Dünya Haberleri

DÜNYA

    Sorun ‘köylü İslam’ değil iflas eden şehirciliğimiz

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    17.12.2008 - 15:21 | Son Güncelleme: 17.12.2008 - 15:21

    ‘Gecekondu camiler’ sorununun kaynağını ‘köylü İslam’ın yayılmasında aramak, anlaşılabilir bir yaklaşım. Ancak üst geçitlere varıncaya dek şehirlerimizdeki herşeyin estetikten alabildiğine uzaklaştığı düşünüldüğünde, asıl sorunun ‘dini anlayışta’ değil, belediyeciliğimizde olduğunu görüyoruz. Kazakistan’daki ve Katar’daki gelişmeler de bunu kanıtlıyor.

    Sefa Kaplan’ın Hürriyet’teki yazı dizisinde, ‘köylü İslam’a dair uzman görüşlerine yer verildi.

    Bu görüşlerin hepsi dikkate değerdi. Ancak yeni inşa edilen camilerdeki “estetik yoksunluğundan” yola çıkıyorsak, asıl sorgulamamız gereken, din değil, şehirciliğimizdir.

    Türkiye’de son dönemde inşa edilen camilerin büyük bölümünü birer “kitsch” örneği kılan, “medeni” (Medine’den) bir din olarak doğan İslam’ın giderek köylüleşmesi değil, Türkler olarak ancak birkaç yüzyıl için (<ı style="mso-bidi-font-style: normal">15. ve 18. yüzyıllar arası ve belki bir de Selçuklu dönemi) uygulayabildiğimiz üstün “şehircilik” anlayışının gerilemesi, hatta yok olmasıdır.

    Şehircilik bilincinin yok olduğu bir kültürde, sadece dini olanlar değil, bütün mimari eserler çirkinleşiyor. Bu yüzden bu “estetik yoksunluğunun” izini “dinsel yönelimlerimizde” değil, eğitim ve ekonomideki içler acısı durumumuzdan kaynaklanan “şehircilik zaaflarımızda” aramak gerekiyor.

    * * *

    Görece yeni olmasına karşın oldukça estetik olan camilerimiz de yok mu?

    Sözü geçen yazı dizisinde bahsedilen Teşvikiye Camii’nin dışında, ondan çok daha yeni olan, devasa boyutlarına karşın “estetik bir hassasiyeti” olduğu savunulabilecek Adana’daki Sabancı Merkez Camii var örneğin.

    Yerel ölçekte, daha küçük eserlere bakınca, Anadolu’nun birçok köşesindeki ahşap “köy” camilerinin de son derece zevkli olabildiği görülüyor.

    Öyleyse cami mimarisindeki “hoyratlığımız”, aslında bir ölçüde, kaynakların sınırlı olduğu durumlarda, “ihtiyaçların, zevklere baskın çıkmasından” ileri geliyor.

    Bir gecekondu mahallesindeki birkaç aile, boş bir arsaya bir haftada derme çatma bir cami yaptırabiliyor ve evleri yıkmayan belediye, bu “de facto” ibadethaneyi hiç yıkamıyor.

    * * *

    Yâni iş dönüp dolaşıp belediyeciliğe ve onun yönettiği şehircilik anlayışına geliyor.

    Bugün ortalama birer ülkenin bütçesine sahip İstanbul’un veya Ankara’nın modern şehir estetiklerinde yer alan “emsal” yapı nedir?

    Ne yazık ki ‘üst geçitlerdir’.

    İstanbul’daki metrobüs hattı boyunca yapılan üst geçitleri ele alalım.

    Bunlar, estetik yoksunu o yeni camileri yapan “gündelik” zihniyetin ürünleridirler.

    Şehrin atardamarı olan otoyol üzerindeki bu üst geçitler, “grotesk” mimarileri, köprünün toplamından daha uzun bir yolu yürümenizi gerektiren “yılansı” çıkış rampaları, plansızca yerleştirilmiş merdivenleri, “berbat” renk seçimleri ve birbirine uyumsuzluklarıyla, ‘2010 Avrupa Başkenti’nin yüz karasıdırlar.

    Alelacele bitirilmiş metrobüs yolundaki duraklar, bu çirkinlik abidesi üst geçitler yerine, içinde dükkanların da yer aldığı, özürlülerin asansörlerle inip çıkabildiği “şık” birer alt geçitle bağlanamaz mıydı kaldırımlara?

    Üst geçit yapımına “Mimar Sinan zevkiyle” yaklaşan belediyeler beklemiyorum. Ama en azından, Ankara’da “kitsch” kavramına yeni bir boyut kazandıran Melih Gökçek’in, olur olmadık yerlere kondurduğu “hilkat garibesi” üst geçitleri görmeyelim.

    * * *

    Öte yandan, birçok İslam ülkesinde serpilen yeni ve pek zengin bir şehircilik anlayışının getirdiği camiler, simge haline gelen türlü yapılar, üst geçitler, otoyollar var.

    Petro-dolar” kaynaklı olağanüstü bütçesi nedeniyle Dubai’yi geçtim; ama çok daha “mütevazı” bir Körfez emirliği olan Katar’ın başkenti Doha’da bile, Arap mimarisine yeni bir soluk kazandıran camiler görüyoruz artık.

    Arap-ötesi İslam coğrafyasına baksak, Kazakistan’ın “sıfırdan kurulan” yeni başkenti Almatı’da, belediyelerin seferber ettiği Batılı mimarlar, “postmodern estetiği”, Orta Asya’nın köklü gelenekleriyle harmanlıyor.

    Orada, Türk müteahhitlerin kotardığı görkemli camileri, bozkırda “meskun birer minare” gibi yükselen gıcır gıcır gökdelenleri ve meşhur ‘Barış Piramidi’ni görüyoruz.

    Almatı, 80 yıl öncesinin Ankara’sına öykünerek, Türk-İslam estetiğinin liderliğine soyunuyor.

    * * *

    Yâni konunun İslam ile değil, artan maddi imkanlara rağmen gerilemeyi sürdüren Türk şehirciliğiyle alakası olduğunu yineleyip son kez yurda dönelim:

    Olası bir İstanbul depreminde Ayasofya bile (çok daha büyük olan yaşı dolayısıyla) yıkılma tehlikesi yaşayacak, ama Süleymaniye Camii’nin ayakta kalacağına kesin gözüyle bakılıyor.

    O durumda, -eğer hayatta kalırsak- göreve geldiğinden beri deprem tehlikesine karşı “üç maymunu” oynayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın üst geçitlerini göreceğiz. Dolayısıyla, artık “estetiği”, hatta “işlevi” de geçtik ve “can güvenliğine” razı olduk.

    * * *

    ABD’nin California Eyaleti için söylenen o trajikomik lafı bize uyarlayarak bitirelim:

    İstanbul’da, 7.0 büyüklüğünde bir depremin düzeltemeyeceği hiçbir kusur yok.”

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı