"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Sivilleşiyoruz diye sevinmeden önce

İZMİR ’de karakolda iki polis tarafından acımasızca dövülen kadın ile ilgili bir gelişme, Türkiye’nin “ne kadar sivilleştiğini” gösteren bir örnektir. Bu konuda örnek bulmakta hiç zorluk çekmeyeceğimizi de belirteyim.

Memleketimizin kanunlarına göre gözaltı işleminin ayrılmaz bir parçası da, gözaltına alınan kişilerin sorgu öncesi ve sonrası hekim muayenesinden geçmesidir.
Olay ortaya çıktığında bu köşede, yüzü gözü yara bere içindeki kadın ile ilgili olarak hekim raporunun olup olmadığını da sormuştum.

Dayak yiyen kadına “sağlam raporu” verildiğini öğrendik. Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın açıklamasından öğreniyoruz ki hekim hakkında her hangi bir işlem yapılmamış. İzmir Valiliği bir ön inceleme yapmış ve adli tabibin görevini yaptığını tespit etmiş! Ciddi darp izleri taşıyan kadına “sağlamdır” raporu veren hekim hakkında bu nedenle bir soruşturma yapılmasına da gerek görülmemiş!

Bugün yarın, karakolda dayağa tanıklık ettikleri halde engellemeyen ve hatta tam tersine dayakçıları kameranın görüş alanının dışına çıkarmaya çabalayan polis memurları ile ilgili olarak da benzer bir karar verildiğini öğreniriz. Elbette, olayı küçülterek ört bas etmeye çalışan karakol amiri, Emniyet Müdürü gibi şahıslar da aynı şekilde yakayı kurtaracaklar. Dayakçı polisler hakkında “işkence ve kötü muamele” soruşturması açmayan savcıyı zaten en baştan unutmuştuk!

“Sivilleşme” dediğimiz şey kamu görevlilerinin ve kamu yönetiminin kanun ve kurallara bağlılığı ve hesap verebilmeleri ile ilgilidir.

“Rejim üzerindeki asker gölgesinin kalkması” tek başına sivilleşme anlamına gelmez!

Vatandaşına kötü muamele yapan, bu nedenle hesap vermeyen devlet görevlilerinin olduğu yerde, rejim sivil bir nitelik taşımaz.

Devletin ve devlet görevlilerinin vatandaşlarına hesap vermediği bir ülke de “sivilleşmiş” sayılmaz.

Hrant Dink davasını itibarsızlaştırma suçu

ERGENEKON Davaları sırasında yasalarımızda yazılı olmayan bir suçun varlığını da öğrendik.

Savcılık iddianamelerine “Ergenekon Davasını itibarsızlaştırmak” şeklindeki bir tarif ile giren bu suçtan, üstelik tutuklu olarak yargılanan birçok gazeteci var.

“Kanunsuz suç ve ceza olmaz” prensibini elbette savcılar da bilirler. Bu nedenle bu suçlamanın dayandığı bir kanun maddesi olmalı. Ama bu özel olarak “Ergenekon Davası” ile ilgili değildir, genel bir hüküm niteliğindedir. Adil yargılamayı etkileme suçunun geniş bir yorumuyla!

Hrant Dink cinayeti ile ilgili dava da, kararın açıklanmasından sonra duyup, okuduklarımıza bakılırsa “itibarını kaybetmiş” bir dava gibi görünüyor.

Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak Başbakan’a, onun yardımcılarına, siyasi parti yöneticilerine ve nihayet biz gazetecilere kadar birçok kişi böyle düşünüyor.
Mahkemenin yargıcı ve savcısı, karşılıklı basın açıklamalarıyla karar üzerine tartışmaya da devam ettiler. Demokratik dünyada örneğine çok rastlanmayacak bir durum bu.

Henüz tamamlanmamış bir yargı sürecine rağmen böyle bir tartışmanın yaşanmasından yola çıkarak davanın “itibarının zedelendiğini” söylüyorum.

Bu durumda özel yetkili savcılığın harekete geçmesi gerekirdi sanırım.

Çünkü “davayı itibarsızlaştırmak” kavramını ve böyle bir suçun olduğunu aynı heyetin yazdığı iddianamelerle öğrendik.

Ama ilginç bir durum da şu ki bu kez suç ortakları arasında özel yetkili savcı ve özel yetkili yargıç da var! Başbakan, yardımcıları da aynı durumda!

Özel yetkili mahkemelerin, Yüce Divan’ın yargı yetkisi içine giren bir olayı yargılamakta kendisini yetkili gördüğünü de emekli orgeneral İlker Başbuğ olayından biliyoruz.

Şimdi ister misiniz bir özel yetkili savcı, özel yetkili bir mahkemeye başvurup, “Hrant Dink Davası’nı itibarsızlaştıranlar hakkında” soruşturma açıp, tutuklama talep etsin?

Ne dersiniz, acaba Başbakan başta olmak üzere bakanlar ve siyasi parti yöneticileri için böyle bir dava açılır mı? Açılırsa bu onların “görevleri gereği işlediği bir suç” sayılır mı, sayılmaz mı? Yargılama yetkisi kimde: Özel yetkili mahkemede mi, Yüce Divan’da mı?

Başbakan’ın sorması gereken soru

HERKESE iyi bir hafta dileyerek, geleneksel pazartesi sorumu sorayım: KPSS’da sınav sorularını ve yanıtlarını çalarak, Türkiye’nin değişik yerlerinde belirlenmiş kişilere dağıtan çete ne oldu?

Normal olarak bu soruyu benim değil, önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sorması gerekiyordu.

Çünkü olay ortaya çıktığında MİT Müsteşarı ve Emniyet Genel Müdürü’nü çağırmış ve “bu işi yapanları yakalayın ve dosyayı da önce bana getirin” demişti.
Savcılığın yapması gereken bir işi sahiplenmiş, hatta dosyayı önce görmek isteyerek kendisini bağımsız yargının üstünde bir konuma da yerleştirmişti.
Aradan aylar, yıllar geçti, ortada ne dosya var, ne de yakalanıp adalete teslim edilen suçlular.

Bir örgütlü suç çetesi ile karşı karşıyayız! Bunlar soruları ve yanıtlarını çalıp, Türkiye’nin değişik yerlerinde, önceden belirlenen kişilere aynı anda dağıtabilecek kadar organize bir örgüt olmalı. Ve o kadar güçlüler ki peşlerindeki MİT’e ve Emniyet güçlerine rağmen hâlâ yakalanamadılar ve haklarında bir dava açılamadı.
Türkiye’de hafızası zayıf bir toplum yaşıyor. Suçlular da zaten buna güveniyor olmalılar ki “nasıl olsa unutulur” diyerek tam siper olmuş durumdalar. Suçluları yakalamakta aciz kalanlar da ses vermiyor tabii! Onların da umudu, toplumun önüne konan öteki gündem maddeleriyle uğraşırken bu gerçeği unutacağına yatırım yapıyorlar.

Kusura bakmasınlar, bu haftaya da KPSS çetesini hatırlatarak başlıyorum.

Suçlular nerede? Çete neden yakalanmadı? MİT, Başbakan’ın verdiği görevi neden yerine getirmedi? Emniyet, bu çeteyi neden yakalayamıyor? Savcılık neden görevlerini gerektiği gibi yapmayan bu memurları çağırıp, sorgulamıyor?

X