"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Sonuncu olmanın erdemi üzerine

Nevin Yanıt’ın Olimpiyatlar’da 100 metre engellide 5’inci olması üzerine, geçtiğimiz çarşamba günü Hurriyet.com.tr’de “Hadi len!” başlıklı bir yazı yazdım.

Tek derdi “birincilik-sonunculuk” olan bizleri eleştirdim. Eleştirdim, çünkü birincilik ve sonunculuk değildir TEK mesele.
Yazım üzerine gelen mail’ler arasında bir tanesi vardı ki, okudum, sustum.
Herkesten çok daha iyi anlatıyor bize BİR şeyi Emrah Akçay.
Her şeyi anlatıyor!
Lütfen dikkatle okuyun. Her harfine değer.
Emrah Bey’e ve şu anda uzakta olduğu ailesine, çocuklarına kocaman sevgiler.
Bir an önce kavuşsunlar. Birbirlerine sarılsınlar.
Yonca
“elçi”

***

Merhabalar Yonca Hanım...
İzninizle, sizinle bir sonunculuk hikâyesi paylaşmak isterim.
İllerde ve ilçelerde, belli zamanlarda (19 Mayıs gibi) Milli Eğitim Müdürlükleri, çeşitli spor etkinlikleri düzenler. Zaman zaman, bununla ilgili haberler de çıkıyor hâlâ. “Çocuklar sıcaktan bayıldı, soğuktan dondular” gibi.
Bundan yaklaşık 20 yıl kadar önce, Kırklareli’nin en küçük ilçesinde, yine böyle bir koşu müsabakası düzenlendi. Ben, o yıllarda sporla çok ilgisi olmayan bir adamdım. Yıllar sonra askeri okullar okudum, subay oldum, komandoluk yaptım, yine de sporla olan iletişimim çok fazla değişmedi.
Futboldan hâlâ nefret ederim, koşmayı sevmem, sadece her gün düzenli olarak yürürüm. Fakat bütün arkadaşlarım bu koşuya katılıyordu, ben de onlardan ayrı kalmak istemedim.
Koşu, ilçenin giriş yolunun yaklaşık beş kilometresini filan kapsıyordu. İnişli çıkışlı, asfalt bir yoldu. Bizi koşunun başlangıç noktasına getirdiler. Hazırlanmaya başladık. Ben herhalde ortaokul 2. sınıf öğrencisiydim. Ortaokul ve lise öğrencileri, her sınıftan karışık olarak koşuyorlardı ki, bunun da bir garabet olduğunu şimdi anlıyorum.
Arkadaşlarımla anlaştık, hızlı koşmayacaktı kimse ve hep beraber koşacaktık. Start verildi ve hep beraber koşmaya başladık. İlk 500 metre filan iyi geçti. Fakat yol biraz rampaya sarmaya başladığında, ben aynı tempoyu koruyamadım ve anlaştığımız arkadaşlarım beni geride bırakarak arayı açtılar. Biraz daha ilerlediğimde, arkamda kimse kalmamıştı.
Bulunduğumuz ilçe, ormanlarıyla ünlü bir yerdi (Kofçaz). Öyle güzel bir yolda koşuyordum ki anlatamam. Her zaman arabayla geçtiğim yolları, şimdi koşarak (ne kadar koşmak denirse, belki jog atarak) geçiyordum.
Yolda ilerledikçe, birçok öğrencinin dayanamayarak benim önümde giden ambulansa bindiğini gördüm. Hem de buna, yaşları benden çok büyük olan lise son sınıf öğrencileri de dahildi.
Herkes benim de binmemi bekliyor ve ısrar ediyordu. Jandarma devriye aracı, arkamdan geliyor ve koşuyu tehlikeye atmamak için trafik akışına izin vermiyordu. O hızla giden bir çocuğun arkasından gitmeyi, en çok İstanbul trafiğini çeken siz İstanbullular anlar sanırım.
Zaten ilçe minibüsü de dayanamayarak jandarma aracını ve beni tam geçmişti ki, Jandarma Karakol Komutanı Astsubay, derhal ikaz ederek aracı durdurdu, sert bir tonla konuşarak geriye gönderdi yeniden. 
Benden bir önceki müsabık, belki de çoktan bitirmişti yarışı. Ben inatla koşuyordum, çünkü ambulansla bitirmeyi kendime yediremiyordum. Fakat gücüm git gide azalıyordu.
Tam o anda, o kilolu jandarma karakol komutanı aracından indi (Zaten araç gitmekle gitmemek arasında kararsızdı), yanıma geldi ve benimle birlikte koşmaya başladı.
Küçücük bir ilçeydi ve büyüklerin çocukları isimleriyle tanıdığı mutlu günlerdi. Ben orada manyetolu telefonla konuşurdum, biliyor musunuz? Santral memuresine “Fatma Abla, babamı bağlar mısın?” derdim, ne hoş günlerdi.
Astsubay benimle birlikte koşmaya başladı ve “Hadi Emrah” dedi, “Sakın bırakma, sen bitirebilirsin bu koşuyu. Sakın arkandaki araçları dikkate alma ve sakın bırakma”.
Bir süre benimle koştu, enerjisini verdi ve yeniden aracına bindi. Bilmem, yıllar sonra bir jandarma subayı olmamda bunun etkisi var mıydı...
O asil adam acaba nerelerdedir şimdi. Egosunu nizamiyede bırakmış ve bir çocukla beraber koşabilen adam...
Ben o yarışı bırakmadım Yonca Hanım. Döndüğümde herkes bitirmiş ve bekleyenler sıkıntıdan patlamak üzereydi. Bitiş yerini geçerken ellerimi havaya kaldırdım ve birinci olmuş gibi davrandım. Herkes güldü bu espriye. Ama ben kendimle olan yarışımda zaten birinci olmuştum. O günden sonra da hiçbir yarışı yarıda bırakmadım. Hiçbir işim yarıda kalmadı. Beytüşşebap Dağları’nda bölük komutanı olarak gezdiğim yıllarda 95 kilonun üzerindeydim.
Çok şükür şimdi fazla kilolarımı verdim ama o yıllarda, o dağlarda gezmek benim için imkansız gibiydi. Asla geride kalmadım, hiçbir askerim yarı yolda kalmadı, belki gidecekleri yere geç gittiler ama sağ salim döndüler.
Bir oğlum ve bir kızım var, ne zaman aklıma düşseler gözlerim sulanır. Biraz düşkün bir babayım, biraz da sulugöz. Onlara verecek en büyük baba öğüdüm de bu olacak, asla bırakmayın.
Ne olursa olsun bırakmayın. Sonuncu olun ama asla yarı yolda bırakmayın, kendinizi ve de hiç kimseyi...
Sonuncu olmak bazen iyidir.
Sevgiyle kalın. Nice yazılara...
Emrah Akçay

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI