Dünya Haberleri

    Soykırım fetişistleri ve ‘özür’ özürlüler

    Emre KIZILKAYA/DIŞ AÇI
    16.03.2010 - 16:57 | Son Güncelleme:

    1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen ülkelerin sayısının artması, Türkiye’de yılgınlık ve bıkkınlığa neden olmamalı. İddia ediyorum: ABD birkaç yıl daha “Ermeni soykırımı” ifadesini kullanmazsa, bu konu muhtemelen bir daha asla uluslararası gündeme gelmeyecek. Türkiye ise ciddi bir meseleden kurtulacağı o gün, başkalarının değil, kendi iradesiyle tarihiyle yüzleşmeye hazır olmalı. Ne resmi tarih müptelalarının, ne de “soykırım” fetişistlerinin hoşlanacağı bir önerim var: Bence bireyler değil ama devlet, Osmanlı Ermenileri’nden özür dilemeli; ama bununla da kalmamalı...

    ekizilkaya@hurriyet.com.tr

     

     

    Son yazımda, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin “Ermeni soykırımını” tanıyan karar tasarısını bir oy farkla kabul etmesinin, reel politik açısından Türkiye için iyi bir haber olduğunu savunmuştum. (bkz. http://tinyurl.com/disaci07032010 )

     

    Tasarının meclis gündemine asla gelmeyecek gibi görünmesinden hareketle, Türkiye’nin hiçbir çaba sarfetmeden bazı avantajlar elde ettiğini, ancak bu avantajların kullanılması için, Ankara’nın kapsamlı bir strateji uygulamaya başlaması gerektiğini belirtmiştim.

     

    Aradan geçen zaman, İsveç parlamentosunun da benzer bir tasarıyı onaylamasıyla birlikte, bu temennimin gerçekleşmediğini bana gösterdi. Bir sit-com tadında yaşanan büyükelçi çekme ritüelleriyle Türkiye “harika bir krizi” boşa harcadı. Örneğin İncirlik Üssü’nün kullanımına sınırlamalar getirilmesi yaptırımı, Ankara tarafından tartışmayı dahi açılmadı…

     

    Şimdi, birçok Amerikalı yetkili, Türklerin yine her zamanki gibi sıcağı sıcağına birkaç fevri tepki verip, sonunda herşeyi lafta bıraktıklarını düşünüyordur. Bu durum, tasarının gündeme alınıp meclis onayından geçmesi için Ermeni lobisini de cesaretlendirecek. İsveç’e karşı tepkisizlik de, bu cesareti iyice artıracak.

     

    * * *

     

    Bu aşamada, “Bıktık artık, Amerika kabul etsin de kurtulalım” diyenleri anlamıyorum.

     

    Bu kişiler, böyle bir kararın Türkiye açısından uzun vâdede ne kadar olumsuz sonuçlar doğuracağını herhalde göremiyorlar.

     

    O yüzden Ermeni lobisinin ekmeğine yağ sürecek bir bıkkınlığa düşmemek lazım.

     

    Peki, ne yapmalı?

     

    Resmi tez” denen şeyin “pivot ayağını” değiştirmekle işe başlayabiliriz.

     

    Nedir o pivot ayak, anlatayım.

     

    Öyle ya da böyle, uluslararası kamuoyunun büyük bölümünde bugün hâkim olan kanı, Türklerin 1915’te 1 milyon Ermeni’yi kestiği ve bunun da bir soykırım olarak kınanması gerektiği yönünde (Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un da bu noktada kulaklarını çınlatıyoruz).

     

    Türkiye’nin resmi tezi ise, savaş ortamında düşmanla işbirliği yapan Ermeni çeteleri yüzünden Doğu Anadolu’daki Ermeni nüfusun, imparatorluğun bir başka bölgesine sürülmek zorunda kalındığı temeline dayanıyor. Bu sırada çeşitli nedenlerle 600 bin civarında Ermeni’nin can verdiği kabul ediliyor.

     

    Aslında iki tez, bir ülkede belirli bir etnik kimliğe sahip yüzbinlerce yurttaşın, devletin bir kararı sonucunda hayatını kaybettiği noktasında birleşiyor.

     

    Yâni meselenin düğümlediği yer, bu tarihi gerçeğin bir “soykırım” olup olmadığı sorusu.

     

    Öyleyse Türkiye, resmi tezinin pivot ayağını öyle bir değiştirmeli ki, uluslararası kamuoyu, Türkiye’nin “bir vaka olarak soykırımı” değil, “bir terim olarak soykırımı” reddettiğini anlasın ve on yıllardır Türkiye aleyhine gelişen tartışmanın parametreleri değişsin.


    Biraz açayım:

     

    Ben “soykırım” sözcüğünün, “tarih bilimi” ile ilgili değil, “siyaset” ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

     

    Bunun en temel kanıtı, uluslararası hukukta geçerli yasal tanımının 1948 tarihli Birleşmiş Milletler kararıyla yapılmış olmasıdır.

                                                                                                                                  

    Oysa hiçbir saygın tarihçi, herhangi bir katliamı nitelerken “soykırım” sözcüğünü kullanmamalı.

     

    Bu durum sadece Anadolu Ermenilerinin yaşadıkları için değil; Amerikan yerlilerinin, Avrupalı Yahudilerin veya Bosnalı Müslümanların farklı dönemlerde maruz kaldıkları, hiçbir şüphe götürmeyecek ölçüde “sistemli” ölüm kampanyaları için bile geçerli.

     

    Çünkü tarihçilerin işi, tarihi olayları ideolojik bir kategorizasyona tâbi tutmak değil, onları akademik yöntemlerle oldukları gibi belirlemek ve betimlemektir.

     

    Türkiye de geçmişiyle yüzleşmeyi değil, o geçmişi “anakronik” terimlerle tarif etmeye zorlanmayı reddettiğini daha iyi anlatmalıdır.

     

    Böylece tartışmayı kendi lehine çevirebilir.

     

    * * *

     

    ABD başta olmak üzere uluslararası arenanın önde gelen aktörleri birkaç yıl daha “soykırım” sözcüğünü kullanmazlarsa, tahmin ediyorum ki bu konu 2015’ten sonra bir daha asla gündeme gelmeyecek.

     

    Bu durumun nedeni, Türkiye’nin küresel arenadaki gücünün ve öneminin, dolayısıyla diğer ülkelerde hâkim lobi nüfuzunun artacak olmasıdır. Çok kutuplu yeni dünya düzeninde, gelecekte de sürecek bu artış, Türkiye’deki hükümetlerden bağımsızdır.

     

    Peki, o günler gelince “soykırım tasarıları” belâsından kurtulduk diye yan gelip yatacak mıyız?

     

    Bu yazının buraya kadarki bölümünü okuyan bazı fanatikler, mesela “tarihçi” diye anılan Taner Akçam gibiler, beni de “soykırım inkârcıları” listesine almışlardır; o yüzden onları şaşırtması muhtemel kişisel görüşümü de açıklayayım:

     

    Ben, liberaller de dâhil tüm aydınların yapması gerektiğini düşündüğüm şekilde 1915 olaylarına siyasetçi değil tarihçi kafasıyla bakıyorum ve bu yüzden “soykırım” sözcüğünü kullanmayı, bilimdışı ve hatta maksatlı buluyorum.

     

    Ama bir insan olarak, çoluk-çocuk yüzbinlerce Ermeni’nin ölümüne neden olmaları nedeniyle Osmanlı Devleti’nin son dönem yöneticilerinden utanıyorum.

     

    O günlerde ölen ve öldürülen onca mâsum için duyduğum üzüntü çok derin olsa da,  bugünün Ermenileri’nden şahsen özür dilemek ise anlamsız geliyor.

     

    Çünkü bu da insani değil, siyasi bir özür olur.

     

    Ve siyasi özürleri ancak devletler diler...

     

    Bu yüzden “soykırım” kelimesindeki ısrar kırılabilirse, borçlarını devralarak Osmanlı Devleti’nin mirasçısı statüsünde olduğunu kabul eden Türkiye’nin ilk işi, 1915’te yüzbinlerce Osmanlı yurttaşına yaşatılanlar için resmen özür dilemek olmalıdır.

     

    O tarihi özür metninin içinde, sadece mazlum ve maktül Osmanlı Ermenileri değil,devlet eliyle gelen ölüm ve terörün farklı zamanlarda ve mekânlarda inlettiği bu milletin tüm unsurları yer almalı...

     

    Mesela aynı dönemin aynı utanç verici yöneticileri yüzünden Sarıkamış dağlarında donan Osmanlı Türkleri...

     

    Mesela kısa bir süre sonra, bu kez bir Cumhuriyet hükümetinin hedef aldığı Dersimli siviller...

     

    Mesela çok daha sonra, 6-7 Eylül olaylarıyla terörize edilen Rumlar...      

     

    Çünkü...

     

    Doğru zamanda, doğru sözler seçilerek dilenen böyle bir özür, bir devleti küçültmez; büyütür.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı