GeriKoray Durkal Futbolun yeni gücü: Design Thinking
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Futbolun yeni gücü: Design Thinking

Son zamanlarda hayatımın en önemli kavramlarından biri haline gelen Design Thinking’ten bahsetmek istiyorum size.

Sevgili dostum Levent Kopuz sayesinde tanıştım aslında Design Thinking’le. Dost meclislerinde kafamın içine yerleştirdiği bu fikri şimdilerde üniversite üniversite dolaşarak gençlere aşılıyor.

Nedir bu Design Thinking dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikle tanımından başlayalım sonra ‘sen spor yazarısın ne alaka’ diye soranlar için yanıtlarım olacak.

Sözlük anlamı Tasarım Odaklı Düşünme olan Design Thinking’in temelinde ‘insan ihtiyaçlarını karşılamak’ var. Bu nedenle İnsan Odaklı Düşünme olarak da adlandırabiliriz.

Problemler karşısında empati kurmak, alternatif stratejiler ve çözümler belirlemek, varsayımlarla mücadele etmek ve sorunları yeniden tanımlamak için kullanılan bir süreç aslında Design Thinking.

İnsanın karmaşık yapısının yüksek beklentileri de karmaşık hale getirdiğini biliyoruz. Bu beklentilerin en yoğun yaşandığı alanlardan biri de futbol…

Profesyonel futbolun teknoloji ile değişim içinde oluşu büyük bir gerçek. Bu değişim sektördeki insanların ya da izleyicilerin beklentileriyle doğru orantılı. Bunu isterseniz futbol maçlarındaki oyuncuların üzerinden kayıp giden örümcek kamera olarak düşünün isterseniz topun tamamının çizgiyi geçmesini algılayan teknoloji olarak… Neticede bu gelişmeler önemli sorunlara çözüm olmaktadır.

Peki, bir süre sonra bu örümcek kameranın stattaki seyir zevkini azalttığını ya da çizgi algılama teknolojisinin hesaplama hatası yaptığını düşünmeye başlarsak, bu yeni sorunlara ne şekilde yaklaşmamız gerekecek?

Tam bu noktada Design Thinking metodu uygulanabilirliği ile bu memnuniyet ve sürdürülebilirliği koruyacak şekilde karşımıza çıkıyor. Nasıl ki sporun temelinde yer alan, düşünme, antrenman-pratik yapma, deneme-yanılma, değiştirip tekrar deneme ve işe yarayana kadar bunun devam etmesi söz konusuysa, Design Thinking’in de ön gördüğü davranış biçimi tam olarak böyle.

Bu örnekler yeterli olmadı mı?

O zaman Eusebio Di Francesco’ya ne dersiniz? Barcelona’ya 4-1 kaybettikleri ilk maçtan sonra "Neden sonuna kadar inanmayıp, beklenmedik bir şey başarabileceğimizi umut etmeyelim?” diyen ve rövanşı 3-0 kazanarak Şampiyonlar Ligi’nde Roma’yı yarı finale taşıyan teknik direktörden bahsediyorum. Onun bu hikayenin ilk eskizlerini de yine Roma’da çizdiğini biliyor muydunuz?

Çok uzatmadan anlatayım. Bundan 12 yıl önce Di Francesco futbolu bıraktı ve Roma tarafından takım menajeri olarak göreve çağrıldı. O dönemler Roma’da işler yolunda gitmiyordu. Hem ligde hem Avrupa’da başarısızlıklar bir yana soyunma odasından çıkan çatlak sesler bile işi kabul etmemesi için yeterliydi. Tüm bu kaotik ortama rağmen Di Francesco ‘seçkin bir takımı yönetme psikolojisini öğrenmek’ için görevi düşünmeden kabul etti.

Evet, yanlış duymadınız!

Zor zamanlarla baş edebilmeyi öğrenmek ve kendini test edebilmek için bu görevi kabul etti. “Roma'daki atmosfer kolay olmayabilir ancak sakin bir şekilde yaşayacağımız harika deneyimleri dört gözle bekliyorum” sözleriyle ilk mesajını kendini hedef tahtasının önüne koymak için sabırsızlanan İtalyan basınına vermekten de çekinmedi.

Deneyimi sadece bir yıl sürdü ama o kararını çoktan vermişti. Takım menajerliği ona göre değildi. Artık ‘teknik direktör olmak’ istiyordu. Sorunlarla baş edebilme, stres yönetimi ve liderlik hakkında yeterince şey öğrenmişti. Hazır bir takıma gitmek yerine alt yapılara ve oradan da üçüncü lig takımlarına gitti. O kadar başarılı oldu ki bir zamanlar ona takım menajerliği sunan Roma bu kez onu A takım hocası olarak transfer etti.

Artık başka biriydi. Karmaşık sorunlara farklı şekilde yaklaşabiliyor, metotlarını oyuncularında uygulanabilir bir kültür haline getirip başarıya koşabiliyordu. Ancak tarihler 4 Nisan 2018’i gösterdiğinde hayatının en karmaşık sorunlarından biriyle karşı karşıya kaldı. Şampiyonlar Ligi çeyrek final ilk maçında Barcelona’ya 4-1 kaybettiler. Ben dâhil pek çok futbolsever artık Barcelona’yı yarı finalde görüyordu.

Başta da söylediğim gibi "Neden sonuna kadar inanmayıp, beklenmedik bir şey başarabileceğimizi umut etmeyelim?” diyen bir tek oydu. Çözümleri hazırdı. Fikirleri, taktikleri ve antrenmanları hep bu büyük sorunun üzerineydi. Geriye sadece uygulayıcılar yani oyuncular kalmıştı. Barcelona karşısına çıktıklarında metodu uygulayan oyuncuları kusursuzdu. Sahada adeta Design Thinking fırtınası esiyordu. Ve tarihin en büyük geri dönüşlerinden biri Roma Olimpiyat Stadı’nda yaşandı. Tarih bir kez daha insan odaklı düşünmenin önemine vurgu yapıyordu.

Yüzündeki tebessümle herkesi kendine hayran bırakan Jürgen Klopp’a ne demeli. Manchester City’nin ligdeki yenilmezliğine son verip bir de üstüne Şampiyonlar Ligi’nden elerken neler düşünüyordu hiç merak ettiniz mi?

Önce şehrin ihtiyaçlarını anladı Klopp. Çoğu zaman Liverpool’da bir pubta insanlarla sohbet ederken gördük onu. Aslında bir Liverpoollu’nun gözünden bakabilmeyi öğreniyordu o anlarda. Onlarla empati kuruyordu. Belki de onların sorunlarını ve hayallerini dinliyordu. Yenilikçi fikirler üretmeye başladı. Test etti, yanıldı ama bıkmadan yeniden denedi. Ve sonunda başardı. Liverpool şehrine belki de çeyrek asırdır hasret kaldığı lig şampiyonluğundan daha büyük bir hediye vermek için en önemli adımı attı. Önce Mourinho’nun gözden çıkardığı Salah’ı ardından Wenger’in bitmiş gözüyle baktığı Chamberlain’i kazandı. Ve Anfield Road’da yepyeni bir Liverpool yarattı.

Hepsi farkında olarak ya da olmayarak Design Thinking’i kullandı. Metodu isterseniz Barcelona’ya, isterseniz Manchester City’e karşı, yeni bir alt yapı geliştirirken ya da yeni bir futbol teknolojisini hayata geçirirken kullanın; yeter ki çözülecek sorun karmaşık ve temelinde insan olsun. Önce sorunu anlayın, onu keşfedin, fikirler üretin, deneyin-yanılın ve kendiniz için en uygun hale getirip uygulayın ve bunu tekrar edin.

Başarı kaçınılmaz olacaktır!

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle