Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

"Tayyip Erdoğan diktatör" diye söze başlayınca...

Adeta "Tayyip Erdoğan diktatör" diyerek güne başlamayı alışkanlık haline getirmiş bir "insan tipi" var. Böyle düşünmenin toplumda ciddi bir karşılığının bulunduğunu da görebiliyoruz. Makul olabileceğini düşündüğümüz kesimler de, isteyerek/istemeyerek bu koronun parçasına dönüşüyor.

12-13 yıl, tek parti, için çok uzun iktidar dönemidir. İktidar yıpratıcıdır, muhaliflerin öfkelerini biriktiricidir, hataları görme ihtimalini azaltıcıdır.

AK Parti iktidarı da uzun iktidar yıllarının avantajları yanında dezavantajlarını da yaşıyor. Bu durum, iktidarın gözünü kararttığı gibi muhalefetin de gözünü karartıyor..

12 Eylül askeri darbesi sonrası, iki partili düzene göre dizayn edilen sistem, beklenen sonuçları vermedi. Düşünülen iki partili sistem, "merkez sağ" ve "merkez sol" partilerin kazanmaları hesabına göre düzenlenmişti. "İstikrar" böyle sağlanacaktı. Beklenen olmadı.

Sistemi kuranların, tahammül edemeyecekleri bir siyasi akım, adım adım iktidarı ele geçirmeyi başardı. Ele geçirmekle kalmadı, toplumun desteğini de arkasına alarak, uzunca sayılacak bir süre iktidarı elinde tuttu, tutmaya devam ediyor.

ÇARESİZLİK

İktidarın bir dönem daha seçim kazanma ihtimali, muhalefet açısından çaresizlik üretirken, muhalefeti agresifleştiriyor.

Bir siyasi partinin çok partili demokratik bir rejimde başarılı olmasının en önemli koşulu, halkın çoğunluğunun desteğini ayakta tutabilmesi, halkın refahını sağlayacak bir ekonomi politikasını sürdürebilmesidir.

ZİNDE GÜÇLER VE BATI MERKEZLERİ

Aslında, geçmiş yıllarda; Türkiye'de, bunlar, iktidar olabilmek için, yeterli neden sayılmıyordu. Ülkenin “zinde güçler”inin (asker ve sivil bürokrasi) iznini ve olurunu alabilmek, iktidar olabilmek için zorunluydu. Bir başka önemli şart da, Batı'daki iktidar merkezleriyle uyumlu olabilmekti.

AK Parti örneğinde; bu iki güçle de sorunları olan bir iktidardan söz edebiliyoruz. Ülkenin "zinde güçleri"yle sıkıntılar var, Batı'yla ilişkiler de geçmiş iktidar dönemlerinden farklı bir seyir izliyor.

Ülkedeki muhalefete ek olarak, bu iki önemli güç odağının da AK Parti'nin karşısında olduğu düşüncesi, muhalefetin umutlarını artırıyor. Bu umutlara son dönemde Gülen Cemaati'nin de katılması, iktidarı daha fazla zorlama imkanını da beraberinde getiriyor.

MUHALEFET CEPHESİ

İktidarın sesi yüksek çıktığı gibi, muhalefetin sesi de yüksek çıkıyor. "Türkiye'de ağır bir baskı ortamı var" sözcüğü sert ve kararlı bir sesle dile getiriliyor. Hükümetin bazı medya kurumlarını kendisine bağlamasına rağmen, muhalefetin elindeki medya gücünün daha etkili olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana iktidarı elinde tutan kesimler, sınıflar; bir çok alanda, “kalıcı iktidar odakları” da yaratmış durumda. Medya, yalnızca bunlardan biri. Kültür ve sanat alanında da, bir iktidar var. Ekonominin hala çok ağırlıklı bir bölümünün, geçmiş iktidar odaklarının kontrolünde/etkisinde olduğu da açık.

Bu nedenle iktidar kavgası seçimlerle sınırlı olmayan bir düzlemde kıyasıya devam ediyor. Bu anlamda muhalefetin etkili bir blok oluşturabildiğini de görüyoruz. Bu blokun sesi çoğu zaman iktidardan daha gür çıkabiliyor.

SEÇİMDIŞI UMUTLAR

Muhalefet, demokrasi dışı yöntemleri hala bırakmış, o yöntemlerden tam anlamıyla umudunu kesmiş değil. İktidar da, yıllardır çevrede kalmış, dışlanmış bir kesimin sözcüsü gibi hareket etme psikolojisinden bir türlü kurtulamıyor.

İktidar, özgürlük alanlarını "genişletme" hedefiyle hareket ettiğini söylediği alanlarda bile; kendisi gibi olmayanları, kendi düşündüğü hayat tarzının dışında bir yaşam isteyenleri “ötekileştirmek”ten de geri durmuyor. Zorunlu din dersindeki ısrar, cemevlerininin ibadethane olarak kabul edilmemesi, kontrolden çıkmış inşaat ve rant yarışı… İktidarın olanaklarını giderek istismar etmeye yatkın bir örgütlenmenin sinyallerini, her geçen gün daha fazla hissediyoruz.

SABAH SABAH...

Adeta "Tayyip Erdoğan diktatör" diyerek güne başlamayı alışkanlık haline getirmiş bir “insan tipi” var. Böyle düşünmenin toplumda ciddi bir karşılığının bulunduğunu da görebiliyoruz. Söyledikçe kendi söylediğinin cazibesine kapılan, hayatı ancak böyle açıklayabilen, kendisini böyle ifade edebilen bir okur/yazar topluluğu oluşmuş durumda.

Makul olabileceğini düşündüğümüz kesimlerin de, isteyerek/istemeyerek bu koronun parçasına dönüştüğünü görebiliyoruz. Tabii, bu “koro”yu, Tayyip Erdoğan'ın "kavgacı" dilinin bir “yankı”sı olarak da değerlendirmek mümkün.

Ama başarısızlığı ve kendi ruh halini onunla açıklamaya çalışmak gerçekçi olmadığı gibi, sağlıklı da değil.

Çaresizliğin verdiği tepkisellik, insanları gerçeklerden uzaklaştırıyor.

X