Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Sokaktaki tehlike

Serdar TURGUT

İstanbul'un caddeleri, sokakları son derece ilginç.

Dünyada sadece bu şehirde insan yürürken sürekli olarak adımını attığı noktayı dikkatle, hem de büyük bir dikkatle incelemek, attığı her adımın fiziksel olası sonuçlarını tartmak zorunda.

Çünkü tüm sokaklar baştan aşağıya gizli tehlikelerle dolu.

Bir kere, sokakların tümü Mars gezegeninin Armageddon filmindeki görünümü model alınarak yapılmış durumda.

Rasyonel ülkelerde sokaklar düzken burada her sokakta minik dağlar, inanılmaz derecede derin vadiler ve yaygın büyüklükte platolar bulunuyor.

Bu ilginç ve post-modernliğin ötesinde artık abuk-modernleşmeye başlayan görüntü, insana balkondan veya pencereden bakarken olağanüstü duygular ve heyecanlar verse de sokağa çıkılması durumunda işler tamamen farklı bir boyut alabiliyor.

Türk insanının yıllardır yemiş olduğu sosyal ve siyasi binlerce darbeye rağmen hâlâ daha yıkılmaması ve hacıyatmaz gibi ayakta kalmasının en büyük nedeni bu sokaklar.

İnsanlar evlerinden çıkar çıkmaz aşırı tehlikeyle karşı karşıya kalıyorlar.

O sokaklarda -ki ben bizim mahallenin sokaklarının bir yerlerinde içinde timsah bulunan bir bataklık bile bulunduğuna inanmaya başladım- başına kaza gelmeden 100 metre yürümeyi başaran bir vatandaşı, değil resmi güçler derin devlet bile yıkamaz vallahi.

***

Önceki gün sokağa çıktım.

Tabii bu İstanbul tarihine geçecek kadar önemli bir olaydı aslında ama mahalledeki esnaf benim sokakta bulunmamı son derece rutin ve gündelik bir olaymış gibi sakinlikle karşıladılar nedense.

Oysa ben sokağa çıkma fikrine kendimi alıştırmak için olay üzerinde iki gündür meditasyon yapmaktaydım.

Onca sakinleştirici meditasyona ve Pasiflora'dan iki kaşık da içmeme rağmen kapıdan çıkarken sekizinci panik krizini yaşadım.

‘‘Yapamayacağım, çıkmasam ne olur ki’’ yolundaki yakarışlarım evdeki sadist/faşist kişi tarafından kabul görmedi.

Ve sokağa çıkmak zorunda kaldım.

***

Ben bile zaman zaman kendimi kaybedip, rasyonel bir şehirde yaşadığımı zannediyorum ve bazen gardımı düşürüyorum.

Sokağa çıktıktan daha henüz saniyeler geçmedi, sağ ayak bileğimden ‘‘GACIIRT’’ diye bir ses geldi.

Evet, yolun ortasında görünümü son derece şekilsiz olan bir göçük vardı ve ayağım buna adapte olmayı refüze ederek bilekten dönmüştü.

Sokaktaki halk bile çıkan ses karşısında irkildi.

Ben acıdan bağıramamıştım ama size yemin ediyorum, dört metre kadar uzakta duran orta yaşlı bir bey bana olanları görünce acıyla yüzünü buruşturdu.

Kemikten gelen ses nedeniyle bir kedi evin duvarından atlayıp kaçtı, bir çocuk annesine sarılıp zırladı, yakında duran otomobilin ise alarmı çalmaya başladı.

***

Bu arada bizim apartmanın part-time sorumlusu Mehmet Bey yanıma geldi.

Mehmet Bey'i gün boyu ararsın, katiyen bulamazsın.

Başına bir felaket geldiği an ise büyük bir espriyle yanında bulursun onu.

Bu da hayatın garip cilvelerinden bir tanesi işte, ne yapayım.

Mehmet Bey, bana ‘‘Serdar Bey senin ayağın o spor ayakkabılarına pek alışamadı. Sen en iyisi onları bana hediye et’’ diye espri yaptı.

O gülümseyerek espriyi yaparken ben yerde sürünmekteydim. Ağzım açıktı ama ne yazık ki acının korkunç yoğunluğu nedeniyle sesimi çıkaramıyordum.

Ama bütün bunlara rağmen eğer bir gün ayağım iyileşirse -ki böyle bir olasılığın olabileceğini katiyen tahmin etmiyorum- ilk iş olarak Mehmet Bey'i öldürmeye de karar verdim.

***

Eve ulaşmaya çalışırken son derece tuhaf bir şey aklıma geldi.

Ve bu aklıma geldiği için de bayağı korktum.

Çünkü insanlar ancak ölümcül yara aldıklarında tuhaf şeyler düşünürlerdi ve benim o an aklıma gelen şeyden daha tuhaf başka bir şey düşünülebilmesi de imkânsızdı.

Şunu düşündüm yerde sürünürken:

Ertuğrul Özkök'ün -ki kendisi son 100 yılın en seksi erkekler listesine 11'inci sıradan hem de Antonio Banderas'tan bile ön sırada girmeyi başarmış kişidir- neden evden çıkar çıkmaz sokakta sadece 20 ila 30 santimden daha fazla yürümemeyi ilke haline getirdiğini anladım.

Ben ne de olsa bordro mahkûmuyum. Mecburen arada bir sokağa çıkıp yürümem gerekiyor.

Yani ben ne de olsa ona göre tecrübeli sayılırım İstanbul sokakları konusunda.

O ise ben diyeyim 20, siz deyin 100 yıldır genel yayın yönetmeni ve Hürriyet Gazetesi'nin genel yayın yönetmenlerini katiyen yürütmemek gibi bir ilkesi de var.

Allah saklasın bir gün o sokakta özgür iradesiyle yürümeye çalışsa kısa süre içinde ya bir çukura düşüp boğulacak ya da kendisini öyle bir sakatlayacaktır ki Christopher Reeve bile onu görünce ‘‘Vah bahtsız vah’’ diye konuşmak zorunda kalacaktır.

Tuhaf biliyorum ama sürünürken bunları düşündüm.

***

Son söz:

Aynı günün akşamüstü evde sağ ayağım sarılı oturuyorum.

Sağ ayağım, sol ayağımın iki veya üç misli olmuş durumda.

Rana bütün olayı sabahtan bu yana biliyor ve ayağımın halini de evden çıkmadan görmüştü.

Telefon çaldı. Cep telefonundan arıyordu.

Süpermarketten alışveriş yapmıştı ve aşağı kapıdaydı.

Aşağıya inip paketleri taşımama yardımcı olmamı istedi.

Biliyorum inanmıyorsunuz bana ama VALLAHİ BİLLAHİ DOĞRU YA!

Erkekler için sığınma evi neden yok be, başlarım feminizme.













X