Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

‘Sivil vesayet’ ve ‘sivil dikta’ lafları nereden geliyor?

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Adalet ve Kalkınma Partisi ileri gelenlerini çok kızdıran bir laf var: “Askeri vesayet bitti diyorlar ama yerine sivil vesayet geliyor, sivil dikta geliyor.”

Yanlış hatırlamıyorsam bu cümleleri ilk olarak Nuray Mert Radikal’deki köşesinde ve daha sonra da bir mülakatında söylemiş, konu bir süre tartışılmıştı. O sırada Başbakanın da, AK Parti sözcülerinin de bu tartışmaya kızdıkları belli olmuştu.
Kişisel olarak Başbakan ve Ak Partililerin bu cümleye neden kızdıklarını anlayabiliyor, hatta onlara hak da veriyorum ama aynı Başbakan ve AK Partililer insanların bu cümleleri neden söyledikleri üzerine hiç kafa yormadıklarında veya yorsalar dahi o sebepleri görmezden geldiklerinde benim için haklılıklarını kaybediyorlar.
* * *
Bu sözlerin söylenmesinin sebebi ile Türkiye’nin bir türlü ‘ileri demokrasi’ ülkesi değil de yarı-demokrasi ülkesi olmasının sebebi aynı.
Demokratik sistemler, dün de anlatmaya çalıştım, hesap verebilirlik üzerine kurulu sistemlerdir.
Bizim sözde demokrasimiz, 1982 Anayasasıyla bu hesap verebilirliği ve güçler ayrılığı ilkesinin gerektirdiği denge ve fren mekanizmalarını çok çarpık kurmuş. Daha doğrusu, denge ve fren olma görevleri demokratik meşruiyeti ya çok az bulunan ya da hiç bulunmayan kurumlara verilmiş.
Bu görevli kurumların, çoğu zaman da durumdan vazife çıkaran kurumların başında ordu geliyor.
Ordu, bir demokraside olması gereken yerine doğru itildikçe, toplumun bir kesiminde hükümetin denetimsiz kaldığı kaygısı belirdi. Kaygı haklı ama o eski denetim biçimini savunmak yanlış. Bakın hala Süheyl Batum gibiler ‘Ordu kağıttan kaplanmış’ diyebiliyor, çünkü akıları hala eski denge-fren mekanizmasında. ‘Ordu hükümete dur desin’ cümlesi hâlâ çok sayıda insanın ağzında, aklında.
1982 Anayasasının görev verdiği kurumlardan bir başkası Cumhurbaşkanı. Demokratik meşruiyeti son derece sınırlı olan, hiçbir siyasi sorumluluğu bulunmayan Cumhurbaşkanı, hükümetlere dur diyecek. Sistem buna göre tasarlanmış, kurgulanmış.
* * *
Ne zaman ki Cumhurbaşkanını seçen siyasi güç ile hükümet aynı oluyor, o zaman sorun çıkıyor. Turgut Özal’ın ilk yılları, Süleyman Demirel’in bir dönemi ve şimdi de Abdullah Gül.
Böyle durumlarda hemen ‘Çankaya noteri’ lafları yeniden piyasaya sürülüyor, muhalefet durumdan memnuniyetsizliğini belli ediyor, hırçınlaşıyor.
İşte bu durum bizde ‘Sivil dikta’ ve ‘sivil vesayet’ laflarını ortaya çıkarıyor. AK Parti bu laflardan memnun değil ama lafların söylenmesini önleyecek demokratik değişiklikleri yapmak da istemiyor.
Oysa, yeni anayasa derken benim aklıma gelen ilk şey, işleyen ve yönetebilen bir demokrasiyi kurmak için önce denge-fren mekanizmalarına demokratik meşruiyet kazandırmak ve bununla birlikte hesap verebilirliği sağlamak.
Şimdi başkanlık sisteminden korkuluyor olmasının ardında yatan da bu: Zaten hesap vermiyordu, dengelenmiyordu, frenlenmiyordu, bir de başkan olunca iyice kontrolsuzlaşacak... Böyle düşünülüyor.
Başbakan ve AK Parti’nin bir an önce konuya açıklık getirmesi, kuvvetler birliği değil aksine sert kuvvetler ayrılığından yana olduklarını söylemeleri gerekiyor. Ama bu da söylenmiyor bir türlü.

Baş denetim organı Meclis’tir

BİZ kendi parlamentomuza bir nevi kanun yapma fabrikası gözüyle bakıyoruz, hatta Meclis’in performansını bile çıkardığı kanun sayısıyla ölçmeye çalışıyoruz, Meclis kanun yaparken hızı kesilmesin diye muhalefete tanınan süreleri azaltıyor, onun engellemelerini ortadan kaldırmaya çalışıyoruz ama Meclis’in yegane işi kanun yapmak değildir.
Meclis, dünyanın kendisine demokrasi adını veren bütün ülkelerinde öncelikle bir denetim organıdır. Hükümeti denetler. Hergün denetler, her eylemini denetler.
Meclislerin denetim görevi en az yasama görevi kadar, çoğu zaman demokrasinin gerçekleşmesi bakımından yasamadan da fazla önemlidir.
Fakat bizim Meclisimiz bu denetleme görevini neredeyse hiçbir zaman yapamamıştır. Yapılan en fazla geçmiş yönetimleri denetlemektir, görevdeki hükümetin denetlendiği henüz görülmüş bir şey değil.
Demokrasi olabilmemiz için, hele hele ‘ileri’ demokrasi olabilmemiz için Meclis denetiminin önündeki engelleri kaldırmalıyız. Yeni anayasa bunu sağlamayacaksa, yapmasak da olur.

Parlamenter sistemin başlıca sakıncası

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan başkanlık sistemini neden daha faydalı buluyor, bilmiyorum ama benim sert kuvvetler ayrılığı anlamında başkanlık sistemini savunuyor olmamın bir tek sebebi var: İktidarların hesap verebilirliği sağlaması.
Mevcut sistemimizde bir tane seçim yapıyoruz, milletvekillerimizi seçiyoruz. O milletvekillerini de tek tek değil, parti listelerinden toplu halde seçiyoruz. Yani temsil zaten baştan zedeleniyor.
Parti listelerini dar heyetler, bazen de tek bir kişi yapıyor. Temsil bir daha zedelendi.
Bizim oylarımızla çoğunluğu elde eden parti iktidar oluyor ve Meclis çoğunluğundan onay alıyor. Yani bir anlamda 20-25 kişilik hükümet, en az 276 klişilik Meclis çoğunluğunun ‘patron’u oluyor. Ki aslında o ‘patron’ hükümet de değil, tek bir kişi, lider. Zaten o milletveklillerini listeye yazan adam yani.
Böylece yönetim yetkisini ele alan tartışmasız lider, aynı zamanda yasama ve denetleme organını da yönetir hale geliyor.
Bizdeki tek adamlık hali uç bir örnek belki ama kıta Avrupası demokrasileri dahil parlamenter sistemin egemen olduğu ülkelerin demokrasisindeki başlıca sakınca bu: Hükümetin Meclis içinden çıkması, Meclisi hükümeti denetleyemez
hale getiriyor.

 

X