"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Tatil dönüşü sendromu

Şimdi çalışma zamanı, işler bekler. Habitus, çantasının içine kaçmış Konyaaltı plajı çakıllarına bakıp bakıp derin bir ah çeker.

Ben beceremiyorum; sen günü, anı tadını çıkararak yaşayabiliyor musun sevgili Horatius okur?
Diyor musun sen de onun gibi can-ı gönülden “carpe diem”?
Seni bilmem, ben öyle “günü yaşa” filan bilmem.
Bilirim aslında da, hiç beceremem.
Ben günü yaşayamayanların lideriyim. Endişeli bünyelerin stereotipiyim! Bırakın yaşamayı, bugüne kadar hiçbir umut dolu, “günü yaşa, anı yaşa; mutluluktan ve zevkten kendini bir sağa, bir sola at” makalesini bile içimde çiçekler açarak okumayı beceremedim.
O makaleyi okurken bile aklımdan ondan sonra ne okuyacağım, bir sonraki gün ne yapacağım, hatta iki yıl sonra nerede olacağım geçer.
Anlayacağın, senin kız her tatilini geri dönüş gününü beklemekle ziyan eder.
Bir insan tatilin ilk gününden itibaren geriye sayar mı?
Zehir olacağını bile bile bundan bir kere bile caymaz mı?
Peki sorarım sana, geriye doğru saydığın tatilin var mıdır bir anlamı?
Evet, törenle tatil dönüşü sendromuna yakalanmış bulunuyorum.
Kendimi içi alınmış ekmek gibi hissediyorum. Sabah işe geliyorum, isteksizce gazete sayfalarını karıştırıyorum. Okuyorum, okuyorum, sıkılıyorum. Azıcık internet alemlerine dalıyorum, çok daralıyorum.
Saçlarım hâlâ deniz kokuyor, oturduğum yerde sinirleniyorum.
şu anda denizde midye kabuğu kaydırmak, Adriana Limacılık oynamak istiyorum. (Dalgalı denizde, kıyıya bikini kataloğu fotoğrafı çektiriyormuş gibi yatacaksın havalı havalı. Sonra dalga gelecek ve kolunu bacağını ayrı bir yere atacak; eski Türk filminde uçurumdan atılmış bez insan kuklası gibi savrulacaksın. Neşeyle dolup taşacak, arkadaşlarınla birlikte şen kahkahalar patlatacaksın.)
Sevgili tatilci okur, plaj dönüşü travmalardan travmalara yelken açmak, gün içinde birçok defa kendini ve arkadaşlarını Baywatch ekibi gibi slow motion kumsallarda koşuyor hayal etmek istemiyorsan, şu faydalı önerilere kulak ver.
Eğer kulağını vermezsen, ayağına parmak arası terlik giyip ofise gitmeyi arzu edecek, leğenin içine su doldurup içine girmeye kalkacaksın:

Tatilden döndüğün günün ertesinde işe başlama diyorlar. Birkaç gün erken dön ki Robinson Crusoe’ya dönmüş bünye önce bir kendine gelsin, bir şehirli olduğunu kendine hatırlatsın.

Uzun tatil yapma, tatillerini hep bölerek kullan. 15 günlük tatil çalışan şehirli adama 3 aylık yaz tatiline çıkmış ortaokul çocuğunun eylülde okula dönmesi kadar büyük travma yaşatır. Dörder beşer günlük tatiller, iyidir, candır, en iyi arkadaştır.

Bir sonraki tatilini planla. Bak, yazın bitmesine daha çok var. Eylül ayı da candır. Ekime kadar yolu var bu yaz mevsiminin. Hatta sana Aralık’a, yetmediyse Mart’a kadar bile yolu var. Dünya dediğimiz kutuplardan basılmış kürenin şişkin yerlerinden bir turkuaz bölge seç kendine, şimdiden yaz numarası çeken kış tatilini ajandana ekle.

Hangi şehirdesin bilmem, hafta sonlarında denizlere, havuzlara kaç, cumartesi-pazar gireceğin suyun hayalini kurarak yazı geçirebilirsin bence...

Tatil sonrası sendromu baktın bitmek bilmiyor, o zaman anla ki yapmakta olduğun iş seni öldürmekte...
Uzun vadeli kariyer planlarını değiştirmenin vakti çoktan gelmiş de geçmekte...

Sigara içen şoför, azarcı mua vin!

Cumartesi günü seyahat maceramı köşeye sığdıramamıştım. Buyrun buradan yakalım: Tatilimde, ne hikmetse pek macerasız geçen uçak yolculuklarımı Ankara-Antalya arasını kat ettiğim bir otobüs yolculuğuyla renklendirdim. Önceki yolculuklardan kalan güzel anılar dedi ki, “Biletini Ulusoy’dan al”.
Fakat o da ne? Ben “kelle koltukta seyahat” hissini bir tek lokal otobüs firmaları yaşatıyor sanırdım. 80’lerin otobüslerinden daha rahatsız bir modelde, dangır dungur sekiz saat yol gittim. Üstelik ben böyle büyük, kaliteli hizmet iddiasındaki otobüs şirketlerinde muavinlerin yolcu azarladığını da bilmezdim!
Muavin kardeş, önümüzde dursun diye istediğimiz suyu alıp çöpe atmaya karar veriyor. Bize sormadan alıp atınca çöpü ıslatıyor tabii. Sinirleniyor, “ıçmeyeceksen ne alıyorsun kardeşim Allah Allah yaaa” diye cıkcıklayarak uzaklaşıyor. Uyku mahmuruyuz, üstümüze alınmamışız, sonradan dank ediyor olay. Yoksa ben o muavinin saçlarını bir bir koparmaz mıyım...
Sonra, sabaha karşı bir saatte kesif bir sigara kokusuyla uyanıyorum. O da sonradan anlaşılıyor ki içen yolcu molcu değil, şoförün kendisiymiş!
Ulusoy’a, adını “Öz-has Ulusoyoğulları” olarak değiştirmesini öneriyorum. Yerel kulvara geçsin. Yok, isminden memnunsa da hizmette standart tuttursun. Türkiye’nin en iyi otobüs şirketlerinden biri değil miydiniz siz?
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI