Suç ve genetik

Genetik bilimi, yavaş yavaş insan davranışının tüm sırlarını aydınlatmaya doğru yaklaşıyor.

Bu iş öylesine ilerlemiş durumda ki, alanın saygın dergilerinden Behavior Genetics’in (Davranış Genetiği) Mayıs sayısında, insanların hangi partiye oy vereceğinin genetikle ilgisini araştıran ve bu amaçla dört binden fazla Avustralyalı ikizi inceleyen bir makale bile var. 22 Temmuz yaklaştıkça bu tip araştırmalar ilginizi çekebilir ama, "polisiye" başlıklı bu sayfaya, "seçim genetiği" yerine "suç genetiği"nden söz etmek daha fazla yakışır.

Şu sıralar Türkiye’de gösterimde bir film var. Kevin Costner’in kusursuz cinayetler işleyen bir seri katili canlandırdığı "Mr. Brooks." Onu, alışageldiğimiz seri katillerden ayıran en temel özelliği, kurbanlarının ve peşindeki polisin yaşam biçimine ilişkin en küçük ayrıntıyı bilmesi. Pek çok seri katille ortak yanı ise, polisin zekasını takdir etmesini istemesi. Gelecek yılki ABD seçimlerinde başkanlığa aday olan Barack Obama’nın "En beğendiğim filozof" diye tanımladığı, Protestan din adamı Reinhold Niebuhr’ın 1930’larda kaleme aldığı bir duayı (Allahım, bana değiştiremeyeceğim şeyler için huzur, değiştirebileceklerim için cesaret ve ikisi arasındaki farkı anlamam için akıl ver) dilinden düşürmeyen Bay Brooks, adam öldürmenin bir bağımlılık olduğuna ve kalıtım yoluyla geçtiğine inanıyor.

SERİ KATİLLİK GENİ VAR MI?

DNA’nın yapısını aydınlatanlardan biri olan, Nobel ödüllü James Watson, "Kaderimizin yıldızlarda yazılı olduğuna inanmıştık. Şimdi büyük ölçüde genlerimizde yazılı olduğunu biliyoruz," demişti. Acaba, bu "büyük ölçüde"nin içinde "seri katillik" geni de var mı? Örneğin, 64 kişinin canına kıyan Çinli Yang Xinhai, 140 erkek çocuğun katili Kolombiyalı Luis Garavito, 215 kişiyi öldüren Dr. Harold Shipman ya da geçen hafta yakalanan 37 kişinin katili Rus Artur Ryno, öldürme bağımlısı mıydı ve hücrelerinde, gözlerin, saçın, tenin rengi gibi, adam öldürmek de yazılı mıydı? Eğer öyleyse, mahkemeler bu bilgiyi nasıl kullanacak? Bir genetik determinizm varsa, yani adam öldürme dürtüsü değiştirilemeyen bir kaderse, bu durum bir savunma stratejisi olarak kullanılabilir mi?

Yasalar, suç işleyen kişiye ceza verilebilmesi için, işlediği suça karşı "ceza sorumluluğunun" bulunmasını, bir başka deyişle suçun işlenişi sırasında irade, bilinç ve hareket özgürlüğünün bulunmasını şart koşar. Bu nedenle, belli bir yaştan küçük olanlara, akıl hastalarına, geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle, eyleminin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayanlara ceza verilmez. Yasaların bazı gerçekleri göz ardı ettiğini, genetik olarak suç işlemeye yatkınlık gösterenlerin, tıpkı akıl hastaları gibi, özgür iradelerinin bulunmadığını, bu nedenle cezalandırılamayacaklarını öne sürenler olmuştur.

FAZLASIYLA ERKEKLER

Özgür iradeyle genetik determinizm arasındaki ikilemin, duruşma salonlarına yansıması, 1968’de ünlü tıp dergisi The Lancet’te yayınlanan bir araştırmayla başlar. Kundaklama suçu işlemiş ve bilirkişi raporlarıyla ceza sorumluluğu bulunmadığı belgelenmiş 155 Danimarkalı erkeğin kromozomlarını inceleyen bu çalışma, suçlular arasında XYY kromozom anomalisine rastlanma sıklığını, normalden 12 kat fazla bulmuştur. Bu veri, XY olması gerektiği halde, bir yerine iki Y kromozomu taşıyan erkeklerin "daha fazla erkek" olduğu, bu kalıtımsal kusurun kişiyi, elinde olmadan, şiddet göstermeye ve suç işlemeye yönlendirdiği şeklinde yorumlanmıştır.

XYY’ye bağlı genetik determinizm, ilki 1969’da olmak üzere, ABD mahkemelerinde beş kez gündeme gelmiş, ancak hiçbirinde başarı sağlamamıştır. Aynı yıllarda bir Avustralya mahkemesi, 77 yaşındaki dul bayan Regina’yı öldüren XYY kromozomlu Hannell’i cezaevine değil, akıl hastanesine göndermiştir. Bu karardan dört gün sonra bir Fransız mahkemesi, mahallesindeki fahişeyi boğarak öldüren Daniel Hugon’un hapis cezasını, XYY kromozomu taşıdığından yedi yıla indirmiştir. Aynı dönemde bir Federal Alman mahkemesi ise, üç kişinin katili Ernest Dieter Beck’i, XYY olduğuna itibar etmeksizin, ömür boyu hapse mahkum etmiştir.

XYY ile suç arasında ilişki bulunabileceği ve özgür iradeyi ortadan kaldırabileceği kuşkusu on yıl kadar sürmüş, 1976’da Science dergisinde yayınlanan bir araştırma ile tamamen son bulmuştur. ABD ve Danimarka’daki yedi üniversitenin işbirliğinde yürütülen, binlerce erkeğin incelendiği çalışmada, Herman A. Witkin ve 10 arkadaşı, suç işleyenlerde XYY kadar, XXY anomalisine de rastlandığını ortaya çıkartmış ve bu kusurların şiddete değil, ama zeka geriliğine yol açtığını kanıtlayarak, yıllardır kafaları karıştıran bir konuya son noktayı koymuştur.

XYY ile suçluluk arasında mutlak bir ilişki olduğuna inanan ve bu kromozomu taşıyor diye doğmamış oğlunun yaşamına son noktayı koyduran kadınların sayısını ise bilen yok.

Genlerden medet umanlar

İnsan davranış genetiği, çağımızın popüler araştırma alanlarından birini oluşturuyor. Elde edilen bilgiler, sadece ceza adaletini değil, eğitimciler, işverenler ve sigorta şirketlerini de yakından ilgilendiriyor. Kimileri genlere göre cezalandırmak, kimileri savunmak, kimileri eğitmek, işe almak, ya da sigortalamak istiyor. Bunun nedeni, İnsan Genom Projesi biteli beri, yanlış yere, her hastalığı, her durumu, her davranışı, sadece bir tek genin kontrol ettiğinin sanılması. İnanç geni, şişmanlık geni, kumar geni, futbol geni, müzik geni vs. vs. Bunların bir bölümünü ilgiyle okuyor, kimi zaman hafif bir tebessümle geçiştiriyoruz. Ancak insanların kişilik yapılarını ve antisosyal davranışlarını aydınlatmaya çalışan, henüz kesinlik kazanmamış genetik araştırma sonuçlarının, kimi zaman yanlış yorumlara, kötüye kullanıma, haksızlıklara ve ayırımcılığa yol açtığını görerek üzülüyoruz.

Davranış biçimi ve ruhsal hastalıklara, sayıları on bini bulan, ancak ender görülen hemofili A ve B, Duchenne kas distrofisi ya da Huntigton’dan farklı olarak, tek bir gen neden olmuyor. Bunlar, birden fazla genin birbiriyle etkileşiminin bir sonucu. Üstelik bu genler, çevre faktörleri tarafından da denetleniyor. Dolayısıyla, ne genetik determinizme dayanarak, suçluları savunmak, ne de suça meyilli olanları genetik analizle saptamak ve suçu önleyebilmek sevdasıyla, Steven Spielberg’in kurgubilim filmi Azınlık Raporu’ndaki (Minority Report) gibi, teker teker avlamak mümkün.

İş ya da sigorta başvurusunda bulunanların kanında, gizlice şiddete ve akıl hastalıklarına yatkınlıkları araştırtan şirketlerin, paralarını boşa harcadığını söylemek gerek. Olay yerinden ya da kurbanın üzerinden saldırganın DNA’sına ulaşan polis, aradığı kişinin mavi gözlü, kızıl saçlı, beyaz tenli olduğunu saptayabilse de, kişiliği hakkında bilgi edinmeyi umması, gerçekleşmeyecek bir hayal. Daha önce de belirttiğim gibi, insan davranışı, birden fazla genin ve en az onlar kadar, çevrenin kontrolü altındadır ve belirli bir geni taşıması, mutlaka uyuşturucu kullanacağını, şiddete başvuracağını, ırza geçeceğini, intihar edeceğini, adam öldüreceğini göstermez. Sadece, koşullar uygun olduğunda, bu davranışlara daha yatkın olduğuna işaret eder.

ÇOCUKLAR NEDEN DÖVÜLMEMELİ

Çocukluğun erken dönemindeki çevre koşullarının, ileri yaşlardaki şiddete yatkınlığını belirlediği bilinir. Saldırgan davranışlar sergileyen kişilerin büyük bir bölümü, küçükken anne ya da babasından dayak yediğini söylemiştir. Bu nedenle, suçu önlemeye çalışanlar, aile içi şiddetin mutlaka engellenmesi gerektiğinde ısrar ederler. Öte yandan, aynı ortamda yetiştikleri ve aynı biçimde örselendikleri halde, kardeşlerden birinin bu durumdan hiç etkilenmediği de bilinir. Tıpkı anne ya da baba alkolik ya da uyuşturucu madde bağımlısı olduğu halde, çocuklarından bazılarının bağımlı olması, bazılarının hiç etkilenmemesi gibi.

Dövülen çocukların, büyüdüklerinde şiddete ve suça yatkın olmalarının bir genetik temeli bulunduğu artık biliniyor. Bu durumdan sorumlu tutulan genlerin başında MAOA geni bulunuyor. Bu genin, basitçe "uzun" ve "kısa" diye adlandırabileceğimiz iki şekli var. Uzun şeklini taşıyanlar, çocukluklarında fena muameleyle karşılaşsalar bile ileride şiddet göstermiyor, antisosyal davranışlar sergilemiyorlar. Kısa şeklini taşıyanlar ise, risk altında. Dayak yerlerse, onlar da ileri yaşlarda şiddet gösteriyorlar. Buna karşılık, huzurlu bir ortamda büyürlerse, antisosyal davranışlar gözlenmiyor. "Kısa" ve "uzun" MAOA’ların görülme sıklığı ırklara göre değişiyor. Henüz etnik kökene göre bir farklılık olup olmadığı bilinmiyor. Genin bir diğer ilginç özelliği, X kromozomu üzerinde bulunması. Yani, çocuğun cinsiyetini baba belirlerken, şiddet gösterme riskini taşıyıp taşımayacağına anne karar veriyor.

DOMINO’S PIZZA CİNAYETİ

17 Şubat 1991 günü, 25 yaşındaki Stephen Mobley bir pizzacıya girdi. Kasadaki parayı aldı, dükkan sahibinin ensesine bir kurşun sıktı. Üç hafta sonra, aynı tabancayla bir kuru temizleyiciyi soymaya kalkışırken yakalandı. Haftasına, pizzacıyı öldürdüğünü kabul etti.

Karar aşamasına yaklaşılırken, avukatı, verileceğini düşündüğü idam cezasını, en azından ömür boyu hapse dönüştürebilmek umuduyla, Mobley’in ailesinde, büyükdede ve ninelerinden başlamak üzere çok sayıda kişinin şiddete başvurduğunu ileri sürdü ve genetik açıdan incelenmesini istedi. Bu talebini, mahkemeye sunduğu bir makale ile destekledi.

1993’te Science dergisinde yayınlanan Hollandalı Brunner ve arkadaşlarının araştırmasında, monoaminoksidaz A (MAOA) enzimini kodlayan gen bölgesindeki bir değişikliğin, şiddet davranışına ve suça yol açtığı ileri sürülüyordu. Mahkeme, 16 yaşından bu yana çok sayıda davranış kusuru gösteren, sahtecilik, kredi kartı hırsızlığı gibi suçlara karışmış Mobley’in MAOA geninin incelenmesine izin vermedi. Mobley, 2 Mart 2005 günü, bonfile, patates tava ve dondurmasını yedikten sonra idam edildi. Genetikçiler ve bazı barolar, MAOA analizine izin vermeyen mahkemeyi hálá eleştiriyorlar.

Bundan 15 yıl kadar önce, "alkolizme yatkınlığı" genetik analizle kanıtlanan bir suçlunun denetimli serbestliğine, hatta oğlunu öldüren Huntington’lu (kalıtımsal ve ölümcül bir beyin hastalığı) bir annenin beraatine karar verilmiş olsa da, Amerikan mahkemeleri, bu tehlikeli alandan uzak durmayı yeğliyor. Avrupalı yargıçlar da, bir yandan henüz suç ile genetik arasında kesin bir ilişki kurulmamış olmasını, diğer yandan Nazilerin genetiğe dayalı "ayıklama" yöntemlerini anımsatmasını ileri sürerek, bu tip incelemelerin duruşma salonlarına girmesine izin vermiyor.
Yazarın Tüm Yazıları