tanesinin küpesi mi yok, "Düşürdünüz mü?" diye sorarım.

Dünya güzeli kadınlar da sonunda yaşlanıyor. Üzülüyor musunuz neydiler ne oldular diye...

- Benim bir arkadaşım vardı, "Yaşlanmak istemiyorsan erken öleceksin" derdi, e onu da istemediğimize göre mecbur yaşlanacağız. Ama yaşlanmanın da bir elegansı var, yaşa göre giyinmeli, yaşa uygun hareket edilmeli. Bazı hanım dostlarımız için üzülüyorum sanki 25 yaşında gibi giyiniyorlar ya da yüzlerini çektiriyorlar. Katiyen hoşlanmıyorum.

Yaptırmayan yok ki.

- Doğru ama mimikleri, yüz ifadeleri değişiyor. Artık erkekler de yaptırıyor. İlla yaptıracaklarsa, bunun çok iyi yapılması gerekiyor. Yoksa sırıtıyor. Kendine bakmalı bir insan, buna hiç itirazım yok. Ben hep spor yaptım. Bu şart. Aksi takdirde vücudun diri durması mümkün değil, herkese de tavsiye ederim. Haftada birkaç gün değil, ne yapıyorsan her gün yapacaksın...


YARIN: TEKAÜT BİLE OLSAN SABAH 9’DA EVDEN ÇIKACAKSIN

X