Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Taksim’de 80 yıldır komünizm propagandası yapılıyor!

Kırgızistan’ın başkenti Bişkek...

Moskova Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi’nin hemen arkasındaki bir mezar... Ve İstanbul’daki Taksim Anıtı... Bu üçünün birbiriyle nasıl bir ilişkisi vardı? Taksim Anıtı’nda bulunan bir sırrı tarih dergileri yıllarca neden yazmadı, yazamadı? Bu sırrın doğmasına neden olan kişi Atatürk müydü? İşte Türkiye’nin yakın siyasal tarihinin trajikomik bir hikáyesi...

Kızılcıklar oldu mu/Selelere doldu mu

Gönderdiğim çoraplar/Ayağına oldu mu

Mendili geline/Mendil verdim eline

Kara kına yollamış/Yár benim ellerime...



Edirne-Keşan yöresinin bu türküsü TRT’de yasaklanmıştı.

Sebep "Kızılcıklar oldu mu" denmesiydi. "Kızılcık" ne demekti, "kızıl" demekti.

Peki, "kızıl" ne demekti; "komünist!"

Yani türküyle komünizm propagandası yapılıyordu!

Gülmeyin. Daha neler var:

Rahmetli Uğur Mumcu bir makalesinde Kars yöresinin pek bilinen türküsünü yazdı:

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa

Askerin milletin bayrağınla çok yaşa

Sağdan sola soldan sağa

Salla bayrağı düşman üstüne...

Ve rahmetli yazmasıyla birlikte soluğu hákim karşısında aldı.

Hadi bayrağın sağdan sola sallanması anlaşılabilirdi; ama ne demekti "düşmanın üzerine sallanan bir bayrağın soldan sağa sallandırılması?"

Eee açıkça komünizm propagandasıydı! 12 Mart 1971 askeri darbesi, Uğur Mumcu’yu 7 yıllık ceza istemiyle yargıladı!

Daha Türkiye İşçi Partisi genel başkanı olmadan önce Behice Boran, Dil Tarih Fakültesi’ndeki öğretim üyesiydi. "Sınav kağıtlarını kırmızı kalemle değerlendirip not veriyor" diye üniversiteden uzaklaştırıldı! Haklılardı; kırmızı ne demekti?

Yani, hiç gözlerinden kaçmıyordu bunlar! Sigara paketleri üzerinde orak-çekiç arayan bir zihniyeti bu. Neyse...

Tüm bunları niye yazdım ona gelelim...

Sansürün böylesi

Tarih 9 Ağustos 1928. Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı açıldı. Yani bugün bildiğimiz adıyla "Taksim Anıtı" seksen yaşında. Bu anıtın bir de sırrı vardır bilir misiniz? Artık bazılarınız biliyordur.

"Artık" diyorum, çünkü düne kadar pek kimse bilmiyordu. Nereden bilsinler?

Ben bile emin olamadım, araştırma yaptım. Arşivimdeki tarih dergilerinin Taksim Anıtı’yla ilgili haberlerini, makalelerini okudum.

Bakalım bu sırrı yazmışlar mıydılar?

Şevket Rado’nun sahibi olduğu "Tarih ve Edebiyat Mecmuası" Ağustos 1979 tarihli sayısında, "Taksim Cumhuriyet Abidesi" başlıklı yazısında bu sırra hiç değinmemişti. (Sayı 8, Sayfa 19)

Başında Midhat Sertoğlu’nun bulunduğu "Yıllar Boyu Tarih" dergisi, Ağustos 1980 tarihli sayısının kapağını Taksim Anıtı’na ayırmıştı. Başlığı ilginçti: "Yeterince tanımadığımız şaheser: Gelin, Taksim Anıtıyla Tanışalım."

Erdal Türkay’
ın kaleme aldığı yazıda da ne yazık ki bu sır yoktu! (Yıl 3, sayı 8, sayfa 44)

Yayın danışmanlığını Eroğul İskit’in yaptığı "Yıllar Boyu Yakın Tarih Dergisi" Temmuz 1978 tarihli sayısının "Taksim’de 50 yıl" başlıklı yazısını; İstanbul’a yaptığı başarılı çalışmalarıyla birçok tarihi eseri kazandıran Çelik Gülersoy kaleme almıştı. Beş sayfa ayrılan bu yazıda da Taksim Anıtı’nın sırrı yoktu!

(Yıl 1 sayı 4 sayfa 45)

Başında Prof. Mete Tunçay’ın bulunduğu "Tarih ve Toplum" dergisi, Ocak 1988 tarihli sayısında "Taksim Anıtı ile İlgili Mektuplar" başlıklı Turgut Kut imzalı bir yazıya yer vermişti. Anıtın İtalyan heykeltıraşı Pietro Canonica’nın mektuplarına yer verilen yazıda da anıttaki sırra ait bilgi yoktu. Haksızlık yapmayalım; konu belki de Taksim Anıtı olmadığı için bu sır yazılmamış olabilir. (Sayı 49, Sayfa 21)

Uzatmayayım:

Ne "Yakın Tarihimiz" ciltlerinde ne de "Belgelerle Türk Tarih Dergisi" sayılarında Taksim Anıtı’nın sırrıyla ilgili bir yazı bulabildim.

Sekiz ciltlik İstanbul Ansiklopedisi’nde bile yoktu.

Anıtın yapılış hikáyesi yazılıyor; mimari bilgileri, özellikleri veriliyor; mali ve sanatsal yönüne değiniliyor; Cumhuriyeti sembolize eden figürler anlatılıyor; Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’tan bahsediliyor. Ama bir sırrın üstü örtülüyordu!

Nedir bu sır

Düşünebiliyor musunuz; İstanbul’un orta yerinde 80 yıldır bir anıt var ve çoğu kimse bu anıtı yakından tanımıyor.

Çünkü bir gerçek hep atlanıyor. Kuşkusuz Taksim Anıtı’ndaki sır sonra ortaya çıktı. Peki, ne zaman ortaya çıktı biliyor musunuz?

Soğuk savaş dönemi bitince...

"Popüler Tarih Dergisi" Ağustos 2002 sayısında, yıllardır saklanan bu gerçeği/sırrı yazdı: Taksim Anıtı’nda, Atatürk’ün arkasında iki Sovyet generali duruyor: General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov...

Evet; sır buydu.

Soğuk savaş döneminde kızılcık şerbetinde bile komünizm propagandası arayanlar, topluma öyle bir korku salmışlardı ki, anıttaki Sovyet generallerini kimse yazmamıştı. Belki de bazıları bilerek yazmadı. Öyle ya ne demekti; Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak’ın yanında komünist generallerin bulunması?

Bizim tarihçiliğimiz böyledir işte.

Kim bu generaller

General Mihail Vasilyeviç Frunze, Sovyetler Birliği tarihi içinde önemli bir yere sahipti. Bir çiftçi çocuğu olarak 1885 yılında Bişkek’te dünyaya geldi; 19 yaşında Bolşevik Parti’ye katıldı. Siyasi faaliyetlerinden dolayı yükseköğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı.

1906’da Lenin ile tanıştı. Tutuklanarak kürek cezasına çarptırıldı. 1916’da firar etti. 1917 Devrimi’nde Minsk ve Batı Cephesi ordularına komutanlık etti; devrimin zaferle sonuçlanmasında büyük rol oynadı.

Devrimin ardından başlayan iç savaşta da çok kritik roller oynadı. Kızıl Ordu Başkumandanı Troçki tarafından Doğu Cephesi’nin komutanlığına getirildi. 1920 yılında Güney Cephesi’nin başına geçti.

1921’de Merkez Komite üyesi, 1925’te ise Sovyet Devrimci Askeri Konsey Başkanlığı yaptı. 31 Ekim 1924’te ülser rahatsızlığı nedeniyle yattığı ameliyat masasından bir daha kalkamadı. 40 yaşındaydı.

Frunze’nin mezarı, Kızıl Meydanda, Lenin Mozolesinin arkasındaki Kremlin duvarındadır.

Ölümünün ardından doğduğu şehir Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’in adı Frunze olarak değiştirildi. Ne var ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, şehre tekrar Bişkek adı verildi.

General Frunze, bizim tarihimiz açısında da önemli bir yere sahipti.

Lenin’in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921’de Ankara’ya geldi. Onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yarattı. Millet Meclisi’nde konuşma yaptı. Frunze, Mustafa Kemal’le yakın ilişki kurdu. Sakarya cephesini gezdi. 5 Ocak 1922 günü arkasında iyi duygular bırakarak ülkesine döndü.

Peki diğer Sovyet generali kimdi?

Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov 1881 Vernhiy/Ukrayna’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Maden işçiliği yaparak eğitimini zorlukla bitirdi. 1903’te Rus Sosyal Demokrat Partisi’ne girdi; 1906’da Bolşevik delegesi olarak Stockholm kongresine katıldı. Birkaç defa tutuklandı ve sürgüne gönderildi. 1917 Devrimi’nden sonra Petrograd Savunma Komitesi Başkanı oldu. 1918’de Ukrayna 5. Kızıl Ordusu’nu kurdu. 1925-1940 arasında Halk Savunma Komiserliği yaptı. II. Dünya Savaşı’nda Leningrad savunmasını yaparak Hitler’in kenti ele geçirmesini önledi. Savaş sonunda mareşalliğe yükseltildi ve 1947’de Politbüro üyesi oldu. 1953-1960 arasında Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanlığı (cumhurbaşkanlığı) yaptı. 1969’da öldü.

Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov’un bizim için önemi ise şuydu:

Ulusal kurtuluş savaşının sürdüğü yıllarda askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkıda bulunması amacıyla Ankara’ya gönderildi.

Uzatmayayım; Sovyetlerin o günlerde yaptığı yardımları unutmayan Atatürk, bir jest olarak bu iki generalin heykelinin de anıtta yer almasını istedi.

Şimdi de; Türkiye’de Sol’un olmadığını, söylüyorlar. Bir heykelden bile korkanların, Sol’a neler yaptığını varın siz düşünün.

Atatürk heykel yapımına hep büyük önem verdi. Türk büyüklerinin de heykellerinin yapılmasını çok arzu etti.

En çok istediği ise Fatih Sultan Mehmed’in heykelinin yapılmasıydı.

Atatürk Fatih’in heykelinin yapılmasını çok istiyordu

TARİH 20 Eylül 1937.

Türkiye’nin sahip olduğu ilk resim galerisi, Dolmabahçe Sarayı’ndaki Veliaht Dairesi’nde Atatürk’ün eliyle açıldı.

Atatürk resme hiç iyi gözle bakmayan dinsel bağnazlığı tarihin karanlıklarına atmak istiyordu.

Sadece resim mi?

Atatürk güzel sanatların her dalının gelişmesine önem verdi. Heykel bunlardan biriydi.

Atatürk heykel yapımıyla da hep yakından ilgilendi. Bu konudaki bağnazlığı da yıkmak istiyordu.

Biliyordu ki, Selçuklular döneminde Divriği’deki Şifaiye Kapısı’nda, Afyon ve Konya’da taşlar üzerinde kabartmalar vardı.

Fakat 1453’ten beri İstanbul’a heykel yapılıp konulmamıştı. Osmanlı’nın son döneminde aksesuvar için birkaç kişinin bahçesinde hayvan heykeli vardı; o kadar.

İstanbul’a ilk heykel 1925 yılında konuldu. Avusturyalı heykeltıraş Heinrick Krippel tarafından yapılan Atatürk heykeli Sarayburnu’na kondu. Osmanlı Sarayı’na karşı bir başkaldırıydı belki Sarayburnu’na konulması! Neyse bu başka tartışma...

İstanbul’a ikinci heykel de Taksim’deki anıttır. Ondan sonra uzun yıllar İstanbul’a heykel yapılmamıştır.

Halbuki Atatürk, Türk büyüklerinin heykellerinin yapılmasını çok istiyordu.

İstanbul’a Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman gibi önemli Osmanlı sultanlarının heykellerinin yapılmasını arzuladı.

Özellikle Fatih Sultan Mehmed’in heykelinin yapılmasını istedi. Yerini de düşünmüştü: Kız Kulesi!

Kız Kulesi’nde ısrarcı da değildi; "Ayasofya’nın önündeki meydan, Rumelihisarı ya da Fatih’in gemilerini kızakla geçirdiği yerlerden biri olabilir" demişti.

İstanbul Fatih’teki Fatih heykeli 1985’te yapıldı.

Atatürk’ün heykelinin yapılmasını istediği bir diğer tarihsel kişilik ise Türk denizciliğinin simgesi Barbaros Hayreddin Paşa’ydı.

Beşiktaş’taki "Barbaros Heykeli" 1944 yılında yapıldı.

Atatürk heykel yapılmasını bizzat yazılı emirle de yaptı. 2 Ağustos 1935’te Türk Tarih Kurumu’na gönderdiği yazılı emrinde, Mimar Sinan’ın heykelinin yapılmasını istiyordu.

Atatürk’ün bu emri 1956 yılında yerine getirildi; Ankara Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin önüne dikildi.

Bugün Atatürk düşmanları, büyük kurtarıcının heykelinin her yerde bulunmasından rahatsızdır.

Atatürk’ün sağlığında bu heykellerin sayısı bir elin parmağını geçmezdi. Atatürk resim ve heykellerinin artması Demokrat Parti döneminde oldu. Celal Bayar-Adnan Menderes, Milli Şef İsmet İnönü’ye karşı yürüttükleri politikaları gereği "Atatürk kültü" yarattılar.

Cahiller bilmezler; devlet dairelerine devlet büyüğünün resminin koyulmasını, kendi resmini astırarak başlatan Sultan Abdülaziz’dir! Neyse...

Bakınız Atatürk bilim adamlarına, düşünürlere, sanatçılara çok önem veriyordu ve bu nedenle Piri Reis’in, Kátip Çelebi’nin, Gevher Nesibe Hatun’un heykellerinin yapılmasını istedi.

Ankara Gençlik Parkı’nın yollarının her iki tarafına bütün Türk büyüklerinin heykellerinin yapılmasını talep etti.

Ne yazık ki bugün sanatın her alanı küçümseniyor, taklitçilik olarak görülüyor.

Halbuki Atatürk ne diyordu: "Biz Garp medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz."

Unutmayınız, şehirler, meydanları ve heykelleriyle kimlik kazanır.
X