"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Takvime çarpı atmaca

Eskiden en büyük zevkimdi, kendime her yılın başında bir takvim beller, o takvime her gece üşenmeden çarpı koymak suretiyle “günleri tüketmiş olmanın zevkini” yaşardım.

Haydaaaa! “Günleri tüketmiş olmanın zevki” de ne demek?

Takvime geceleri çarpı koyarken ne hissediyordum? Neyin tatminini yaşıyordum dersiniz?

O zamanlar sorsaydınız şöyle tarif ederdim: Hani kitap okurken, bitmeye yakın vakit gelen o tatminkar his...

Bu çarpı atma meselesi, ne zaman daha zevkli ve heyecanlı olurdu biliyor musunuz?

Eğer özel bir gün bekliyorsam... 3 ay, 5 ay sonra belirlediğim bir tarih varsa, her gece daha da iştahla atardım o çarpıları. Bir nevi “geri sayım” olurdu benim için.

Dedim ya, eskiden sorsaydınız “zevkli bir şey” der, açıklamasını yapamazdım. Fakat şimdi geriye dönüp baktığımda açıkça görüyorum: Tatsız zamanlarda, canım sıkıldığında, mutsuz olduğum dönemlerde atmışım çarpıları. Bir tarihe bayrak dikmişim ve o bayrağa varana kadar yaşadığım günleri “tüketmişim”. Peki ya yılbaşı gününü neden bu kadar seviyoruz sanıyorsunuz? Geriye sayabildiğimiz için...

Bir düşünün, siz hangi güne doğru geriye sayarak yaşıyorsunuz hayatınızı?

Yılbaşı? Bayram tatilinin başladığı gün? Hafta sonunun müjdecisi cuma? Tatile gideceğiniz gün? Terfi edeceğiniz gün?... Oh, arada iyi kaynıyor diğer 24 saatler.

“O gün” geldiğinde, o kadar güzel geçiyor mu bari? Esas onu sormak lazım. Günleri tükettiğinize değiyor mu yani?

Geriye sayım bitince...

Aralığın son haftası, geri saymacıların bir sene içinde en çok keyif aldıkları dönem. “6 gün kaldı... 5 gün kaldı” diye heyecanlanılıyor. Sıfırıncı günde ne olacaksa artık!

Aradaki günler mühim değil, “Yılbaşında ne yapacaksın?” muhabbetiyle geçiveriyor zaten zaman... şu anlattığım, takvime çarpı atmaktan deli gibi zevk alan
bünyelerin genelde “büyük mutluluklar ve büyük mutsuzluklar arasında gidip gelen sert iklimli” mizaçları oluyor. Bir uçtan bir uca savruluyor. ıki lokma huzuru kendine çok görüyor. Mutluluğunu ve sahip olduğu tüm güzel hisleri “tek an”, “tek gün”e bağlıyor.

Dağıtsana kardeşim o güzel hisleri saatlere, günlere, yıllara. Yok, illa zevkini erteleyecek, erteleyecek ki “o gün” daha coşkulu olsun... Sonra, istediği olmayınca çocuk gibi tepiniyor, çünkü beklediği, sabrettiği an planladığı gibi gitmiyor! Dikili bayrağa ulaşamıyor!

Haklı tabii, aylarca “o an” gelsin diye takvim karalamıştı, düşünmüştü, kafasında tasarlamıştı... “O gün” geçince iş daha da zorlaşıyor.

İşte benim gibi böyle “geriye saymacı” bünyelerin tek kelimeyle “bittiği” zamanlar... Neler mi? Mesela pazartesi! Sen bütün hafta cumayı bekle, sonra 2 gün göz açıp kapayıncaya kadar geçsin. Zaten hava 4’te kararıyor. Olmaz olsun böyle iş. Sonracığıma, Ocak’ın biri... O ne sessiz, ne sinir bir gündür... Sen aralığın son haftası boyunca yeni yıla dair umut besle, sonra 1 Ocak olsun, tısss... Koca bir sessizlik ve boşluk. Üstelik o akşamdan kalma, öğlen uyanmış halinle her şey daha da berbat görünür ya, of ki ne of. Önünde kocamaaaan bir yıl var, 365 gün altı saat. Nereye bayrak diksek, hangi günü beklesek...

Madem hal böyle; 2010’a ait en büyük beklentimi açıklıyorum: Artık bir gün belirlenip oraya doğru geri sayılmayacak!

Her günden ayrı zevk alınacak! Aha bunu buraya yazıyorum, bir kopyasını da buzdolabımın üstüne de yapıştırıyorum!

S.K. meselesi gerçek mi?

Ayşenur Yazıcı’nın programına katılıp “Çinli bebeyi bağrıma basamıyorum Ayşenur Abla, yardım et” çığlıkları atan S.K.’nın görüntüleri son günlerin “komik video gündemi”nin bir numarası. Son olarak iki gün üst üste Okan Bayülgen’in “kral”larında izledik, hatta birisine S.K. canlı olarak bağlandı.

Aklıma takılan bazı konular var. Birincisi, tahmin edersiniz, bu telefon gerçek gibi durmuyor.

Canlı yayına bağlanma sisteminde sizin telefonunuz alınır ve geri aranırsınız; hem Ayşenur Yazıcı’nın, hem de Okan Bayülgen’in rejisi 0086’lı bir numarayı geri aradı, bunu biliyoruz. Tamam, ama 1942 yılında olmadığımıza göre birkaç tuşa basarak gayet rahat Çin’den Türkiye’ye ulaşabilir, istediğimizi kolaylıkla işletebiliriz, öyle değil mi?

Yani, “Çin’den aramış hakikaten!!” pek bir şeyi ispatlamıyor... Mars’tan da arayabilirsiniz, bunda bir zorluk yok.

Aklıma takılan diğer mesele, Okan’ın programında hem görüntüler izlendiğinde hem de S. K. aradığında seyirci ve konuklar bol bol kahkaha attı. Bu şahıs bizi işletiyorsa, ağız dolusu gülmemizde bir sakınca yok şüphesiz. Bir de bu telefonun gerçek olma ihtimali var. Hatta tüm bu muhabbetler telefonun gerçekliği üzerine dönüyor... Peki, gerçekse biz neye gülüyoruz? Kadının saflığına, naifliğine, tatlılığına ve Çin’de yaşadıklarını bize esprili bir dille anlatışına mı? Hayır... Öyle bir durum yok... Kadın espri yapmıyor... Sıkıntısı var, onu anlatıyor. E, nedir herkesi yerlere yatıran?

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI