GeriKenan BAŞARAN Yılmaz Hoca’nın telefonu yine çalmadı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yılmaz Hoca’nın telefonu yine çalmadı

Ne zaman büyük kulüpler veya Milli Takım, teknik adama arasa Yılmaz Vural’ın da adı gündeme gelir.

Ancak onun adını karar vericiler değil, bizatihi kendisi getirir. Vural, “Göreve hazırım” diyerek, açıklamalar yapar. Ne yazık ki arayan, soran olmaz. Son olarak Hamza Hamzaoğlu’nu gönderen Galatasaray da Vural’ı gündemine dahi almadı.


O telefon yine çalmadı! Galatasaray da Yılmaz Vural’ı aramadı...
Yılmaz Vural, kimdir?


Cevap burada: http://www.yilmazvural.com/


Sitenin girişinde büyük puntolarla ‘45 yılı futbola adanmış bir hayat’, küçük puntolarla “Hayal kurmayan insanın, kendi çizgisini aşamayacağını öğrendim” yazıyor.
Yıllardır F.Bahçe, G.Saray, Beşiktaş ve Milli Takım hayali kuran Vural, bundan sonra çizgisini değiştirir mi, bilemem.


Hoca sitesinde, aldığı eğitim, futbolculuk ve teknik direktörlük kariyerine ait ‘CV’yi, İK gazetelerinin önerdiği ciddiyette bize sunuyor. ‘Başarıları’ listesi epey uzun ama bu toprakların taptığı o ‘malum şampiyonluk’, maalesef yazmıyor. Finalleri, TSYD ve bugün tedavülde olmayan Başbakanlık kupaları var...


MiZAÇ KURBANI OLDU


Yılmaz Vural’ın belleğimdeki ilk imajı şöyledir: TRT mikrofonuna kibar kibar konuşan, Cüneyt Arkın tarzı gür saçlı, kalın ve siyah bıyıklı yakışıklı bir adam... İlk Malatyaspor ile sahne almış ve ‘geleceğin yıldız teknik direktör adayı’ydı. Ne var ki, ‘birikimli ve çok iyi insan’ Yılmaz Vural, ‘Üç İstanbullu’nun ‘aday adayı’ bile olamadı, doğru düzgün.
Yüzüne konuşan herkes hakkının yendiğini söyledi de, perde arkasında kimse ona hakkını teslim etmedi.
Ali Şen zamanında F.Bahçe’nin kapısından dönmüşlüğü, bir şehir efsanesi gibi anlatılır bugün hâlâ.
Halil Sezai, “İsyaaan!” diye bağırdığında fonda onun görüntüsü belirse, yadırgamayız. Peki Vural, isyanında haklı mıdır?
Okur yazarlık oranının yüzde 67 olduğu 80’ler memleketinde o, elinde Köln Akademi’den alınmış diplomayla dolaşıyordu. Sitesindeki bilgiye göre kariyerinin ilk üç yılında üst üste üç kez ‘Yılın Antrenörü’ seçilmiş.


45 yıllık bir kariyer, 29 sezon, 25 kulüp, 711 maç... En çok maça çıkan hoca unvanı onda. Hem alaylı, hem mektepli. Üstelik hakemlik belgesi de var. Köln’de 30’dan fazla maç yönetmiş! Yani, İlber Ortaylı’nın, “Cahilsin” diyemeyeceği nadir teknik direktörlerden! Hâl böyle olunca Sırrı Süreyya Önder’in lafıyla da insanın sorası geliyor: “La bu Yılmaz Ğoca size ne etti!”


Aslında ne ettiyse Yılmaz Hoca kendisi etti... İslam Çupi, “Olaylar, sağ bekin lahana dolmasını yemesiyle başladı” der ya, Yılmaz Vural’ın da biraz o hesap. Talihini ‘makûs’a dönüştüren olaylar, onun yedek kulübesinde yaptığı şovlarla başladı! Gol sevnçleri veya üzüntüleri onu ‘renkli kişilik’ yaptı yapmasına fakat işte şampiyon yapamadı! Yılmaz Vural, bir ‘mizaç kurbanı’dır ve bu yüzden de beklediği o telefon çalmadı.


CAPS’iN VARSA YANDIN


Bu ülkede bir, ‘komik olmanın dayanılmaz hafifliği’ vardır. ‘Büyükler’ defalarca hoca ararken muhtemeldir ki adı masaya gelmiştir. Ve yine muhtemeldir ki “Bilgisine diyecek bir şey yok ama taraftar ne der” denilerek, adı çizilmiştir.


Evet, “Taraftar ne der”... Anahtar sözcük budur... Hele ki ‘caps’lerle insanların imajının yerle bir edildiği bu ‘sosyal medya çağı’nda... Ağzınla kuş tutsan yaranamazsın. Esasen Vural, ‘caps kültürü’nden önce, bile isteye ‘Televole kültürü’nün baş aktörü olarak kendi imajını kendisi zedelemiştir, ‘büyükler’in nazarında.Bu topraklarda beklenen telefonun çalması için ‘ağır olmak’ gerekir, ki ‘molla desinler’!


Ez cümle, o taklayı atmayacaktın, o sevinç tokadını patlatmayacaktın! Teşbihte hata olmazdı lakin, “Resmen tecavüze uğradık” diyerek, edebiyatı da zorlamayacaktın. Yoksa “Nerede kaldı Köln Akademi diploması” derler hocam; haklı olarak...


Buralarda Vural’ın yabancı versiyonuna ‘çılgın’, yerlisine ‘gayriciddi’ derler ve ‘ciddi iş’ vermezler...


KURUCU DEĞiL, KURTARICI


Hocanın yaptığı işe güce gelince... O, çok takım çalıştırdığını göğsünü gere gere söyler. Ve fakat çok iş değiştirene ‘İK’ kafası iyi bakmaz. 31 kez bir takımın başına geçmiş ancak sadece 9’unda sezon başı aldığı takımla sezon sonunu görmüş. Çoğunda ‘kurucu’ değil, ‘kurtarıcı’ olmayı seçti. Antalyaspor ile çizgisini değiştirmek istedi. Bir proje olarak yaklaştı ve PTT 1. Lig’den aldığı takımı Süper Lig’e taşıdı. Ne yazık ki final, yine PTT 1. Lig’e düşüş oldu.


Esasen ‘büyük’ takımda çalışmadı değil. 3 Şubat 1997’de başına geçtiği Trabzon’dan 18 Kasım 1997’de ayrıldı. Böylece “Ah bana verseler şampiyon yaparım” sözü hayat bulamadı. Çok mazaret saydı ama ne fayda...


Magazinin büyüsüne kapıldı ve popüler kültürün yıpratan dilini pek fark edemedi. Matrak futbol kliplerinin başrolünden eksik durmadı ve bu yüzden de ‘büyük bir filmin unutulmaz yönetmeni’ olamadı.


Fatih Terim ve Mustafa Denizli’ye “Gelsinler de düşmeye oynayan bir takımı çalıştırsınlar” diye sataşmaktan geri kalmadı. Medya bu çıkışlarını ‘dobralık’ diyerek, onu poh pohladı. Oysa ki Terim, kariyerinin başlarında Ankaragücü ve Göztepe’yi, zirvesindeyse gidip İtalya’da orta halli Fiorentina’yı çalıştırdı. Denizli de Türkiye’de kralken Alman 2. ligine gitti. PTT 1. Lig’de iki kez çalıştı. İran’a ve Azerbaycan’a da uğradı. Başarısız olduğunda hiç dert yanmadı. Apoletlerine yenik düşmedi, kompleks yapmadı...


YiNE DE HAK EDiYOR


Yılmaz Hoca ise, ‘büyük takım kompleksi’ni bir türlü yenemedi. Başarının sadece büyük bir takım çalıştırmak olmadığını nedense anlayamadı. Misal Fransız teknik adam Guy Roux, 44 yıl boyunca Auxerre’de çalıştı.


“Ben de Nişantaşı çocuğuyum, ben de üniversite mezunuyum, beni de alın aranıza” söyleminin kendisine kaybettirdiğini anlasaydı, bugün kurduğu hayalleri gerçekleştirmiş olabilirdi. Şurada çok haklı: Büyüklerden birinin evladı olsaydı, okuma yazma bilmeseydi de onlara teknik direktörü olabilirdi. Ancak kabul etmeli ki 29 takım çalıştırmış bir insanın da ‘ilişkiler’ konusunda sıkıntılı olduğu söylenemez. Ve ortada bir Ersun Yanal örneği var.


F.Bahçe’den Milli Takım’ın teknik direktörlüğü ve ‘akil adamlık’a kadar, herşeye kendisi talip oldu. Herşeye kendisi talip olmasaydı, o telefon çalardı, hem de uzun uzun...
Babam ve Oğlum filminde Sadık, oğlu için, “Ona bir oda ver baba” der hani, sistemin önemsediği imajını kötü yönetse de, Yılmaz Vural’a da büyükler bir oda vermeliydi. Öyle ya, kime vermediler ki oda...


SPOR KİTAPLIĞI


Senin Adamın Gol Diyo

 

NETICE yerine, haticeye bakan bir kalem Elif Çongur. Hürriyet.com.tr’de sessizce ama ‘derin derin’ yazıyor. ‘3 puan’ değil, ‘duruş’ hesabı yapan yazılar.
Meşin yuvarlağın sosyolojisine, psikolojisine, politikasına, molitikasına değen ‘naif’ ancak çokça ‘sert’ sözcüklerden örülü satırlar; anlayana! Çongur’un ‘Senin Adamın Gol
Diyo’ kitabını okuyun.
Sığlıktan kurtulacaksınız, kefilim...

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle