GeriSpor Bir yıldız uğruna, tarihimizi inkâr edemeyiz!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    13
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir yıldız uğruna, tarihimizi inkâr edemeyiz!

Basketbolda, Avrupa’nın 1 numaralı kupasını hangi takım, kaç kez kazanmıştır?

Bugün bu soru sorulduğunda Avrupa’nın en prestijli kupasının,  Euroleague olduğu konusunda, hepimizin kafası nettir.

Soru 100 yıl sonra sorulmuş olsa, ortalıkta da kafa karıştırmaya çalışan birileri olsa, tereddüt yaşayabiliriz.

Çünkü ‘FİBA Şampiyonlar Lig’, diye bir turnuva oynanıyor. Adı çok fiyakalı. Sanki ülkelerin tüm şampiyonlarını içeren bir turnuva havası veriliyor. Düzenleyen kurum da havalı; Avrupa Basketbol Federasyonu… Ayrıca 100 yıl sonra, “Euroleague neymiş?”, diye bakanlar;

Buranın hafif çaplı kapalı bir devre gibi olduğunu söyleseler, yalan olmaz…

Bunlar, kafaları karıştırabilecek nedenler…

Ancak yaşadığımız yıllarda bu iş ile ilgilenen hepimiz biliyoruz ki; Basketbolun Avrupa’da ki 1 numaralı turnuvası, Euroleague’dir…

Oranın şampiyonlarını sayarsak, doğru sonuca ulaşırız!

Bu kadar basittir bu iş!

Neden yazdım bunları?

Bizim 1959 yılından önceki şampiyonlukları saymamak için yaratılan kafa karışıklığına benzediği için yazdım…

 

***

Diyorum ki;

Yıldız sayısını saymayı bırakalım…

Yıldıza göre takımlara para vermeyi de bırakalım…

Ve tarihimize sahip çıkalım

Çünkü bu bizim tarihimiz…

Gurur ile anlatacağımız, Türkiye Cumhuriyeti’mizin tarihi…

Türkiye’de futbol, 1959 yılında başlamadı…

1959 yılı öncesi, Türkiye Futbol Birinciliği var. Milli Küme var… Birçok turnuva var… Kafaları karıştırmak istemiyorum.

Hangi şampiyonluğun Türkiye’nin en prestijli kupası olduğu kararını, tarihçilere bırakıyorum…

Ancak şu noktada anlaşalım; Futbol var!

Ve tahmin ettiğinizden çok daha etkin bir şekilde var…

İddia ediyorum;

Nüfusa orantılı olarak bakarsak, bugünkünden çok daha güçlü olarak var!

Türkiye Futbol Federasyonunun da, Türkiye’yi bir bütün olarak göstermek ve onun bir tek şampiyonu olduğunu anlatmak gibi bir derdi var!

Bu amaçla düzenlediği şampiyonalar var!

Çünkü kurulmuş olan bir Türkiye Cumhuriyeti var!

 

 

***

Ben size, o dönemdeki futbolun ne derece etkin olduğunu, ‘Adalet’ takımını inceleyerek anlatmaya çalışayım:

Adalet takımı, 1945 yılında kuruluyor… Türkiye’nin ilk müessese takımı…

Sahibi; Süreyya plajı, Süreyya Paşa Sanatoryumu ve Süreyya Paşa Göğüs hastalıkları hastanesini kuran, Süreyya Paşa’nın oğlu Atıf İlmen… Türkiye’nin ilk mensucat fabrikalarından birinin sahipleri…

O dönemde rakipleri de olmadığı için çok iyi para kazanıyorlar…

Annelerinin ismi ise Adalet…

O dönemde çok yaygın olan bir battaniye markası… Ve o Adalet isminde kurdukları takım, lige İstanbul 5. Amatör kümeden başlıyor…

Dikkat, 5. Amatör küme… Yani 5 ayrı küme var!

Oyuncu transferleri ile her yıl küme atlayarak, 1948-1949 yılında İstanbul ikinci kümesine kadar çıkıyorlar…

Beşiktaş’ın Şevket Yorulmaz ve Bülent Esel (gol kralı) gibi çok ünlü iki oyuncusunu transfer ediyorlar… Ancak bir türlü Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın oynadığı birinci kümeye yükselemiyorlar…

O dönemde statüye göre birinci kümenin sonuncusu, ikinci kümenin şampiyonu ile oynuyor. Kazanan birinci kümeye devam ediyor. Adalet takımı, büyük yatırıma karşın bir türlü birinci lige çıkamıyor…

Oynanan ligin çapına bakar mısınız?

Hani şampiyonluklarını saymadığımız ligin çapına…

Sadece İstanbul’da, 5 ayrı küme var…

Gençler ligi bugünden daha popüler… Fenerbahçe’nin 7 ayrı genç takımı var…

O Adalet takımı 1951 yılında çareyi, “hodri meydan”, demek de buluyor. Fenerbahçe’nin takımının tamamına, transfer teklif ediyor.

O dönemde profesyonellik yok, ama teklife bakar mısınız?

“Her Fenerbahçeli futbolcuya 8.000 lira peşin para, aylık 200 lira ve iki battaniye makinesinin kazancı…”

 

***

Lefter, bir maç Adalet forması giyip, baskılara dayanamayarak İtalya’ya ya gidiyor…

Mehmet Ali Has, teklifi ret ediyor. Diğer 6 Fenerbahçeli futbolcu, Adalet takımına geçiyor…

Fenerbahçe, o dönemde bir futbolcu fabrikası gibi olduğu için genç takımlarından gelen oyuncuları ile yoluna hiç aksatmadan devam ediyor…

Hikâyenin sonrası, çok ilginç...  Ancak konumuz, o dönemde futbolun olup olunmadığı veya niceliği…

Sanırım anlatabildim, o günlerde oynanan futbolun gücünü…

Bu nedenle burada kesiyorum, hikâyeyi…

 

***

 

 

Türkiye Futbol Federasyonun logosunda, 1923 yılı yazıyor…

Federasyonun arşivinde:

Türkiye Futbol Federasyonu’nun, İstanbul’da, Şehzadebaşı'ndaki Letafet Apartmanın da, 1923 yılında kurulduğunu anlatıyorlar…

Türkiye ilk milli maçını, Cumhuriyetin ilanından üç gün önce, “26 Ekim 1923 tarihinde, İstanbul Taksim Stadı'nda Romanya ile oynadı”, diye yazıyor…

İlk Federasyon Başkanımız Başkanlarımız, Yusuf Ziya Öniş’ dir, diyorlar…

Milli forma giyme sayıları, 1923 yılından bu yana sayılıyor…

Ancak şampiyonluk sayıları, 1959 yılından…

Olmaz!

Kendi tarihimizi inkâr ederiz…

Bu bizim tarihimiz… Üç tane yıldız, üç kuruş para için yok sayamayız!

Adamlar dört takımla lig oynamışlar, “bizim tarihimiz 1898 de başlar”, diye anlatıyorlar…

Sen 1959 yılından başlayamazsın!

Ayıp edersin, yazık edersin, kendini inkâr edersin!

Adama sorarlar;

1923 ile 1959 arasında sen ne yaptın? Diye…

 

 

***

Bakın, futbol tarihimizi 1959 yılından başlatırsak neler oluyor:

 

Beşiktaş’ın tarihi:
İnönü stadının açılışında ilk golü atan efsane başkan Süleyman Seba, Beşiktaş’ta hiç oynamamış…
20 yıl Beşiktaş forması giyen, “Şeref” stadını kendi imkânları ile Beşiktaş’a alan, “Feda” sözcüğünün isim babası Şeref Bey, (Şeref Görkey) yokmuş…
Siyah beyaz formayı 439 kez giyen, 382 gol atan, “Baba Hakkı” (Hakkı Yeten) yok...
Kornerden gol atılabildiğini gösteren, İtalya’da 36, Beşiktaş’ta 146 gol atan, defalarca İstanbul Ligi gol kralı olan, Türkiye’nin yabancı ülkeye transfer olan ilk oyuncusu olan Şükrü Gülesin de, yok…

 

Galatasaray’ın tarihi:
Ali Sami Yen, yok…
20 yıl Galatasaray forması giyen Aslan Nihat, (Nihat Berk) hiç yaşamamış…
Kulübün “Aslan” lakabı; nereden gelir?

Bilinmez…
Eşinin ameliyatlarında, çocuklarının doğumunda bulunmayan, “Birinci önceliğim, Galatasaray” diyen, Sarı Naci (Naci Özkaya) yaşamamış…
Reha ve Bülent Eken kardeşler yok...
Atatürk’ün yaveri Kılıç Ali’nin oğlu, “Baba” Gündüz, (Gündüz Kılıç) yaşamamış...

Bir sezonda 30 gol atarak tarihe geçen, sert şutları ve dayanıklılığı nedeniyle “Katır Cemil”, diye tanınan Cemil Erlentürk yok...

 

Fenerbahçe’nin tarihi:
352 maçta 470 gol atan, General Harrington’a saçını başını yolduran, Milli takım da 16 maçta 15 gol atan,“Sporel” soyadı bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından verilen, Zeki Rıza Sporel yokmuş…
Sarı-Lacivertli forma altında 308 kez sahaya çıkan, kurtarışlarıyla “Uçan Kaleci” unvanını alan, giydiği sarı forma sebebiyle, Fenerbahçe'nin “Kanarya” sembolünü almasını sağlayan, Cihat Arman yaşamamış… …
“Ver Lefter’e yaz deftere” deyimi, Yunan AEK takımının sloganıymış… Lefter’in, Milli Takım formasını giydiği 50 maçta 20 gol atarak tarihe geçtiği, Futbol Federasyonu'nun "Altın Şeref Madalyasını alan ilk futbolcu olduğu da yalanmış...

Ancak bu yıl Türkiye Futbol Süper Ligi, “Lefter Küçükandonyadis”  adı ile oynanırmış…

Bunu da kimseler anlamazmış…

***

Üç büyük kulübümüzün de tarihini okudum.  Ve okumaya devam ediyorum…

İnanın, hiç abartısız söylüyorum:

Gurur ile anacağımız, çocuklarımıza anlatacağımız hikâyelerle dolu…

İstiklal harbinde yapılan fedakârlıklar, Avrupa’nın en ünlü kulüplerine gönderilen futbolcular, statların tamamı dolduran taraftarlar…

Gururla “efsanemiz”, diye anlatacağımız, futbolcularla dolu…

Her biri de bugün, gençlerimize örnek göstereceğimiz karakterler!

Bırakalım yıldızları saymayı!

Onlara, para ödemeyi…

Tarihimize sahip çıkalım ve bu efsanelerin şampiyonluklarını sayalım!

Dikkat edin;

Efsanelerimizi sayarken yakın tarihimizden örnekler veremiyoruz…

Onlar, iyi örnek olamadılar.

Hep tarihin sayfalarını çeviriyor, kazandıkları kupaları yok sayılan eski futbolcularımıza gidiyoruz…

Türkiye Süper Futbol Ligine, “Lefter Küçükandonyadis”, ligi diyoruz…

Adamın kazandıkları kupaları bile görmemezlikten geliyoruz…

Olmaz!

Özellikle üç tane asırlık çınarımızın tarihine, haksızlık ediyoruz…

Dikkat edin, Kadıköy çarşı da, Beşiktaş köy içinde ve Nevizade de eğleniyoruz…

Çünkü oralar hala, Baba Hakkılar, Lefterler, Gündüz Kılıçlar kokuyor…

 

 

***

Fenerbahçeli arkadaş:

“Cihatlar, Lefterler, Canlar, Fikretler” diye marş söyleyip;

  1. Şampiyonluk, diye forma giyemezsin!

 

Galatasaraylı arkadaş;

Baba Gündüzleri, Aslan Nihatları, kulübün kurulduğu Mekteb-i Sultani’yi anlatıp;

Şampiyonluk sayısını saymaya,1959 yılından başlayamazsın!

 

Beşiktaşlı arkadaşım hele sen;

“Şeref’inle oyna, Hakkı’nla kazan!”, diyorsan arkadaş;

Şerefli tarihine sahip çıkmalısın!

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumları Göster
Yorumları Gizle