Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Suriye konuşmak...

Haziran ayı Suriye’de “ölüm rekoru” kırmış. 2011 yılının 15 Mart’ında başlayan “olaylar”dan bu yana yaklaşık 16 ay geçmiş durumda ve “ölüm sicili” geçen ay “tavan” yapmış.

Haziran 2012’de Suriye’de hayatını kaybedenlerin sayısı 3000... Bu rakamın 2336 kadarı “isyancılar”a ait. Merkezi Londra’da olan bir Suriye İnsan Hakları kuruluşunun verdiği bilgi böyle. Rejimin resmi haber ajansı SANA ise “isyancılar”ın Haziran ayı içinde 649 asker öldürdüğünü söylüyor, böylece 3000 rakamını bulabiliyoruz.
Çatışmanın başından bu yana ölenlerin sayısı 16,000’i aşmış 20,000’e doğru yol alıyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Paris yolunda kendisiyle görüşen üç meslektaşımıza (Ali Bayramoğlu, Mustafa Karaalioğlu, Aslı Aydıntaşbaş) yaptığı açıklamadaki hesaba göre, bu, Türkiye’re 16 ay içinde 80 bin kişinin hayatını kaybetmiş olması anlamına geliyor.
Yani, 1984-2012 arası PKK’nın silahlı mücadeye başlamasıyla Türkiye’de 40 bin kişinin öldüğü düşünülürse, 16 ay içinde 80 bin kişinin ölmesi ne demek, nasıl bir “can kaybı” ve “kan akması” demek ise, Suriye’de kaybedilen canların, akan kanın vardığı nokta daha iyi anlaşılır.
Suriye’de 16,000’in üzerindeki can kaybının 5000 dolayında olanı, “güvenlik güçleri”nin kayıpları. Bu, akıl almaz ölçüde “orantısız güç” kullanan ve acımasız biçimde “yüksek ateş gücü” ile halka silah doğrultmuş olan bir rejim için çok ağır bir darbe.
“Hür Suriye Ordusu” adını kullanan, çoğunluğu Suriye ordusunu terketmiş, hafif silahlardan başka elinde bir araç olmayan muhalif güçlerin “askeri etkisi”nin ise, çok büyük olduğunun bir göstergesi. Aynı zamanda, rejimin, muhalefete dayanmasının imkansız olduğunun bir kanıtı.
Nitekim. Başşar Esad rejiminin çatırdığının en önemli belirtilerinden biri, en seçkin birliklerin başında gelen Cumhuriyet Muhafızları’nın komutanı Tümgeneral Manaf Tlas’ın birkaç gün önce Türkiye’ye kaçtığının ortaya çıkması oldu. Manaf Tlas’ın babası, Mustafa Tlas, Hafız Esad’ın iktidarı boyunca Savunma Bakanı idi ve Başşar Esad’a iktidar yolunu açanların başında geliyordu.
Mustafa Tlas –dolayısıyla Manaf Tlas- Homs’un hemen kuzeyindeki Rastan’lı bir Sünni ailesine mensup. Mustafa Tlas, çoktandır Paris’te yaşıyor, oğullarından biri direnişin en başta gelen merkezlerinden Homs-Rastan bölgesindeki “Hür Suriye Ordusu”savaşçılarına komuta ediyor.
Manaf Tlas’ın kaçışı, Esad ailesinin en önemli “Sünni müttefikleri”nin de çözülmeye başladığını, “iktidar çekirdeği”nin parçalandığını işaret ediyor. Suriye’de çatışmalar, rejimin sonunu getirecek iki ana merkeze Şam ve Halep’e taşmaya başlıyor.
Suriye rejimi hala ömrünü sürdürmeye devam ediyorsa, bu gerek “muhalefet”in daha Başşar’ı alaşağı edecek güce erişememiş olmasından ama gerekse ve daha da önemlisi“dış dünya”nın Suriye halk muhalefetine yeterli desteği ortaya koymasındaki zaafından kaynaklanıyor.
Tabii, burada, rejimin dış desteklerinin başta Rusya ve İran, bugüne dek sıkı biçimde diktatörlük rejimini arkalamasının da önemi var.
Ne var ki, Rusya’nın (ve daha uzakta ve etkisi daha dolaylı da olsa Çin’in) giderek uluslararası baskı altına alınması, bu desteği zayıflatacak ve sona erdirecek gibi gözüküyor. Paris’teki “Suriye Dostları” toplantısının anlamı ve önemi de, Rusya üzerine uluslararası baskı mekanizmasının kurulmasıyla ilgili.
ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton, dün Paris’te “Esad rejimini desteklediği için Rusya ve Çin bedel ödemeli” dedi. Bu “bedel” ne olacaksa ya da  Rusya, büyük uluslararası dengelerde, ABD ile yapacağı “pazarlık” sonucunda “tatmin” olursa, “tatmin” edilirse; Suriye rejimini “satacak”.
Başşar Esad, filmi, 14 Mart 2011’e geri saramaz. Günleri sayılı. Geleceği yok.
Dolayısıyla, Türkiye’den Suriye’nin geleceğine baktığımızda, bu zalim diktatörlük rejiminin yıkılması öncelikle bir “ahlaki” konu; bir “ahlaki” duruş konusu.
Tam da bu nedenle, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Paris’e giderken üç meslektaşımıza ilettiği ve Türkiye’deki bazı “liberal, ulusalcı ve İslamcı” çevrelere yönelttiği “sitem”de yerden göğe haklı.
Davutoğlu, “Suriye’de 27 işkence merkezi var. 20 bin kişinin ölmüş olması, Türkiye ölçeğinde (oransal olarak) 80 bin kişinin ölmesi demek. 300 bin kişi kayıp. Türkiye ölçeğinde 1 milyon. Bu tabloda hükümetin Suriye karşıtı tutumunu tenkit ediyorsunuz. Bu nasıl liberallik, bu nasıl solculuk? Ben kendi adıma gece rahat uyuyorum. Siz rahat uyuyor musunuz?” diyor.
“İslamcılar”a dönüp, “Buradaki temel kavram adalettir. Siyasi felsefe de öyle. Suriye yönetiminin yaptıklarını adalet adına hoş görebilir miyiz? Zalim, Müslüman ise, masum mu göreceğiz? Miloşeviç’i yaptıklarını Esad yapınca sessiz mi kalacağız?” sorusunu yöneltiyor.
Haksız mı?
Yanıbaşınızda, bundan 100 yıl öncesine kadar 400 yıl aynı ülkenin parçası olarak yaşadığınız, Türkiye’nin bugünkü vatandaşlarının büyük bölümüyle aynı din ve aynı etnik kökene sahip insanların kanı akıtılıyor; buna seyirci kalabilir misiniz? Suriye’deki gelişmeler, Türkiye-Suriye sınırında zank diye durup, Türkiye’ye etkilemez mi?
Türkiye sınırları içine kaçan, Suriye’den göçen mültecilerin sayısı 35 bina yaklaştı. Zaten, Suriye gelişmeleri, Türkiye sınırına gelip durmuyor, “içeri” giriyor.
Suriye ile ilgilenmeye mecburuz. Bu, illa da, Suriye ile savaşa girelim, Türkiye, Suriye’yi işgal etsin anlamına gelmez.
Neler yapılacağını kafa yormayı, rejimin çöküşünü hızlandırmak için yapılması gerekenleri yapmaya hükümeti teşvik etmeyi gerektirir.
Bu bağlamda, zalim diktatörlük rejiminin Türkiye’ye karşı “propaganda savaşı”na hizmet edecek biçimde Başşar Esad’a imkan vermek de “gazetecilik başarısı” olarak nitelenemez. Sırplar, Bosna’da soykırım düzeyinde katliamlar yaparken, Belgrad’a Miloşeviç’in ayağına gidip onunla görüşmek nasıl bir “gazetecilik başarısı” ise, Saddam, Irak’ta Kürtleri ve Şiileri keserken, Bağdat’a koşup onunla görüşmek nasıl bir “gazetecilik başarısı” ise, bugün Şam’a gidip, Başşar’a mikrofon tutmak da odur.
Suriye konusunda “ahlaki duruş”tan kastımız da budur.
Türkiye’de hükümetin Suriye’ye tavrı konusunda tartışılması gereken Başşar Esad’a karşı aldığı tavır değildir. Başşar sonrası nasıl bir Suriye tasavvur ettiğidir.
Burada, karşımıza yine “Kürt sorunu” çıkacak.
Bu konuya döneceğiz...
X