"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Talihsiz âşıkların koruyucu azizesi olmasaydı

DAN Brown’un İstanbul’da sonlanan yeni romanı Cehennem’i okurken, Dante’nin ölümsüz aşkını yeniden hatırladım.

Dante, 9 yaşındayken kendisinden bir yaş küçük Beatrice isminde bir kıza âşık olmuştu.
Komşuları Floransalı şövalye Portinari’nin kızı Beatrice ile komşularının evindeki bir eğlence sırasında tanışmıştı.
O günden sonra Beatrice kalbinde yer etti, hiçbir zaman kavuşamadı Beatrice’e ama Dante ölene kadar da yeri hep aynı kaldı.
Beatrice, bir şövalye ile evlendirildi ve düğününden iki yıl sonra, 1290 senesinde, 24 yaşında öldü.
Ölümü fiziken oldu tabii, Dante onu öyle bir ölümsüzleştirdi ki gördüğünüz gibi ölümünün üzerinden 700 küsur sene geçmiş olmasına rağmen anısı hâlâ canlı.
Kızım orada okurken Floransa’ya çok sık gittim, zaten küçücük bir kent, her gittiğimde de Dante’nin ruhunu hissetmek için evine uğramayı da ihmal etmedim.
Evinin yakınlarında Dante Kilisesi diye bilinen bir kilise var. Orijinal adı Chiesa di Santa Margherita dei Cerchi ama Dante’nin gölgesi varken kimse kiliseyi böyle anmıyor doğal olarak.
Bu kiliseye de bir kere gitmişliğim var ama Dan Brown’un kitabında okuduğum bir ayrıntının farkına bile varmamıştım.
Beatrice daha sonra bu kiliseye gömülmüş, mezarının başucunda da hasır bir sepet duruyormuş.
Dante gibi karşılıksız aşk acıları çekenler, Dante’ye ya da Beatrice’e yazdıkları mektupları bu sepetin içine atıyorlarmış, kilise bu nedenle karşılıksız aşk acısı çekenlerin tapınağı olarak da anılıyormuş.
Talihsiz âşıkların koruyucu azizesi Beatrice, kendisine yazılan mektuplardaki dertleri çözüyor mu, bilmeme olanak yok tabii.
Sanıyorum o mektupları yazanlar da Beatrice’in kendilerine bir çare sunmasından daha çok içlerini dökme ihtiyacı hissediyor olmalılar.
Kim bilir, belki de mektupları, çaresizce sevdikleri insanlara hitaben yazıyorlardır, okuyamasalar bile hissedebilirler diyerekten!
Rollo May’in “Aşk ve İrade” isimli kitabında okumuştum, May saygın bir psikoterapist olan arkadaşıyla sohbet ederken konu Romeo ve Jüliet’e gelmiş.
Arkadaşı Romeo ve Jüliet’in, uzman bir psikoterapistten yeterince danışmanlık almış olmaları halinde intihar etmeyeceklerini söylemiş.
Rollo May, bunu duyunca ne kadar irkildiğini yazıyordu.
Shakespeare’in bu oyunu yazarken bir kadın ile bir erkek arasındaki aşkın onları nasıl mutluluktan uçurabildiğini ya da nasıl acı içinde yerden yere çarpabildiğini anlatmayı amaçladığını söylemiş ama arkadaşı anlayabilmiş mi, onunla ilgili bir ayrıntı yoktu diye hatırlıyorum kitapta.
Dante ile ilgili olarak okuduğum her yazıda, Beatrice’e duyduğu karşılıksız aşk olmasaydı, İlahi Komedya gibi bir eserin hiç ortaya çıkmayabileceği de anlatılıyordu.
Yani iyi ki o dönemde ilişki danışmanları, psikiyatrlar, sakinleştirici ilaçlar vs. yokmuş!
Günümüzde aşk acısıyla danışmanlara koşanlar olduğunu biliyorum ve elbette onları bu nedenle eleştirmiyorum. Böyle bir şey ile kendi başına mücadele edemeyeceğini düşünen bir insan, neden yardım almasın?
Ama karşılıksız da olsa gerçek bir aşkın insanın içindeki özü ortaya koymasını sağlayacak yaratıcılık patlamalarına yol açtığı gerçeğini de ihmal etmeyelim.
Edip Cansever’in şiirini burada kaç kez hatırlattım, bilemiyorum: “Aşk iyidir bak / Duyumunu arttırır insanın”.
Ama herkesin de değil tabii.
Aşk ilişkisi bildiğiniz gibi eşitsiz bir ilişkidir ve âşıklardan her biri, diğerinin kendisine göre daha az sevdiğine inanır.
Bunun yarattığı kuşku da içini kemirir durur, “Ben onu bu kadar seviyorum ama o beni daha az seviyor”!
Çünkü aşk dediğimiz şeyin esasen test edilebilir, sınanabilir bir durum olduğunu düşünürüz.
“Ferhat, aşkı için dağları delmiş, bakalım benim aşkım köprü trafiği var diye bugün de bahane ileri sürecek mi” gibisinden testler!
Ya da “Bakalım ben aramazsam o beni arayacak mı” dersin, telefon çalmazsa notunu verirsin.
Her âşık buna benzer sınav tuzakları kurar kendi aklınca, sonuçlar çıkarır, o sonuçların kimisiyle kendisini kandırır, kimisiyle karşısındakini.
Dedim ya âşığın aklı böyle çalışır: Ben onu ne kadar çok seviyorum, o beni ne kadar çok seviyor?
Oysa istediğin kadar sınava sok, “çok” diye tanımladığın şeyi notlandıramazsın, teraziye koyup tartamazsın.
Önemli olan bu “çokluk” duygusundan daha farklı bir şeydir.
Ne kadar derinlemesine seviyorsun? Onu nasıl seviyorsun? O bir daha hayatın boyunca hiç karşına çıkmasa bile, bir tek kere elini bile tutmamış olsan bile sevmeye devam edebiliyor musun, aşkının varlığı konusunda ayak diriyor musun?
Dante
İlahi Komedya’yı işte bu nedenle yazabildi!
Talihsiz âşıkların koruyucu azizesi Beatrice’e duyduğu aşk olmasaydı, belki bugün Dante’yi sadece “tarihin bir döneminde Floransa’dan sürülmüş bir yazar” olarak tanıyor olacaktık.
Şimdi tanıyoruz çünkü Dante “O beni seviyor mu, seviyorsa ne kadar seviyor” sorusuyla hiç ilgilenmedi.
Beatrice’e âşıktı ve bu aşkı kendi içinde yaşamak ona yetti!

X