Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Süryaniler’e dokunmayın…

İstanbul’dan en uzun süreyle ikamet ettiğim evin tam karşısında bir kilise vardı. Üzerinde “Süryani Katolik Patrik Vekilliği” yazan, küçük ama önemli bir kilise.

“Süryani Katolik Patrik Vekilliği” sözcüklerinin altındaki yazıyı bir türlü sökemezdim. Arapça gibiydi ama Arapça değildi. Arapça harflerdeki noktalar ve noktalama işaretleri olmayan bir “Arapça”ydı sanki.

Bir gün Patrik Vekili Yusuf Sağ,  merakımı giderdi. Peder, o yazının Arapça değil Aramice olduğunu söyledi. Aramice, bir başka adıyla Süryanice.

Birkaç Noel gecesi, gerek komşuluk hatırına, gerekse Peder’le dostluğumuzun gereği olarak, Noel’i kutlamaya evimin karşısındaki kiliseye gittim. İlahilerin üç dilde, Aramice, Arapça ve Türkçe söylendiği tek dini mekanlar galiba Süryaniler’e ait olanlardı ve çok güzeldi üç dilde ilahi dinlemek. Bu topraklara özgüydü.

Süryaniler, MS 34’den beri Hristiyan ve dünyanın en eski Hristiyan topluluğu. Mardin’i, Midyat’ı, İdil’i içeren Tur Abdin, onların anavatanı ve kutsal toprakları. Türkiye’nin muazzam bir kültür zenginliğini ve bilimsel birikimini ifade ediyorlar.

Bilimsel birikimi dedik, zira MS 243’ten itibaren Süryaniler kendilerini ilahiyat ve bilim vermişler ve Süryani din ve bilim adamları, tarih, edebiyat, tıp ve felsefede çok önemli çalışmalar yapmaktan gayrı, eski Yunan bilimsel metinlerini ve klasiklerini Arapça’ya tercüme ederek, Abbasi döneminde Bağdat’ta İslam’ın “Altın Çağı”na damga vurmuşlardır. Abbasi Halifeleri’nin en önemli danışmanları Süryani ya da aynı etnisiteyi ifade eden Nestoryanlar idi.

Süryaniler, dünyanın en eski bilim merkezleri arasında sayılan Nisibis (Nusaybin) ve Harran üniversitelerini de kurmuşlardı. Bugün Mardin Artuklu Üniversitesi’nde “Süryani Dili ve Edebiyatı” kürsüsünün kurulması, Mezopotamya’nın kadim geleneğini canlandırmak amacına yöneliktir. Bu konuyu, Üniversite Rektörü ile defalarca konuştuk.

Bu arada, Aramice’nin (Süryanice) Hz. İsa’nın, annesi Hz. Meryem’in ve tüm havarilerinin konuştuğu dil olduğunu biliyordum.  Hz. İbrahim’in de dili olduğunu yakınlarda öğrendim. Hrant Dink Vakfı’nın bir toplantısında konuşan Beyoğlu Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sait Susin şöyle demişti:

“Üç Semavi dinin iman babası kabul edilen Hz. İbrahim’in konuştuğu, İncil’in ilk nüshalarının yazıldığı Aramice’nin tek yaşayan lehçesi Süryanici şimdiye kadar yanlış bir uygulama ile azınlık kabul edilmeyen Süryaniler’in okul açmasına, anadilini öğrenmesine izin verilmediği için unutulma noktasına gelmiştir.”

Bu sözler bana 15 yıl önce, Midyat’ta bir kilisede Süryani din adamıyla aramda geçen diyalogu hatırlatmıştı. Tarihi kilisenin girişinde dev büyüklükte, kalın bir Kutsal Kitap görmüştüm. Parmak iriliğinde harfle yazılmış, çok eski, Kilise’nin adı gibi “Kadim”, paha biçilmez değerde, el yazması bir Kutsal Kitap. Kilise’nin papazı, yanıma yaklaşmış, “Aramice bir Kutsal Kitap bu Cengiz bey” demişti, “Ne yazık ki, bu dil kaybolup gidiyor. Lozan’da dini azınlıklar arasında kendimizi kaydettirmediğimiz için biz azınlık sayılmıyoruz. Anadilimizde eğitim yapamıyoruz ve kaybolup gidiyoruz.”

Uzun Osmanlı yüzyıllarında, Mezopotamya ve Anadolu’nun “kültür harmanı” niteliği korunmuştu. Kimlikler, başkasının içinde erimeden eritilmeden kendileri olarak kalmışlardı. Ne de olsa Osmanlılar, bir İmparatorluk idi ve İmparatorluk, adı üzerinde “homojenite”, “tek türlülük” barındıramazdı. Çoğulluğu barındırmak zorundaydı; aksi halde İmparatorluk olmazdı.

Kemalist ulus-devlet projesi ise, homojenliğini esas aldığı için, Türkiye topraklarının tarihindeki her türlü zenginliği silip, modernleştirmek adı altında ülkeyi bir “arkeolojik çöl”e çevirmeye yöneldi. Bu “kültürel soykırım”dan nasibini en fazlasıyla alanlardan biri Süryaniler oldu.

Aslında onlar, “fiziki soykırım”dan da nasiplerini almışlardı. Örneğin Birinci Dünya Savaşı sırasında –en ziyadesiyle 1915’te- onbinlerce Süryani Ortodoks (Kadim) ve Süryani Katolik, İttihatçı cinayetlerle öldürüldüler. Sayıları azaldı. Kilise merkezleri Türkiye sınırlarını Cumhuriyet’in ilk yıllarında terkettiler.

Süryani Kadim Kilisesi’nin Patriklik makamı Mardin’in yanıbaşındaki 493 yılında inşa edilmiş olan Deyr üz-Zafaran’daydı. 1160 yılından 1932’ye dek. 1932’de Şam’a göçtü. Osmanlıların kuruluşundan yaklaşık 150 yıl öncesinden beri Mardin’de bulunan Patriklik, her nasılsa, Cumhuriyet’in 10. yılına varmadan, önce Humus’a, sonra Şam’a gitti ve orada kaldı.

Süryani Katolikleri’nin –ki, Vatikan’a bağlılar- Patriklik merkezi ise 1920’lerin başlarında Mardin’den Beyrut’a gitti.

“Dinlerarası diyalog”, “Kültürler mozayiği” gibisinden, konu “turistik söylem”e ve “turistik amaçlı broşürler”in yazılmasına gelindiğinde mangalda kül bırakmayanlar, Süryaniler’in dini merkezlerinin “anavatan”dan niye ayrıldığına, nasıl geri gelebileceklerine kafa yormadılar.

Niçin?

Bunun cevabının “Türk İslamcılar”ın “Kemalist ulusalcılık”ın bir türevi olmasıyla, kendisini bundan sıyıramamış, “milliyetçilik”le arasında net sınırlar çizememiş olmasıyla ilgisi olabilir mi?

Olabilir. Ancak, şu sırada daha acil bir durum söz konusu. Süryaniler’in en önemli kültürel miraslarının başında gelen, Midyat yakınlarındaki Mor Gabriel Manastırı’nın arazisine Hazine yani devlet el koyuyor.  Mor Gabriel, Mescid ül-Aksa, Müslümanlar için ne ifade ediyorsa; Süryaniler için onu ifade ediyor.

Cevap belli: Yargıtay kararıdır. Yargı bağımsızdır.Yargıya müdahale hakkımız yoktur.

Siz ne biçim Müslüman bir iktidarsınız? Semavi dinlerin dini merkezlerine bile “devletin el koyması”nın arkasına saklanırsanız, sizin “Kemalist ulusalcılık”tan ne farkınız kalır?

Süryaniler’in bu ülkenin tarihine nice zenginlik katmış kutsal topraklarını Hazine’ye geçirmek, insanları kutsal topraklarından göçe zorlamak gibi utanç verici uygulamalarda topu Yargıtay’a atmak, “bağımsız yargı”dan dem vurmak da sorunu çözmüyor.

Süryaniler, bu ülkenin Ermeniler’den sonra, 20 bin kişi ile şu sırada en büyük gayrımüslim azınlığı. Dünyadaki toplam sayıları 20 milyon. Anavatanlarında kala kala 20 bin kalmışlar; bunun 15-17 bini ise 1950’den beri geldikleri İstanbul’da yaşıyor. Kutsal ata toprağında kalan 3-5 bin kişiye de bu devlet, nefes aldırmayacak; manastır arazisine el koyacak. Ayıp değil mi? Bu nasıl Müslümanlık?

Ne yapıp edip, bir yolunu bulun; yasa değiştirin, yasa çıkartın, Süryaniler’e, Mor Gabriel’e dokunmayın…

X