Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Tecrübe Konuşuyor”...

Sıcak bir Ağustos ayıydı.

1995 yılı. Benim kafamdan çıkan Bosna’ya gitme planını gerçekleştirmiştik. Bosna yoluna koyuluşumuz raslantı olarak öyle bir zaman dilimine denk geldi ki, Sırp cepheleri önce Hırvatistan’ta, arkasından Bosna-Hersek topraklarında çökmüş, bir yandan Hırvat askerleri, bir yandan da “Armija” yani Bosna ordusu, işgal altındaki topraklarını bir bir kurtararak ilerliyorlardı.

Henüz dumanı tüten, ateşin tam sönmediği mekanlardan Bosna’nın içine tam birer maceraperest olarak süzülüvemiştik. Öyle ki, üç yıldır ayağını basmadığı kurtarılmış Bihaç’ın en ucundaki Velike Kladuşa’da arabasından indiği anda, Bosna Cumhurbaşkanı “Bilge Kral” Aliya İzzetbegoviç, yurttaşlarından önce Hasan Cemal ve benimle karşılaşmış, “Sizin ne işiniz var burada!” diye hayret nidası ağzından çıkıvermişti.

Aliya İzzetbegoviç’ten bile önde gidiyorduk Bosna topraklarında.

Hedef, tabii ki, başkent Saraybosna idi. Sırp kuşatması devam ediyordu. Oraya İgman dağından tehlikeli bir yolculuk yaparak ulaşabilirdik ve bunun organize edilmesi gerekiyordu. Bu iş, Bosna’ya daha önce iki kez gelmiş olduğum için o toprakları karış karış bilen ve seyahatin “fikir babası” olan benim üzerimdeydi.

Saraybosna’ya girişi tam olarak ayarlayamıştım. Zamanı boş geçirmektense Bosna’nın çeşitli şehirlerine uğruyorduk. Mostar, ardından Zenica’da Türk birliğinde geçirdiğimiz bir geceden sonra, “Hadi” dedim “Travnik’e gidiyoruz.”

Hasan, “Niçin?” diye sordu. Travnik’in Osmanlı döneminde bir ara Bosna’nın başkentliğini yapan tarihi bir şehir olduğunu, şu son savaşın en ağır yükünü çeken yerlerin başında geldiğini söyleyerek, sorusunu savuşturmaya çalıştım. Söylediklerim doğruydu ama Travnik’i daha önce görmemiş olduğum için çok merak ettiğimi, onun için oraya gitmek istediğimi, yani asıl gerekçemi söylemedim.

Bosna’da ben nereyi işaret ediyorsam, oraya gidecektik; buna kimsenin itiraz edecek bir durumu olamazdı.

Hasan Cemal, sanki savaş bölgesinde değilmişiz ve Saraybosna’ya gitmek evinden çıkıp işyerine gitmesi gibi basit ve kolay birşeymiş gibi bana sürekli sitem halindeydi, “Ne zaman gideceğiz Saraybosna’ya?” diye söylenip duruyordu.

Biliyordum. Aklından geçenleri biliyordum. Onca yıllık arkadaşım ne de olsa. Saraybosna’ya ulaşamazsak, sanki Bosna’ya hiç gelmemişiz gibi, hedefe varamadık diye bir duyguya kapılacaktı. Asıl derdi ise yazısı idi. Ne yazacaktı? Ona sahada ilham perisi gerekiyordu; oysa biz Travnik’te sanki turistmişiz gibi beyhude vakit harcıyorduk.

Öğle yemeğinde bir Travnik’liden başından geçen çok trajik öyküyü dinledik. Yemeğin ardından Hasan’da garip bir mutluluk. “Kurtardım” dedi. Tuhaf tuhaf suratına baktım, “Neyi kurtardın?”

“Bugünkü yazıyı! Yazı çıktı!”

Ne kalpsiz bir adamdı bu. Böylesine trajik bir öyküden “yazı çıktı, günü kurtardık” diye sevinebilen.

Şöyle de bakılabilir tabii; “Tam gazeteci. Herşeyi yazmak ve yayımlamak üzere yaşıyor. Hasan Cemal gibileri olmasa, dünyadan haberimiz olmazdı”...

Ben de bugünkü yazıyı kurtardım işte. Hasan Cemal’i yazacağım...

***               ***          ***

Hasan Cemal’in tuğla kalınlığındaki kitaplarından sonuncusu da çıktı. Yeni yayımlandı. Kaç mevsimdir üzerinde çalışıyordu, “Türkiye’nin Asker Sorunu” üzerinde.

Hasan Cemal’i yazma zamanıdır.

Kitabın kapağında, adının altına bir de “Ey Asker Siyasete Karışma” sloganını oturtmayı tasarlıyordu. “Hasan” dedim, “Bu pek slogancı bir hava veriyor. Kitabın ağırlığını, etkisini düşürmesin?..”

Onu yakından tanımayan bazı insanlar üzerinde burnunun dikine gittiği, hep onun konuştuğu, kimseyi dinlemediği gibisinden yanıltıcı bir izlenim uyandırsa da, öyle değildir. Tam tersine insanları dikkatle dinler. Dinlemekle kalmaz, hemen dinlediklerini not eder. O koca ve her biri tarihi kayıt değerindeki kitapları öyle çıkmıştır. Bu uyarıma kulak verebileceğini sandım. Sert bir şekilde kesti attı: “Hayır. Bu kitabı tam da o mesaj için yazdım. O mesajın da kapakta bulunması gerekiyor.”

Hasan Cemal çok özel bir insandır. İttihatçıların üç liderinden birinin, özellikle Suriye, Lübnan ve Filistin’de hemen herkesin Cemal Paşa-el Saffah (Kan Dökücü Cemal Paşa) diye kötü namla andığı Cemal Paşa’nın torunu.

Bu doğrudan kan bağı, İttihatçılık, Türkiye’deki askeri darbe geleneğinden CHP’ye ve hala cari olan “bürokratik vesayet rejimi”ne uzanan geniş yelpazenin temel referansı olmaya devam ettiği için, Hasan Cemal’in “devlet” nezdinde bir tür “Aziz” muamelesi görmesi için yeterli nedendir. Ama Hasan Cemal, sırtını o referanslara yaslayarak yaşamayı seçmedi.

Dedesi, Hasan Cemal’in yakasından hiç düşmedi. Nitekim, o da kitabının önsözüne “Cemal Paşa’nın ruhu ile İttihat Terakki geleneği” başlığını atmıştı ve “Cemal Paşa’nın ruhu hiç peşimi bırakmadı” diye yazabilmişti.

Hasan Cemal’in yazamayacağı hiçbir şey yoktur. Bunu ben de zamanla öğrendim. Neyi, nasıl yazacağı da önemli elbette.

Vicdan sahibi Hasan Cemal.Öyle bir vicdan ki, “Cemal Paşa’nın ruhu” onu hiç bırakmazken, vicdan da ondan hiç ayrılmadı.

Vicdan, saydamlık, dürüstlük ve varoluşsal yazma dürtüsü bir bedende birleşince, Hasan Cemal’in tarihe düştüğü notlar, emsalsiz tarihi değer kazandılar.

Kırk yıl önce askeri darbe örgütlenmelerine bulaşmıştı. Sonra altın döneminde İttihatçılık genleri taşıyan Cumhuriyet’te muhabirlik, Ankara Temsilciliği, Genel Yayın Yönetmenliği. Ardından 1990’larda “zamanın ruhu”nun gazetesi Sabah’ta, 2000’lerle birlikte Milliyet’te köşe yazarlığı. Ve “saha”dan hiç kopmadan, yaşına başına bakmadan mesleğe yeni girmiş bir muhabir heyecanıyla dağ bayır haber peşinde koşan, saçları bir türlü beyazlamayan delikanlı gazeteci.

“Türkiye’nin asker sorunu”nu Hasan Cemal’den daha iyi, daha yetkiyle, daha çarpıcı biçimde kimse yazamazdı. O yazdı. İyi ki yazdı.

***              ***          ***

Bana gelince, hayatımda yer alan en hoş “vak’a”lardan biri Hasan Cemal. Benim için iyi gazeteci olup olmaması zaten fark etmezdi. O öyle ama benim ölçüm orada değil.

Hasan Kaya Cemal. Ortanca adı gibi, “kaya” gibi dosta sahip olmak, şu dünyada, üstelik şu dönemde bir insan için ne paha biçilmez bir nimet; ne erişilmez bir imtiyaz.

Çok az kimse biliyor; Hasan ile ben, Hrant’ın yitirilmesinden sonra, birbirimizle hiç konuşmadan, onun travmasıyla yeniden biçimlendik; hayatımızın çok kişinin bilmediği veya bilse de anlayamayacağı özel bir evresine geçtik.

O nedenle de kırk yılı aşan dostluğumuzu asla sarsılamaz biçimde perçinledik.

Galiba bilinçaltımda yerleşik bu nedenden ötürü, Hasan Cemal’in meslekteki 40. Yılı için çıkartılan kitaptaki uzun yazımın sonunda, onun en sevdiğim yazısının sınıf arkadaşı olan ortak bir dostumuzun ardından yazdığı yazı olduğunu belirterek şöyle demiştim:

“Şimdi bakıyorum da, Hasan Cemal ile 40 yıllık dostluğun en sağlam güvencesi, önden gidersen arkandan tarihe geçecek bir yazı yazılacak olmasıdır. Hasan bunu yapar. Bir insan için bundan daha büyük bir şans ve zenginlik olabilir mi?”

Hasan’ın “İttihatçı genleri”ni de unutmamak gerekir. Üstelik varoluşsal özelliği yazmak olan birisi o. Kimbilir, ne olur ne olmaz diye şimdiden yazmıştır bile!

Bu yazı da benim ona “kazığım” olsun; Fenerbahçe’nin şampiyonluk coşkusu yaşayacağı gün çıkan bu yazı, fanatik bir Galatasaraylı olan Hasan Cemal’e armağan olsun!

X