« Hürriyet.com.tr
MENÜ

Sporda zirveye yakın yaşamaya alıştık

Son beş yılda Türk sporu zirve yıllarını yaşadı. 1998'ten 2003'e kadar gerek takım sporlarında gerekse bireysel dallarda Türk sporcular uluslararası platformda zirveye çıktılar. Futboldaki dünya üçüncülüğüne erkeklerin basketboldaki ve voleyboldaki Avrupa ikinciliği eklendi.

Alp ULAGAY
SON GÜNCELLEME
Kulüp takımları da Avrupa'nın zirvelerine alıştılar. BOTAŞ, Eczacıbaşı, Efes Pilsen ve Galatasaray finallerde boy göstererek Avrupa'da nam saldılar. Bunun yanı sıra, Türkiye'yi sevince boğan bir başka isim ön plana çıktı. Bu isim, Anadolu'nun ufak bir kasabasından çıkıp idealist antrenörünün çabaları ve kendi çalışma azmiyle kariyerinde basamaklar atlayan Süreyya Ayhan'dı. 2002'deki Avrupa şampiyonluğu Türk kadınını temsil etmesi açısından da önemliydi.

DÜNYA ÜÇÜNCÜSÜ MİLLİ TAKIM

48 yıl boyunca hiçbir Dünya Kupası'na katılamayan Türkiye 2002'de turnayı gözünden vurdu. İlhan Mansız, Hasan Şaş ve Emre Belözoğlu gibi yıldızların isimleri tüm dünyadaki futbol meraklılarının diline pelesenk oldu. Baraj maçlarında Avusturya'yı 1-0 ve 5-0'lık skorlarla saf dışı bırakan Türkiye uzakdoğu yolunu tuttu. Güney Kore'deki ilk maçlarda bocalayan milli takım Çin'i 3-0 yenerek ikinci tura yükseldi. İlk maçlardaki oyun kalitesi yüzünden teknik direktör Şenol Güneş'in kıyasıya eleştirilmesine karşın önce Japonya'yı sonra da Senegal'i eleyen milli takım tarihinde ilk kez yarı finale yükseldi. Yarı finalde kaleci Rüştü Reçber, Ronaldo'nun tek golünü engelleyemeyince final vizesini Brezilya aldı. Evsahibi Güney Kore'yle oynanan dillere destan üçüncülük maçında uzun yıllar unutulmayacak sahneler yaşandı. Önce turnuva boyunca kaçırdığı gollerle saç baş yolduran Hakan Şükür 11. saniyede tüm dünya kupaları tarihinin en çabuk golünü attı. Sonra da maçı 3-2 kazanıp dünya üçüncüsü olan Türk futbolcular rakipleriyle elele şeref turu attılar. Tribünden çocuklarını alıp madalyalarını öyle boyunlarına taktılar. Bu görüntüler centilmenlik ve dostluk görüntüleri olarak tüm dünya televizyonlarını dolaştı.

KLİP YILDIZI 12 DEV ADAM

12 genç basketbolcu Athena grubunun neşeli şarkısı eşliğinde Türkiye'yi iki hafta boyunca ayağa kaldırdı. 2001'in eylül ayında, Ankara ve İstanbul'daki Avrupa Şampiyonası öncesi televizyonlarda defalarca tekrarlanan reklam filmi maçlardan daha çok akılda kaldı. Türkiye'nin her maçı ayrı bir heyecan fırtınası şeklinde oynandı. Öyle ki çeyrek finalde Hırvatistan ve yarı finalde Almanya maçlarında Türkiye'yi finale son saniyelerde atılan basketler taşıdı. Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur gibi yetenekleri Avrupa vitrinine taşıyan şampiyonada son gülen Yugoslavya'ydı. Final maçında seyirci desteğine karşın gümüş madalyada kalan milliler 2002'deki Dünya Şampiyonası'nda aynı başarıyı tekrarlayamadı. Genç yaşta büyük başarılar elde eden oyuncuların bunu hazmedemediği ve bu yüzden milli takımı eskisi gibi ciddiye almadığı eleştirileri yapıldı.

VOLEYBOLCULARDAN AVRUPA FİNALİ

Kulüpler düzeyindeki başarılardan sonra voleybol milli takım düzeyindeki patlamayı 2003'te yaptı. Türkiye'de düzenlenen Avrupa Şampiyonası'nda başta Rusya tüm iddialı rakiplerini dize getirerek finale kadar yükseldi. Hayret verici şekilde bu şampiyona Türkiye'ye verildiğinde federasyon başkanı burun kıvırmış ve sorumluluğu üzerine almak istememişti. Neslihan'ın, kaptan Özlem'in, Natalia'nın hırslı oyunları sadece salonda değil, ekran başındaki milyonlara voleybol heyecanı yaşattı. Finalde Polonya'nın tecrübesi Türkiye'ye nefes aldırmadı. Bu gümüş madalya sayesinde milli takım Dünya Kupası'nda dünyanın en iyileriyle kozlarını paylaşmaya da hak kazandı. Tek üzücü nokta milli takımı aylardır bu şampiyonaya hazırlayan başantrenör Deniz Esinduy'un ilk maça bir kaç gün kala kalp krizi geçirip hayatını kaybetmesiydi.

KUPALARI BİRER BİRER TOPLADILAR

Takım sporlarındaki yükseliş 1998'den sonra kendini iyice belli etti. Bu yükselişe öncülük eden üç kulüpten Galatasaray ve Eczacıbaşı Türkiye'nin ismini en üst noktaya taşıdılar. Efes Pilsen, basketbolda çok arzuladığı Avrupa Ligi dörtlü finallerinde boy gösterdi ve iki kez üçüncü sırayı aldı. BOTAŞ basketbol takımı da kadınlar Ronchetti Kupası'nda final oynama başarısı gösterdi.

AVRUPA ÇAPINDA TAKIM GALATASARAY

Yıllardır Avrupa'da ses getiren bir takım kurmayı amaçlayan Galatasaray 2000'de emeline ulaştı. Yıllarca üstüste konan parçalar Fatih Terim'in cilasından geçince ortaya Avrupa çapında bir takım çıktı. Hagi, Hakan Şükür ve Popescu gibi yıldızların öncülüğünde üç yıl boyunca Şampiyonlar Ligi'nde tecrübe kazandılar. Galatasaray 1999-2000 sezonunda UEFA Kupası'nda İtalya, Almanya, İspanya ve İngiltere'nin önde gelen takımlarını eleyerek finale yükseldi. Final maçında İngiliz Arsenal'i penaltılarla geçen Galatasaray kupayı iki kaptanın elinde kaldırdı. Bu galibiyetin sadece Türkiye'de değil Avrupa'da, Ortadoğu ve Uzakdoğu'da milyonlarca insanı sokağa döktü. Aynı Galatasaray birkaç ay sonra bu sefer Real Madrid'i altın golle yenerek Süper Kupa'yı da müzesine taşıdı.

ECZACIBAŞI NİHAYET ŞAMPİYON

Türk kadın voleybolunun lokomotifi görevini yıllardır üstlenen Eczacıbaşı Avrupa kupalarında ikincilikle ya da üçüncülükle yetiniyordu. Türkiye'de fıtına gibi estikleri 1998-99'da Konfederasyon Kupası'nda yenilgi almadan yollarına devam ettiler. Bursa'da düzenlenen dörtlü finalde rakip tanımayan Eczacıbaşı'nın kadınları kupaya uzandı. Final maçında Cermagica Reggio Emilia karışısında 3-1 galip gelerek voleybolda Türkiye'nin ilk kupasını kazandılar. Aynı yıl Şampiyon Kulüpler Kupası'nda final oynayan Vakıfbank ise İtalyan Bergamo takımına yenilerek ikinci sırayı aldı.

EFES PİLSEN AVRUPA KÜRSÜSÜNDE

Efes Pilsen, Aydın Örs yönetiminde 1996'da Türkiye'ye takım sporlarındaki ilk kupasını kazandırmıştı. Ama, yıllarca peşinden koştuğu Avrupa Ligi dörtlü finalini görmek Örs'e değil halefi Ergin Ataman'a kısmet oldu. İbrahim Kutluay, Hidayet Türkoğlu, Hüseyin Beşok gibi oyuncuların yer aldığı kadro Fransız ASVEL engelini aşarak hedefine ulaştı. Ancak, yarı finalde Panatinaykos'a yenildiler. Barselona galibiyeti Efes'i Avrupa üçüncüsü yaptı. Ertesi sezon bu başarısını Suprolig'de tekrarlayan İstanbul takımı bir kez daha üçüncü sırayı aldı.

Türkiye böyle sporcu görmedi

Süreyya Ayhan

Çankırı'nın ufak bir köyünde yetişti ve kendi dalında dünyanın en iyi atleti unvanına kadar uzandı. 2000 yılına kadar birkaç atletizm meraklısı dışında Türkiye'de adını duyan olmamıştı. Ama üç yıldır Süreyya Ayhan ismi, Türk kadınının uluslararası alandaki temsilcisi olarak da yankılanıyor. 2000 yılında binlerce kilometre uzakta Sydney Olimpiyat’larında yarı finale yükseldi. 2001'deki Dünya Şampiyonası'nda daha iddialıydı. Edmonton'daki seçme serisinde alışılmadık bir taktikle koştu. Yarışın hemen başında öne çıkıyor ve tüm 1500 metreyi önde koşmayı seçiyordu. Finale çıkan Ayhan, tecrübeli rakiplerine yeterince direnemedi, sekizinci oldu.

2002'nin ilk yarısını bir dedikodu silsilesi içinde geçirdi. Altı ay boyunca hiç yarışmadı ve eleştirilere kulaklarını tıkadı. Ağustosta Münih'teki Avrupa Şampiyonası'na kadar tam bir kapalı kutuydu. Finale çıkmasını herkes bekliyordu ama madalyaya gelince çok az kişinin umudu vardı. O alışılmadık stilini Münih'te de sürdürdü. Finalde yine ilk metrelerde liderliği aldı ve o yağmurlu günde rakipleriyle arasını öyle bir açtı ki olimpiyat ve dünya şampiyonu Rumen Szabo dışında hiçbir rakibi son düzlükte yanına yaklaşamadı. Son metrelerde Szabo'nun farkı santim sanim kapatıp yaklaşması Ayhan'ı geçmesine yetmedi. 3 dk. 58 sn. 79'luk derecesiyle altını kazandı.

Bu başarı Süreyya Ayhan'ı tüm ülkenin tanıdığı bir sporcu yaptı. Aylarca süren eleştiriler bıçak gibi kesilirken, yanına bile sokulmayan sponsorlar şimdi bu ulusal gurur kaynağından en iyi şekilde yararlanmak istiyorlardı. Maddi sıkıntısı kalmayan, ABD'de kamp yapmaya giden, grand prix yarışlarının aranılan atletiydi artık.

2003'te katıldığı tüm yarışlarda en yakın rakibine 30-40 metre fark atması onu Dünya Şampiyonası'nın 1500 metrenin favorisi yaptı. Ancak, tüm beklentilere karşın Paris'teki finalde Rus rakibi Tomaşova'ya geçildi ve gümüş madalyayla yetindi. Önde gelen atletizm otoriteleri bu sonuca aldanmamak gerektiğini Ayhan'ın henüz genç olduğunu ve gelecek vaat ettiğini söylüyor. Onu daha uzun yıllar rakipleriyle arayı açmış, finişe doğru koşarken göreceğiz.

23 yaşındaki tecrübeli yıldız

Emre Belözoğlu

Henüz 12 yaşında, topla haşır neşir bu çocuk iki büyük kulübün ilgisi karşısında şaşkın. Büyük yıldızların peşinde koşan, onları transfer etmek uğruna her yöntemi deneyen Fenerbahçe ve Galatasaray 12 yaşında bir veletin peşinde neden koşsun ki? Ama Zeytinburnu altyapısında oynayan bu yetenekli çocuk Emre Belözoğlu'dur. 1993'te bu mücadeleden Galatasaray galip çıkar. Emre, kısa sürede gelişir ve 1996'da Fatih Terim onu A takım kadrosuna alır. Hagi gibi büyük bir ustanın yanında antrenmana çıkıp ondan feyz alacaktır. Giderek daha fazla forma şansı bulur, kritik maçlarda goller atar.

1999'da üç şampiyonluk yaşamış, Avrupa'da başarı hedefleyen Galatasaray'ın kilit oyuncularından birisidir. World Soccer dergisi gelecek 10 yılın yıldızı arasında gösterir onu. Sarı-kırmızılı takım UEFA finaline giderken Mallorca’ya attığı aşırtma golle damgasını vurur. Ama bundan önemlisi iki ağabeyi Suat Kaya ve Okan Buruk'la kurdukları orta saha üçlüsünün gücüdür. Boy ortalaması 1.68'lik üç oyuncu amansız presleriyle rakip oyuncuları bezdirirler.

Yarı finaldeki Leeds maçında gördüğü kırmızı kart sonrası Fatih Terim'den yediği tokat da akıllara yer eder. Emre, 2001'de İtalya'nın Inter takımının yolunu tutar. İlk sezon 20 yaşında çok sayıda kupa kazanmış Emre yatırım olarak görülüp forma şansı bulamaz. Ancak, geçen sezon becerisi ve enerjisiyle Inter'in kozlarından birisi olur. Bu arada Chelsea'nin yeni sahibi Rus işadamı Roman Abramoviç transfer hamlesini başlatırken ilk aklına gelen isimlerden biri de Emre'dir. Ama Inter, yüksek teklife rağmen genç yıldızını bırakmaz. Öyle ya tecrübeli ama aynı zamanda önünde parlak bir 10 yıl yatan 23 yaşındaki bir futbolcuyu kim elden çıkarmak ister ki?

Bunları da Beğenebilirsiniz