Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Tan gazetesini yakıp yıkmışlardı...

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Yayıncılar Birliği, Tarih Vakfı'nın desteğiyle açılan ve Cağaloğlu Yokuşu'nun başında yer alan "Yokuşun Başı-Demokrasi Mücadelesinde Tan Gazetesi 1935-1945." sergisi 31 Mayıs 2015'e kadar devam edecek.

4 Aralık 1945'te o dönemin en çok satan yayın organlarından Tan gazetesi ve matbaası kışkırtılmış bir grup üniversite öğrencisi tarafından vahşice basılıp, yok edilmişti. Saldırının 69.yılında Tan gazetesinin yayınlandığı Halil Lütfü Dördüncü Hanı'nda bir sergi açıldı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Yayıncılar Birliği, Tarih Vakfı'nın desteğiyle açılan ve Cağaloğlu Yokuşu'nun başında yer alan serginin adı: "Yokuşun Başı-Demokrasi Mücadelesinde Tan Gazetesi 1935-1945."

Küratörlüğünü Gökhan Akçura’nın yaptığı sergi, 31 Mayıs 2015’e kadar devam edecek. Sergiye, gazetecilik tarihine odaklanan panel, konferans, belgesel gösterimi gibi pek çok etkinlik eşlik edecek.

69 YIL ÖNCE NE OLMUŞTU?

Tan Gazetesi’nin ilk sayısı 23 Nisan 1935’te yayımlandı.

Başyazarı Ali Nazi Karacan’dı. Birinci sayfada zaman zaman Mahmut Esat Bozkurt’un yazıları çıkıyordu. İkinci sayfada Orhan Selim imzasıyla Nazım Hikmet ve Peyami Safa yazıyordu. Ahmet Şükrü Esmer, Nizamettin Nazif, Ahmet Ağaoğlu, Burhan Felek, Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve Fikret Adil yazarları arasındaydı.

9 Kasım 1938’de Ahmet Emin Yalman’ın ayrılmasıyla gazete Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel’in kontrolüne geçti. Diğer ortak Halil Lütfi Dördüncü gazete ve matbaanın idari ve mali işlerine bakıyordu.

İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Tan gazetesi, Sertellerin yönetiminde anti-faşist cephede yer aldı. Tan, Nazi işbirlikçiliğine karşı sert bir mücadele yürüttü. Ülkenin solcu ve anti-faşist yazarları bu gazetede toplanmışlardı.

Savaş'ın ardından Türkiye yeni bir yol ayrımına gelmişti. Almanya mağluptu, galipler ise iki cepheye bölünmüşlerdi. Bir tarafta ABD'nin başını çektiği Batı dünyası, öte yanda Sovyetler Birliği'nin önderlik ettiği sosyalizm cephesi...

Türkiye'ye egemen olan güçler, Batıdan yana tercih yapmaya hazırlanırken, siyaset de yeni gelişmelere gebeydi. CHP'nin Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan gibi önde gelen bazı isimleri yeni bir parti kurma hazırlığı içindeydi. 1946 seçimlerinin eşiğine gelinmişti.

Batı dünyasındaki kamplaşmanın sonucu yükselen ideoloji, anti-komünizmdi. Sovyetler Birliği ise savaşın kazananlarından biri olarak Avrupa'da hegemonyasını güçlendirmişti. Yugoslavya, Polonya, Romanya, Macaristan, Bulgaristan gibi bir çok ülkede kendine bağlı rejimler kurulmasını sağlamıştı.

Dünyanın iki kampa bölündüğü dönemde, Türkiye'nin içinde sosyalist kampa daha yakın duran Tan, Batı kampı içinde yola devam edecek egemen güçlerin hedefi haline geldi.

Tan gazetesinin yazarları ile Batı yanlısı gazetelerin yazarları arasında sert polemikler yaşanıyordu. "Komünistler Moskova'ya" sloganı o günlerin gözde sloganları arasındaydı.

Son çağrı, 31 Mart vakasında (1909) linç edilmekten tesadüfen kurtulmuş ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın'dan geldi. Yazısının başlığı "Kalkın ey ehli vatan"dı. Artık yeni bir dönem başlıyordu.

MATBAAYA SALDIRI

İstanbul Üniversitesi bahçesinde toplanan gençler iktidarın yönlendirdiği karanlık kişiler tarafından Tan gazetesine saldırdılar.

Gençlerin arasında sonradan değişik siyasi pozisyonlarda olacak ilginç isimler de yer almıştı: Orhan Birgit, Süleyman Demirel, Ali İhsan Göğüş, İlhan Selçuk vb...

Zekeriya Sertel baskını şöyle anlatmıştı:

4 Aralık, 1945 gününün sabahı üniversiteli faşist gençler ellerinde önceden hazırladıkları baltalar, balyozlar ve kırmızı mürekkep şişeleriyle matbaaya saldırdılar. Orada bekleyen polisler olup bitene seyirci kaldılar. (...) Göstericiler, baltalarla matbaa kapısını kırıp içeri girdiler. Makinaları balyozlarla kırdılar. (...) Sonra ellerinde kırmızı boya şişeleriyle “Serteller nerede?” naralarıyla bizleri aramaya koyuldular. Amaçları, bizi çırılçıplak soyup üzerimize kırmızı boya dökmek ve sonra önlerine katıp sokaklarda “İşte kızıllar,” diye sergilemekti."

"Bütün bunlar polisin gözü önünde oluyordu. Göstericiler bizi bulamayınca vahşi naralarla yollara düştüler. Beyoğlu yakasına geçtiler, orada Sabahattin Ali ile Cami Baykurt’un çıkardığı La Turquie gazetesinin matbaasına gittiler. Orasını da kırıp döktükten sonra vapurla Kadıköy’e geçip bizi evimizde basmaya teşebbüs ettiler...

(...) Güpegündüz bir matbaayı yıkan bu faşist gençlerden hiç kimse tutuklanıp mahkemeye verilmedi. Bu işin İnönü’nün bilgisi içinde Saraçoğlu’nun verdiği emir üzerine polis tarafından tertiplenip yürütüldüğüne hiç şüphe yoktu. Gösteri yapan ve matbaaya saldıran gençler arasında bir çok sivil polis vardı. Saldırıyı asıl bunlar yönlendiriyordu...

Kanun adına, hükümet adına, memleket adına yüz kızartıcı bir rezalet sayılabilecek olan bu 4 Aralık olayından ötürü sonunda kim tutuklandı, bilir misiniz? Biz. Yani, ben, eşim Sabiha Sertel ve Cami Baykurt. Bu olayın sorumlusu ve suçlusu olarak biz hapse atıldık ve biz mahkemeye verildik.

GAZETE KAPANDI

Artık Tan gazetesini yeniden çıkarmak olanağı kalmamıştı. Kırk yıllık çalışma hayatımın meyvesi enkaz altında yatıyordu. Evimiz polisle çevrilmişti. Arkamıza polis takılmıştı. Mahkemeden ve hapisten kurtulmuştuk ama bu kez daha geniş bir hapishaneye düşmüştük.”

Evet, Türkiye tarihinin bir bölümünde de bunlar yaşandı. Basın özgürlüğü sorunu çok köklü ve eski bir sorun.

Günümüzde hiçbir gazete binasının kalmadığı Cağaoğlu yokuşunun başında açılan bu sergiyi, basın özgürlüğünün gündemden düşmediği ülkemizde izlemeniz dileğiyle.

X