Gündem Haberleri

    Stratejik derinliğimiz ve insani müdahalecilik

    Emre Kızılkaya / DIŞ AÇI*
    08.12.2011 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye’ye karşı askeri müdahale olasılığını dışlamayan açıklamasıyla kriz yeni bir boyut kazandı. Çok önemli olmasına rağmen pek kimsenin henüz farkemediği keşif ve icatlar, dünya enerji haritasının ağırlık noktasını değişirken, yeni ideolojik rakibini Suriye<><çin olarak="" belirleyen="" abd’nin="" ortadoğu’da="" bıraktığı="" boşluğu,="" hem="" de="" abd’nin="" onayıyla="" doldurma="" fırsatı="" bize="" cazip="" görünebilir.="" ama="" arap="" baharı="" rüzgarından="" çarpılıp="" “insani="" müdahalecilik”="" tuzağına="" düşmemeli,="" “stratejik="" derinlikte”="" boğulmamak="" için="" dış="" politikamızın="" kurucu="" ilkesi="" olan="" “yurtta="" sulh,="" cihanda="" sulh”="" şiarını="">

    Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı kitabını yıllar önce, henüz Siyasal’da bir öğrenciyken okumuştum.

    Kitabı beğendiğimi söylediğimde, bazı hocalarım bana küçümsercesine bakmış, bilimsel bir çözümleme olmaktan ziyade uzun bir yorum yazısı gibi gördükleri kitabın bir kaynakçası dahi olmamasını eleştirmişlerdi.

    Yıllar geçti ve ben hâlâ, 11 Eylül 2001 sonrası küresel konjonktür bütünüyle değişmiş olmasına rağmen bu kitabı çok önemsiyor, Davutoğlu’nun neredeyse bir "dünya sistemleri" çözümlemesine girişmesinin bile takdire şayan olduğunu düşünüyorum.

    Neden mi durup dururken Stratejik Derinlik’i hatırladım?

    Suriye’de yaşanan iç savaş benzeri durumun daha da tırmanmasının ardından geçen hafta Dışişleri Bakanımız işi son raddeye vardırdı da ondan...

    Davutoğlu, Suriye konusunda “tampon bölge” seçeneğinin masadan kalkmadığını söylerken, Türkiye’nin olası bir askeri müdahalesini bir spekülasyon olmaktan çıkardı.

    * * *

    Milliyet köşeyazarı Sami Kohen, geçen haftaki bir yazısında Arap Baharı’nın en çok İsrail’i zor durumda bıraktığını, zira şimdi Arap aleminde “İslamcı” güçlerin iktidara gelerek Tel Aviv’i korkuttuğunu belirtiyordu. Bu durumun Batılı ülkeler için de bir endişe kaynağı olduğunu vurguluyordu.

    Ben bu yorumun İsrail ile ilgili bölümüne kısmen katılsam da, ABD ve Batı Avrupa açısından bir korkunun söz konusu olduğunu kesinlikle düşünmüyorum.

    Önceki yazımda belirttiğim gibi, Arap Baharı’nın yaşandığı ülkelerdeki rejim karşıtı isyanların Batılı istihbarat servisleri tarafından kışkırtıldığı yolundaki gözlemler de dikkate alınırsa, Batı’nın burada “hesaplanmış bir risk” aldığı söylenebilir.

    Ama neden Batı, o kadar iyi geçindiği Arap diktatörleri bir anda alaşağı etmek istesin veya -en azından- onların Arap aleminde dipten gelen demokrasi dalgasını bertaraf etmesine yardımcı olmak yerine bu dalganın üstünde sörf yapmaya karar versin?

    Bence bunun nedeni, 11 Eylül 2001’de oluşan paradigmaların son dönemde kökten değişmesidir:

    Dünya ekonomisinin lokomotifi (Joe Biden’ın deyimiyle “balinası”) olan ABD, başlattığı Irak ve Afganistan savaşlarıyla Clinton döneminde edindiği ulusal serveti savaş kumarında çarçur etmiş, bu arada yeni iletişim teknolojilerinin de etkisiyle giderek spekülatif hale gelen mali sistem “yasal yolsuzlukların” darbesini yemiş ve sonunda küresel ekonomi çöküşün eşiğine gelmiştir.

    Bu sürece paralel olarak, henüz çok az kişinin önemini farkedebildiği keşif ve icatlar sayesinde Ortadoğu, dünya enerji haritasının ağırlık merkezi olma vasfını yitirmektedir:

    Amerika kıtası açıklarında (özellikle Brezilya ve Fransız Guyanası) bulunan devasa petrol ve doğalgaz rezervleri, buzulların erimeye başlamasıyla Kuzey Kutup bölgesinde açığa çıkan muazzam enerji kaynakları ve Orta Asya rezervlerinin sanılandan da büyük olduğunun belirginleşmesi...

    Bu keşiflere ek olarak, sondaj teknolojileriyle ilgili yeni gelişmeler:

    Özellikle ABD’de hızla yaygınlaşan ve kaya katmanlarındaki petrol ve doğalgazın çıkarılmasını sağlayan “şeyl” teknolojisi, okyanuslarda ve derin denizlerde kurulan petrol ve doğalgaz platformları, “zift kumulları” denen (özellikle Kanada ve Venezüela’da bolca bulunan) toprak yapılarından bol miktarda petrol damıtmanın mümkün hale gelmesi...

    ABD onyıllardır Ortadoğulu diktatörleri kara kaşları, kara gözleri için değil, üstlerinde oturdukları doğal kaynaklar için desteklediğine göre, bu kaynakların hayati önemini yitirdiği bir dönemde, bu diktatörleri yıkmak için beliren ilk fırsatı desteklemeleri şaşırtıcı değildir.

    Çünkü “gereksiz” hale gelen bu diktatörlerin devrilmesi, ABD dış politikasının geleneksel çelişkilerinden bir kısmını ortadan kaldırıyor.

    * * *

    Oluşan bu yeni jeostratejik durumun ışığında ABD; Irak ve Afganistan savaşlarının sona ermesiyle bölgeden “fiziken” çekilirken, Ortadoğu’da devrilen “laik” diktatörlerin yerini alacak “İslamcı” unsurları elbette görmekte ve –bence- hiç de korku duymamaktadır.

    Nitekim Usame Bin Ladin’in öldürüldüğünün açıklanmasıyla, ABD dış politikasında Bush Doktrini resmen sona ermişti.

    Neydi Bush Doktrini:

    Terörle savaş” olarak kavramsallaştırılan bir strateji dahilinde, SSCB sonrası dönemde yeni düşman olarak belirlenen ve El Kaide diye markalaştırılan Sünni radikalizme karşı gerekirse tüm dünyaya rağmen konvansiyonel savaşlara girmek...

    Çökeyazan ABD ekonomisi, Amerikan seçmenlerinde oluşan “savaş yorgunluğu” ve son olarak dünya enerji haritasındaki “eksen kayması”, Bush Doktrini’nin 10 yıl içinde misyonunu tamamlamasına neden oldu.

    Böylece bu doktrinin “nemesis” figürü olan Bin Ladin malulen emekli edilirken, ABD askerlerinin Ortadoğu’dan büyük ölçüde çekilmesiyle oluşacak boşluğu kimin doldurabileceği, dolayısıyla yeni konjonktürde düşmanın kim olabileceği sorusuna yanıt verildi: İran.

    ABD için yeni dönemde hedef, askerlerinin Ortadoğu'dan çekildiği bir dönemde, yeni bölgesel rakip olan Şii İran'ı ve küresel düzeyde onun arkasında bulunduğu değerlendirilen asıl rakip Çin'i dizginlemektir. Bu denklemde Suriye aslen İran’ın ve dolayısıyla Çin ile –o derece önemli bir rakip olmamakla- birlikte Rusya’nın Akdeniz’deki tek limanı olarak sıradaki ilk hedeftir.

    Sünni radikalizmin tehdit algılamasında alt sıralara itilirken, Şii ideolojinin bir numaraya yükseltilmesi, artık ‘Obama Doktrini’ni** benimseyen ABD dış politikasının Arap Baharı’nı nasıl yorumlayacağını da belirledi.

    Washington bugün Amerikan karşıtı Sünni radikallerin Arap ülkelerinin yeni yönetimlerini ele geçirmesini elbette istemiyor, ama demokrasinin vasatı egemen kılan doğası gereği bunun zaten pek de mümkün olmadığını hesap ediyor.

    Aksine, bu coğrafyada ancak toplumsal bir azınlığı temsil edebilecek Batı yanlısı laik hükümetler yerine, bölgede Şii İran’ın ideolojik etkisini dengeleyebilecek popülist “ılımlı İslamcıları” tercih etmektedir ABD...

    İşte bu nedenle Batı için Arap Baharı’nda söz konusu olan bir korku değil, İran tehdidine karşı alınmış hesaplanmış bir risktir.

    Batı, gelecek 50 yılı belirleyecek dinamikleri şekillendirirken, açıkça İran ile çatışmayı seçmiştir.

    Özellikle de Libya ve Suriye rejimlerine muhalif hareketlerin aktif olarak desteklenmesi, hatta kimi yorumculara göre bu ülkelerde iç savaşın kışkırtılması, diyalektik gereği İran’ı da kaçınılmaz olarak çatışmacı bir söylem benimsemeye itmektedir.

    Zira Libya ve Suriye, tam da Batı yanlısı açılımlar yaptıkları bir dönemde Batı’dan darbe yemiştir. Usame Bin Ladin sonrası çağda kendisine yeni bir rota çizmeye çalışan İran’daki müesses nizamın bu manzaradan ders almamış olması düşünülebilir mi?

    * * *

    Peki, ABD’nin yeni dış politikasında Türkiye nerededir?

    Bu sorunun yanıtı bir başka soruda gizli:

    Son yıllarda ABD-Türkiye ilişkilerinde belirleyici etken neydi?

    İsrail mi? İran mı?

    Davos krizinden beri İsrail ile Türkiye’nin arası açık olmasına rağmen, kısa bir süre öncesine kadar çok gergin olan Washington-Ankara ilişkilerinin son bir yılda tarihin en olumlu görüntüsüne kavuşması, meselenin İsrail olmadığını kanıtlıyor.

    Nitekim Ortadoğu’daki enerji kaynaklarının öneminin azaldığının farkedilmesiyle şekillenen yeni ABD dış politikasında, Beyaz Saray’ın bölgede İsrail benzeri bir “çapaya” duyduğu ihtiyaç da büyük ölçüde azalmıştır.  

    Bu nedenle ABD artık geleneksel müttefikini vazgeçilmez olarak görmemekte, bölgede kendisine yakın bir dizi ılımlı İslamcı yönetimi, İran’a –ama gerektiğinde İsrail'e karşı dahi- kullanabilmeyi bir koz olarak tasarlamaktadır.

    ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın geçen hafta “İsrail’in kendisini bölgeden izole ettiğinden” şikayet etmesi bile, Tel Aviv’e karşı Amerikan yakın tarihinde görülmeyen cinsten bir eleştiriydi.Fakat bu tür eleştiriler, ABD’nin İsrail’i bütünüyle sildiği anlamına gelmez. Aksine, İran’ı bölgede dengelemek için İsrail’in askeri caydırıcılığı hâlâ önemli bir maniveladır. Bu nedenle ABD, Türkiye ile İsrail ilişkilerinin düzelmesini kuşkusuz arzu etmektedir.

    Fakat Washington için asıl önemli olan, Türkiye’nin İran’dan uzaklaşmasıdır. İşte tam da bu nedenle Türkiye-ABD ilişkileri Ankara ile Tahran’ın flört ettiği dönemde dibe vururken, kısa süre sonra Türkiye’nin Tahran’ı öfkeden kudurtma pahasına NATO radarına evsahipliği yapmayı kabul etmesiyle tarihi zirvesine ulaşmıştır.

    Gelgelelim, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Türkiye ziyaretinde verdiği mesajlardan çıkarılabilecek özet şudur: “İran’a yaptırımları artırın, PKK ile mücadelede size daha fazla destek verelim.”

    * * *

    Geçen hafta uluslararası ajanslara ilginç bir açıklama düştü: Suriyeli muhalif lider Burhan Galyun, Beşar Esad rejimini devirip iktidara geldiklerinde İran ile bağları koparma sözü veriyordu.

    Son yaptırımlarla birlikte Esad rejiminin er ya da geç yıkılmasının kaçınılmaz olduğu düşünüldüğünde, Galyun’un geleceğe dönük bir yatırım olarak Batı’ya göz kırptığı değerlendirilebilir.

    Gerçekten de Suriye’ye yönelik müdahale, İran ile “hesaplaşma” öncesi bir uvertür niteliğindedir. Bu hesaplaşmayı belirli bir sürede olup bitecek konvansiyonel bir savaş olarak değil, onlarca yıla yayılacak, Soğuk Savaş benzeri bir zıtlaşma olarak görmek gerekir. Liberal demokrasi (dolayısıyla kapitalizm), belki de kendisini yenileyebilmek, krizden çıkabilmek için, bir kez daha totaliter/otoriter bir ideolojik düşman aramaktadır.

    İran beklenmedik bir biçimde erken “düşerse” (başarılı bir Yeşil Devrim?), hiç şüphesiz asıl büyük hesaplaşma o zaman başlayacak, bu kez “insan haklarını ihlal eden” Çin’e yönelik yaptırımlar, ambargolar gündeme gelecektir. Tabii o güne kadar ABD, dış borçlarla kendisini Çin’e göbekten bağlayan ekonomik sorunsalı çözebilirse...

    ABD’nin bölgeden çekildiği bir dönemde Türkiye ve Fransa oluşan boşluğu doldurma çabası içindeki ülkeler arasında öne çıksa da, bu durum ABD aleyhine bir rekabetten çok, bu aşamada varolan şartlar gereği Washington’ın rolünü tamamlayıcı niteliktedir.

    Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppe’nin geçen hafta yaptığı açıklamada Suriye’de “insani koridolarlar” kurulması olasılığından bahsederken Türkiye’nin önemini vurguladığını hatırlayalım.

    Tarihi arkaplan gereği Suriye ile özellikle ilgilenen Ankara ve Paris de, ABD’nin 1990’larda geliştirdiği, Bush Doktrini ile birlikte terkettiği ve bugün “geriden liderlik”** kavramı dahilinde bir kez daha başvurduğu “insani müdahalecilik” söylemini benimsemiş gibidir.

    Arap Baharı’nın bütün dinamikleri insan hakları söylemine dayalı olduğu gibi, Libya’ya yönelik NATO müdahalesi de temelini aynı kavramda bulmuştur.

    * * *

    Bir devletin, bir başka ülkedeki insan hakları ihlallerini gerekçe göstererek o ülkeye askeri müdahalede bulunması anlamına gelen insani müdahaleciliği eleştirenler, onu savunanlardan daha sağlam temellere dayanıyor.

    İnsani müdahaleciliğin “yeni sömürgeciliği” meşrulaştırmak için bir yöntem olduğunu savunan Noam Chomsky gibi sol-liberallerin yanında, Henry Kissinger’ın bile özellikle Clinton yönetimlerinde başvurulan bu yöntemin “çifte standartlarına” dikkat çektiğini unutmayalım.

    Ve bu noktada yazının başına dönelim...

    Geçen hafta Davutoğlu’nun Suriye’ye askeri müdahale seçeneğinin masada olduğunu vurgulaması, bana “Stratejik Derinlik” kitabından bir bölümü hatırlattı.

    Davutoğlu kitapta Bosna savaşından bahsederken, Türkiye’nin elindeki savaş uçaklarının menzilinin Balkanlar’ın tümünü kapsamaması dolayısıyla Boşnakların korunamamasından yakınıyor, bundan “gerekli derslerin” çıkarılması gerektiğini belirtiyordu.

    Benim dünyada en sevdiğim şehirdir Saraybosna... Her gittiğimde, neredeyse her sokağına dağılmış mezar taşlarında küçük yaşta canına kıyılmış onca Müslüman’ın adını okudukça gözlerim yaşarır, dua ederim.

    Ama böyle bir duygusallıkla dış politika güdülürse, dün Ruanda’nın, bugün onca Osmanlı eserine de evsahipliği yapan Şam’ın, yarın belki Tahran’ın, belki Roma’nın insan hakları ihlalleri gerekçe gösterilerek üçüncü ülkeler tarafından bombalanması gerekirdi.

    Hem Uluslararası Af Örgütü’nün geçen hafta zehir zemberek bir raporla eleştirdiği Suudi Arabistan’ı ne yapacağız?

    * * *

    Dediğim gibi, ben Stratejik Derinlik’i beğenmiştim ve hâlâ da içindeki birçok bölümün, bu topraklarda pek görülmedik ölçüde orijinal ve esaslı olduğunu düşünüyorum. Örneğin son bölümde Davutoğlu’nun, Tarık Bin Ziyad’ın İspanya’ya çıkarken gemileri yakmasını yorumlayışı harikuladedir.

    Ancak proaktif bir dış politika izlemek, bunu da ABD’nin çıkarlarına uygun düşen noktalarda, ABD yanlısı olduğumuzdan değil ama ulusal çıkar açısından “kâr maksimizasyonu” uğruna yapmak; savaş, diplomasinin farklı araçlarla devamı olsa da bile bizi “insani müdahalecilik” batağına itmemeli.

    Davutoğlu’nun kuramını oluştururken sık sık Mustafa Kemal’den yola çıkması, hatta Stratejik Derinlik kavramının bile aslen Yunan işgaline karşı Kurtuluş Savaşı’nda uygulanan askeri doktrine gönderme yapması şahsen hoşuma gidiyor.

    Fakat geçtiğimiz günlerde bu kez “Hattı teşebbüs yok, sathı teşebbüs var, o satıh bütün dünyadır” diyerek bir kez daha bu tür bir gönderme yapan Davutoğlu’nun, bu şiarı insani müdahalecilik konusunda uygulamaya başlaması ihtimali de beni ürkütüyor.

    Sn. Davutoğlu’na benim naçizane tavsiyem basit. Üstelik bizi dünyada kimsenin hedefi haline getirmeyecek bir öneri:

    Sadece Mustafa Kemal’in, Türk dış politikasının temelini oluşturan sözünü hatırlayalım: “Yurtta sulh, cihanda sulh.”

    Biliyorum; Davutoğlu, Stratejik Derinlik’te bu konuya değinirken, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin sadece ‘konjontürel nitelikli realist bir dış politika’nın yansıması olduğunu savunuyordu. Dolayısıyla, konjonktürün farklı olduğu bir dönemde, yani mesela bugün bu ilkenin terkedilebileceğini ima ediyordu.

    Ben bu görüşe katılmıyorum. Bence “Yurtta sulh, cihanda sulh,” Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında bir kurucu ilke olarak görülmelidir.

    Bu yüzden şu noktalarda ısrarcıyım:

    Komşu ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin bitmesini, oralarda da demokrasinin gelişmesini istiyorsak, öncelikle kendi varlığımızla örnek olalım.

    İfade ve basın özgürlüğü başta olmak üzere bir dizi konuda sadece kağıt üstünde değil, uygulamada da “muasır medeniyeti” yakalamayı, hatta onun üstüne çıkmayı hedefleyelim.

    Süpergüç olmak istiyorsak, öncelikle dış kaynaklı sıcak para akışına dayalı spekülatif ekonomizi, Almanya gibi üretken, sağlam bir temele oturtalım...

    Mesela son 10 ayda 90 milyar dolar dış açık vermeyelim.

    Mesela "Euro bölgesi batarken biz uçuyoruz" deyip, bütçeye üç kuruş destek olacak diye alelacele, 15.000 euro’ya bedelli askerlik çıkarmayalım.

    Hele ki ekonomimizin durumu ve ordumuzun morali bu haldeyken, ister “gerekirse savaş gemilerini” üzerine göndereceğimiz İsrail’e, ister NATO kalkanını doğrulttuğumuz İran’a, isterse “tampon bölge” ile tehdit ettiğimiz Suriye’ye karşı olsun...

    ...bir savaşa girer ve tek bir Türk askerinin yahut sivilinin burnu kanarsa...

    ...tarihin bu önemli kavşak noktasında vebal Sn. Davutoğlu’na ait olur.

    Ama ben onun eninde sonunda yine “yurtta sulh, cihanda sulh” diyeceğine, bizi bölgenin “proaktif” ABD’si değil, “tarafsız” İsviçresi yapacak bir yola sokacağına inanıyorum.

    Yeter ki küresel konjonktürün ve dış baskıların etkisini gözünde büyütmesin...

    Son olarak:

    Türkiye nasıl Türklerinse...

    Suriye, Suriyelilerindir.

    İran, İranlılarındır.

    İsrail, İsraillilerindir.

    Filistin, Filistinlilerindir.

    Kime karşı olursa olsun, uluslararası müdahaleye “etik” bir hayır...

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">* Hürriyet Gazetesi Dış Haberler Şefi Emre Kızılkaya'nın iletişim bilgileri ve bloguna http://about.me/emrekizilkaya adresinden ulaşabilirsiniz.

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">** <ı style="mso-bidi-font-style: normal">Obama Doktrini en az Bush Doktrini kadar “emperyaldir,” fakat Bush Doktrini’nin aksine uluslararası meşruiyete önem vermekte, tek başına deniz aşırı işgallere girişmek yerine, “geriden liderlik” diye kavramsallaştırdıkları bir yöntemle bu bölgelerdeki çıkarlarını yerel odakların eliyle korumayı esas almaktadır. “Geriden liderlik” kavramı ayrı bir yazıda tartışılmayı hakediyor.

     

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı